diana
Birsen Karaloğlu

SPENCER; KALPLERİN PRENSESİ LEYDİ Dİ

Spencer bugüne kadar hakkında çeşitli filmler ve belgeseller çekilmiş, kitaplar yazılmış olan Diana’nın yaşamına çok farklı bir noktadan bakıyor. 1991 yılının Aralık ayında Noel kutlamaları sırasında, üç gün içinde yaşananlar beyaz perdeye aktarılmış.

Prens ve prenseslere meraklı bir toplum olduğumuzu sanıyordum. Oysa Leydi Di’nin yaşamından 3 günlük bir kesiti anlatan “Spencer” filmini gösteren sinemalarda neden bilet kuyrukları oluşmadığını anlayabilmiş değilim.
Pandeminin azalmadan devam etmekte olduğunu aklımda tutarak, gişe rakamlarına baktığımda, 2021 yılında gösterime girmiş olan 166 yeni film içinde Spencer, gösterime girdiği ilk haftanın sonunda 14 bin izleyici sayısıyla sadece 60. sıraya yerleşebilmiş durumda. Diğer yandan okulların ara tatilden yararlanarak Spencer ile aynı gün, 19 Kasım 2021 Cuma günü gösterime giren ve bir çizgi film olan “Pişiriciler” 11.200 seyirci ile 69. sıraya yerleşmeyi başarmış. O halde sadece kapalı mekâna girme korkusu ya da Netfilix etkisi ile açıklayamayacağımız bir durum söz konusu.
Şilili yönetmen Pablo Larraín tarafından 2021’de çekilen, Şili, Almanya, İngiltere ve ABD ortak yapımı olan Spencer, ilk kez Venedik Film Festivalinde, 1 Eylül 2021 tarihinde seyirci karşısına çıkmıştı. Almanya’da 4 Kasım’da gösterime girmiş, bizde ise 12 Kasım olarak duyurulmuş olmasına rağmen son anda 19 Kasım tercih edilmişti.
Spencer bugüne kadar hakkında çeşitli filmler ve belgeseller çekilmiş, kitaplar yazılmış olan Diana’nın yaşamına çok farklı bir noktadan bakıyor. 1991 yılının Aralık ayında Noel kutlamaları sırasında, üç gün içinde yaşananlar beyaz perdeye aktarılmış.
1981 yazında (29 Temmuz) başlayan peri masalı fazla uzun sürmemişti. Milyonlarca kişinin televizyon başında izlediği muhteşem düğününden aklımızda henüz 20 yaşındaki Diana’nın mahcup gülümsemesi kalmıştı. Galler Prensesi Diana kocasının daha düğün gününde bile eski sevgilisi ile birlikte olduğunu öğrendiğinde mutsuz ve neşesiz birine dönüşmüştü. Düğünden önceki günlerde bulimia (yediklerini çıkarma) hastalığı başlamıştı. Özgüven düşüklüğü, çocukluktan gelen kaygılar ve depresyon eğilimi bulimia hastalığına yol açabilmektedir. Müstakbel eşinin evli biri kadına âşık olması ve yasak ilişkisini sürdürmeye devam etmesi, kraliyet yasakları ve katı protokol kuralları ile başa çıkamamak gibi nedenler Diana’yı kısa sürede hasta etmişti.
Diana’nın kendisini nasıl bir yaşamın beklediğini bildiği varsayılmıştı hep. Acaba bu role uygun muydu? Hiç emin değilim.
Monarşinin yüzyıllardan buyana yerleşmiş katı kuralları, yazılı olan talimatlar ve geleneklere dayanan uygulamaların hepsi bir arada değerlendirildiğinde; çok genç, çok duygusal ve sıradan bir kızın kolay öğrenebileceği, içselleştirebileceği, katlanabileceği, sürdürebileceği boyutları aşan muazzam bir yüke dönüşmektedir. Spencer filminde bu konu ayrıntılı olarak işlenmiştir.
Öte yandan, henüz okulda başladığı yıl babasından ayrılan annesinin, Diana’nın ruhunda bıraktığı büyük boşluk hiç kapanmamıştı. Çok düzgün ve başarılı bir eğitim hayatı da yoktu. İsviçre’deki leydi yetiştiren akademide bile yapamamış, babasına yalvararak geri dönmüştü. Bir mesleği, bir uzmanlığı yoktu. Güzel, sade, sevimli ve samimi bir genç kızdı, hepsi o kadar. 18. Yaşını doldurduğunda babası, Londra’da bir apartman dairesi hediye etmişti. Evini okuldan arkadaşı üç kızla paylaşıyordu ve geçimini sağlayabilmek için zaman zaman zengin arkadaşlarına ev temizliğine bile gidiyordu. Sonunda bir çocuk yuvasında öğretmen yardımcısı (çocuk bakıcısı) olarak iş bulmuştu.
Oysa aileler çoktan planlarını yapmıştı. Babası soylu olduğu için leydi unvanına sahip olan Diana’nın ailesi, çok uzun zamandan bu yana kraliyet ailesine yakın olmuş, mahiyetinde bulunmuş, komşuluk yapmıştı. Hatta Diana’nın doğup büyüdüğü ev, kraliçenin mülklerinden biriydi ve babası tarafından kiralanmıştı. İngiltere’nin güney doğusunda, deniz kıyısında, Norfolk bölgesinde bulunan “Sandringham House” kraliçeye babasından kalan özel bir mülktü. Tarım arazilerini, ormanları, çeşitli binaları ve gösterişli evleri içeren apayrı bir dünyaydı. İşte Diana’nın babası bu mülkün içinde bulunan bağımsız malikânelerden birini kiralamış ve uzun yıllar ailesi ile birlikte burada yaşamıştı. Diana’nın büyük babası vefat edip babası unvanını elde edince aile mülklerine taşınmış, bu evi boşaltmışlardı. Diana büyürken, yaşları kendisine daha yakın olan Prens Albert ve Prens Edward ile arkadaşlık etmiş, Sandringham topraklarında birlikte oynamıştı. Kocası olacak Prens Charles ile ilk kez, ablası ile flört ettiği dönemde, 16 yaşındayken tanışmıştı. Buradan şu çıkarımı yapabiliriz, Spencer ailesi kızlarından birini saraya göndermeye kararlıymış.

diana spencer

“Sandringham Evi” neden bu kadar önemli? Çünkü iki saatlik Spencer filminin neredeyse tamamı burada geçiyor. Leydi Di’nin Londra’da, Thames nehri kıyısında bir bankta çocukları ile birlikte Kentucky Fried Chicken atıştırdıkları sahne dışında film tamamen Kraliçenin kır evinde ve çevresinde geçiyor. “Sandringham House” bugün hala çok önemli. Bir kraliyet geleneği olarak Noel kutlamaları her yıl bu kır evinde aile arasında yapılıyor. Kraliçenin büyükbabası ve babası bu evde vefat etmiş. Kendisi her yıl iki ayını bu evde geçirmeye devam ediyor.
Film Diana’nın Noel kutlaması için bu eve gelmek üzere kendi arabası ile kırlarda yol aldığı sahne ille başlıyor. Yolunu kaybeden, geçtiği küçük köylerdeki kafelerde kendisini şaşkınlıkla karşılayan halka yol soran şaşkın ve telaşlı bir prensesi dakikalarca izleriz. Daha sonra izlediğimiz sahnelerde öğrendiğimize göre aile üyeleri, hatta kraliçenin köpekleri bile resmi araçlarla ve korumalar eşliğinde eve gelirken, Diana’nın aklına esmiş, kendisi için yapılan plana uymayarak, aniden tek başına yola çıkmıştır. Diana bu evde on birinci Noel tatilini geçirecektir. Aslında bunu hiç istememektedir.
Bu metni bir film değerlendirmesi olarak almamanızı rica ediyorum. Panzehir’in yazar kadrosunda bulunan sinema uzmanı arkadaşlarımız çok değerli içeriklere sahip sinema yazılarını bizlerle paylaşıyorlar. Peki, bu bir film tanıtım yazısı değilse, durup dururken size neden Spencer filmini anlatıyorum? Öyle değil mi?
Tamam, itiraf ediyorum, Prenses Diana’nın mercek altındaki yaşamını, ben de 1981 yazından bu yana basın, kitap ve sinema aracılığıyla izledim. O bir ikondu. Çocuk yuvası bahçesinde çekilen ilk fotoğrafından itibaren saçı ve giysileri ile moda ikonuna dönüşmüştü. Dünyada fotoğrafı en çok çekilen kişiler listesinin kendi zamanında en ön sırasındaydı. İletişim kanallarının bombardımanını suçlamayacağım. Şüphesiz ben de prenses masalları ile büyümüştüm. Üstelik bu rüya âlemine kızım Elif büyürken bir kez daha dalmıştım. Bir medya figürüne dönüştürülen Diana’nın mahcup ve hep biraz mahzun ifadesi milyonlarla birlikte beni de etkilemişti. Öyle ya, saraylarda yaşıyor, kral ve kraliçelerle, devlet başkanları ile aynı masalarda oturuyor, yardım kuruluşları için çalışıyor, kendisine gösterilen sevgi seli içinde bir giydiğini bir daha giymiyordu. Ama çok mutsuzdu. Sadece kocasının değil, kendisinin de evlilik dışı ilişkileri çok konuşulur olmuştu.
1992’de eşinden ayrı yaşamaya başlayan Diana ancak kraliçenin de razı olmasıyla 1996 yılında boşanabilmiş, sadece bir yıl sonra, otuz altı yaşını tamamladığı yaz bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. İngiltere’nin magazin gazeteleri başta olmak üzere kamuoyuna aktarılan onlarca söylentiden, eski hizmetlilerinin ve arkadaşlarının yazdığı kitaplardan, büyük paralar karşılığında aktardıkları bilgilerden; kendisini aldatan kocasından intikam almak için, evli olduğu dönemde farklı erkeklerle yakınlık kurduğunu okudukça üzülüyor, hep bir arayış içinde olduğunu düşünüyor, sevilmek, korunmak, kollanmak ihtiyacını anlıyorduk. Ona hiç kızamıyorduk. Ona kimse kızmadı, aşağılamadı. O, insanların gönlünde hep yirmi yaşındaki masum, deneyimsiz, kirlenmemiş haliyle kaldı. O, bugün de Kalplerin Prensesi olmaya devam ediyor.
1992 yazında dil okulu için 2,5 ay İngiltere’de kaldım. Evinde pansiyoner olarak yaşadığım ev sahibem, Ankara’daki İngiliz öğretmenimin yaşlı anneannesi gibi, çeşitli yaşlarda ve farklı sosyal çevrelerden kişilerle Diana hakkında konuşmaya çalıştığımda prenseslerine toz kondurmadıklarına, onu asla suçlamadıklarına, ona derin bir sempati duymaya devam ettiklerine tanık olmuştum. Diana yılbaşından bu yana kocası ile aynı evi paylaşmıyor, çocukları ile birlikte yaşıyor, kraliyet görevlerine katılmıyor ama farkındalık projelerinde görev üstleniyordu. Binicilik öğretmeni ile aşk yaşadığı dillerdeydi ama İngiliz halkı gözündeki yeri çok özeldi. Ona büyük haksızlık yapıldığına inanılıyordu. Dedikodulara kulak asmıyorlardı. Diana yıllar sonra, 1995 yılında BBC’de yayınlanan söyleşi programında bu ilişkisini kabul edecekti.
Spencer’e geri dönersek, filmde izlediğimiz sahnelerden edindiğim izlenimle, monarşi mensuplarının uymak zorunda oldukları kurallar dizisinin katlanılamaz denli baskıcı olduğunu, aşırı, abartılı ve gereksiz bulduğumu söylemeliyim. Sadece kraliçe, eşi, çocukları ve torunlarının bulunduğu, başka hiçbir yakınlarının, akrabalarının, eş ve dostun davetli olmadığı kır evindeki Noel kutlaması için görev yapan mutfak personelinin sayısı bile evde kalanların sayısının iki katı kadardı. O kutsal üç gün boyunca yenilecek tüm yiyecek ve içeceklerin askeri araçlarla, kilitli kutularla ve otuz kırk kişilik bir asker grubu tarafından getirilerek, tertemiz, bomboş ve steril koşullardaki mutfağa bırakılması ve aynı anda yirmi kişilik aşçı grubunun asker düzünde, büyük bir disiplinle mutfağa girerek, şefin komutası altında yiyecek kutularını açması sahnesi, filme komedi unsuru katmak için çekilmiş olamaz, diye düşünüyorum. Bu denli absürt, abartılı ve komik bir durumun gerçek yaşamda olabileceğini aklım almadı bir türlü.
Kraliçenin, kendi kişisel evi olan bu kır evinde, oturma odasında hep birlikte oldukları sırada, oturduğu koltuktan kimseye bir açıklama yapmadan kalktığı anda, tüm çocuklarının ve torunlarının da hemen ayağa dikilmesi, üstelik o anda yemekte oldukları tatlı tabakları ellerindeyken ayaklanmaları doğrusu çok abartılı ve komikti. İnsanın annesi ya da büyükannesi kraliçe olunca, kır evindeki aile tatilinde bile en katı protokol kurallarını uygulamak zorunda olması size de komik ve gereksiz gelmiyor mu?
Diana’ya da komik ve gereksiz geliyordu. O, hem çocuklarının, hem de kendisinin seçimlerini özgürce yapabildikleri, en azından kamunun gözü önünde olmadıklarında ne yiyeceklerine, ne giyeceklerine, nerede okuyacaklarına, nasıl tatil yapacaklarına, nasıl eğleneceklerine kendilerinin karar verebildiği bir yaşamı arzuluyordu.
1995 yılında BBC’de yayınlanan söyleşide sadece evlilik dışı ilişkisini kabul etmekle yetinmemiş, büyük bir cesaret göstererek, kraliçe olmaya uygun olmadığını belirtmişti. Açık yüreklilikle “Prens Charles kral olduğunda, kraliçelik görevini hakkıyla yapabileceğini düşünmediğini” ifade etmişti. Zaten Kraliçe de bu röportajın ardından hem oğluna hem de Diana’ya mektup yazarak, boşanmalarını isteyecekti. Diana da bunu istiyordu. Uzun zamandır, kendisi ve oğulları için yeni bir yaşam kurabilmek adına, hem kraliyet kurallarına hem de kamuoyu baskısına karşı mücadele etmekteydi. Kocasından ayrı yaşamaya başladıktan ancak dört yıl sonra boşanabilmesi mümkün olabilmişti. Bunun için sadece canlı yayın sırasında yirmi milyon kişi tarafından izlenen o röportajı yapmayı kabul etmişti.
Spencer filminde anlatılan günlerde Diana’nın Galler Prensi ile evliliği onuncu yılını doldurmuştur ama çok uzun bir süredir evliği iyi gitmemektedir. Eşinin, beraberliklerinin başından bu yana başka biri ile aşk yaşamasının yanı sıra, monarşinin gereksiz bulduğu ağır kuralları da Diana’yı sıkıyor, boğuyor ve mutsuz ediyordu.
Noel tatili başlangıcında, ailenin toplanacağı kır evine kraliçeden sonra ulaşmak, sofraya hep geç kalmak gibi affedilemez suçları nedeniyle, tüm aile üyeleri Diana’ya eleştirel gözlerle baktı film boyunca. Onunla kimse konuşmaya, derdini sormaya, ilgi göstermeye kalkışmadı. Diana da kraliçe ile konuşmaya çalıştığı kısa bir an dışında kimseyle konuşmadı, hatır sormadı, yemek masası dışında bir arada oturmadı. Diana o üç gün boyunca iki oğlu ile yakından ilgilendi, onlarla konuştu, çocuklarına sarıldı, onlarla çeşitli oyunlar oynadı. Hatta büyük oğlu William’dan kendisini kollamasını ve yanlış giden bir şey olursa uyarmasını istedi. Çocukları için yolda bir benzinciden satın almış olduğu kumaş hayvanları -gelenek ve kuralları hiçe sayarak- kendi istediği anda ve kendi seçtiği ortamda “Anneden özel Noel hediyesi” olarak oğullarına vererek, protokol dışı bir kutlama yapmaya çalıştı.
Diğer yandan magazin basını sayesinde, zaman zaman çocukları ile fastfood lokantalarına gittiklerini, çocuklarını herkes gibi bekleme sırasına soktuğunu, deneyim kazanmaları için toplu taşıma araçlarına bindirdiğini, onları ilk dönemde devlet okuluna gönderdiğini biliyoruz.

Diana’nın üç günlük tatil süresince bile giysileri ile ilgilenmek üzere uzman terzi-giydiricisi olduğunu gördük filmde. Üç gün boyunca, sabah, öğleden sonra, kahvaltıda, akşam yemeklerinde ne giyeceği still danışmanları tarafından belirlenmiş ve görevli terzi-giydirici tarafından Londra’daki saraydan kır evine taşınmış. Bu uygulamanın kraliyet mensubu prens ve prensesler için her gün, her koşulda devam ettiğini düşünebiliyor musunuz? Ne giyeceğine kendisinin karar verme özgürlüğü olmayan Diana’nın bu zorlamaya karşı başkaldırısı, elbiselerin askılarına takılmış olan etiketlerin yerini değiştirmekten ibaret oldu. Böylece üç gün için kır evine getirilmiş olan onlarca giysiyi emredilen gün ve saatlerde değil, kendi isteği zamanda ve ortamda giyme şansı elde etmişti.
Ancak bu değişiklik çalışanlar tarafından anında kocasına ve kraliçeye iletildi ve Diana giysilerinin saatini düzenlemeye kalkışması nedeniyle hem eleştirildi, hem de azarlandı. Bu sahnelerden şunu iyice anladım: Altın kafeste yaşamak çok cazip olmayabiliyormuş.
Diana film boyunca klozetin başındaydı. Yerlerde sürünerek, kustu, durdu. Yediklerini çıkarma rahatsızlığı son haddine ulaşmıştı. Rahatsızlığının evlilik öncesinde başladığını ve saray yaşamına uymakta zorlandıkça arttığını biliyoruz. Hatta bir yerde okuduğuma göre, nişanlı oldukları dönemde Galler Prensi’nin “Biraz şişmanladın mı?” sorusu karşısında çok ağır bir diyete başlamış, uzun süreler aç kalmaya çalışmış ve o stresli dönem bu hastalığı tetiklemiş.
Kendisinden güzel zarif ve moda ikonu olması bekleniyor kaygısı ile kısacık yaşamında uzun saatlerini spor salonlarında harcayan, bir türlü kendisi gibi olmasına izin verilmeyen Diana, tüm kuşatılmışlığına rağmen hala var olan güçlü kişiliği sayesinde boşanmaya giden yolun ilk adımını filmde anlatılan Noel kutlaması sırasında atmayı başarır.
Filmi izlemenin zevkini azaltmamak için ayrıntılara girmeden birkaç şeyden söz etmek istiyorum. Spencer bir peri masalı anlatmıyor. Galler Prensesi’nin derin mutsuzluğundan, kraliyet çemberinden ayrılmak istediğinden ve sonunda özgürlüğe kaçış mücadelesinin ne denli zor ve yıpratıcı olduğundan söz ediyor. Çok büyük, çok süslü, onlarca görevlinin çalıştığı saray yavrusu gibi kır evinin, sırf geleneklere uymak inadıyla aralık ayının son haftasında ısıtılmaması film boyunca birkaç kez gündeme geliyor. Diana ve çocukları çok üşüyor, bir türlü ısınamıyorlar. Uzun zaman öncesinden kalmış bir gelenek nedeniyle ısıtma sistemi çalıştırılmayan koca evin soğukluğu, film boyunca kraliyet mensuplarının Diana’ya soğuk davranması ile de örtüşüyor.
Başta kraliçe olmak üzere tüm aile üyelerinin halkın ve basının Diana’ya gösterdiği yoğun ilgiden ve sevgiden rahatsızlık duyduğunu anlıyoruz. Bu rahatsızlıkta bir miktar kıskançlık da olduğu vurgulanıyor. Evde çalışan hizmetliler ve eski asker olan kâhya tarafından geleceğin kraliçesinin sürekli izlenmesi, kontrol edilmesi, bu görevlilerin neyi yapıp, neleri yapamayacağı hususunda adeta Diana’ya talimat veriyor olması da akıl alır gibi değil.
Burada bir parantez açarak, İngiliz halkının vergileri ile finanse edilen sarayın ve saraydakilerin yaşamının, hükümet ve meclis tarafından maaşları ödenen görevliler aracılığıyla titizlikle gözlenmekte ve hatta deyim yerindeyse denetlenmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacak.

Spencer’dan bir sahne aktarmak istiyorum. Üç gün boyunca karısı ile yemek saatleri dışında bir araya gelmeyen, aynı odada uyumayan Prens Charles Diana’yı uyarmak üzere onunla kütüphanede buluşur. Kocaman bir bilardo masasının başında karşılıklı dikilen çiftin arasında geçen diyaloglar, hikâyenin en sarsıcı bölümünü bizlere aktarmaktadır. Her ikisi de birbirlerini üstü kapalı ve kinayeli bir şekilde, başkası ile ilişkide bulunmakla suçlarlar. Prens Charles’ın Diana’ya monarşik halkada olmanın dayattığı koşullar hakkında söyledikleri çok ilginçtir. Mealen şöyle der: “Bu ailede herkesin iki hayatı var, sen hariç herkes böyle yaşamayı başarıyor. Bir tek sen tek bunu bir türlü yapamadın. Tek bir hayat yaşıyorsun. Oysa bizler, sadece kendimiz olduğumuz bir hayatı gözlerden uzak yaşarken, fotoğrafımızın çekileceği anlarda bambaşka bir hayat yaşamaktayız.”
Diana buna itiraz eder, herkes gibi, normal, sıradan insanlar gibi samimiyetle, olduğu gibi yaşamak istediğini anlatmaya çalışır. Kocasının cevabı çok ilginçtir: “Halk böyle istemiyor, onlar monarşinin devamından yanalar. Bunu seviyorlar, bununla gurur duyuyorlar. Bizim kendileri gibi olmamıza, sıradan insanların davranışlarını sergilememizi istemiyorlar.”
Gizlenmeyi, rol yapmayı, ikiyüzlü olmayı, takiyye yapmayı öneren bu cümleler sizi de şaşırttı mı? Meğer İngiliz Kraliyet Ailesi, görevlerini başarıyla sürdüren maaşlı aktörlerden ibaretmiş.
Kamuoyunun görmediği, aile dışından tek bir konuğun bile olmadığı, kır evindeki aile yemeğinde karşımıza çıkan şatafata ve tantanaya akıl erdirmek olası değil. Bu manzaraya tanıklık edenler sadece hizmetliler ve servis elemanları. Tüm bu şov, saray çalışanları gördükleri detayları dedikodu olarak dışarı taşısın diye mi sergileniyor? Anlamak, yorumlamak mümkün değil.
Bu görüşme sırasında Diana’nın söylediği bir cümle aslında her şeyi özetliyordu. Aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum: “Bu göreve yumurtalarımın prenslerle doldurulması için seçildim”
Aslında bu bilgiye hiç yabancı değildik. Ölümünden sonra yakın çevresinde bulunan ünlü bir astrolog ve bazı yakın arkadaşlarının aktardıkları anılardan, genç Diana’nın daha ilk dakikadan itibaren kendisini bir kurban gibi hissetmiş olduğunu öğrenmiştik. Düğünden bir gün önce Prens Charles’ın Diana’nın yüzüne karşı açıkça onu sevmediğini söylediği basında yazılıp, çizilmişti. Ertesi gün düğüne katılmamayı bile düşünen genç gelinin bir arkadaşına, “Mezbahaya gönderilen bir koyun gibi hissediyordum” dediği de biliniyordu.
Filme hâkim olan puslu hava, durgun atmosfer, bomboş bahçeler, geniş kırlar, hep birlikte Diana’nın yalnızlığını, mutsuzluğunu, karamsarlığını iyice vurguluyor.
Evliliğini bitirmek isteyen ama gelenekler ve yürürlükteki kurallar nedeniyle bunu nasıl yapacağını bilemeyen kafası karışık prensesin kusma hastalığına ve kendine zarar verme takıntısına, yatak odasında bulduğu, Anne Boleyn’in hayatını anlatan kitap da eklenince yaşadığı travma içinden çıkılmaz hale dönüşür. Bildiğinizi gibi, Anne Boleyn Kral VIII. Henry’nin karısı ve Kraliçe I. Elizabeth’in annesidir. Kocası, başka bir kadınla evlenmek istediği için, kendisini aldatmakla suçladığı Anne Boleyn’in başını kestirmişti.
Diana Anne Boleyn’in yaşam öyküsünü okudukça, beş yüz yıl önce yaşamış ve öyküsü asla unutulmamış bu talihsiz kraliçe ile kendi yaşamı arasında bağlantı kurmaya başlıyor. Sinirleri çok bozuk olan, derin depresyona düşmüş olan Prenses okuduğu kitabın etkisiyle sanrılar görmeye ve Anne Boleyn’in kendisi ile konuştuğuna inanır. Bu düşüncesini çevresindeki görevlilerle paylaştığında ise akıl sağlığını iyice yitirdiği düşünülür.
Diana tüm bu karmaşadan gene kendi iradesiyle kurtulur. Kocası tarafından yanından uzaklaştırılmış olan kişisel yardımcısının geri çağrılmış olmasına sevinir. Yardımcısı ile birlikte Norfolk sahilinde yaptığı uzun yürüyüş sırasındaki samimi paylaşımlar kafasını toplamasını sağlar ve harika bir eylem planı yapar.
Burada susuyor ve film sahnelerini anlatmaktan vazgeçiyorum. Yalnız size özellikle sahildeki diyalogları ve filmin sonundaki sülün avı sahnesini dikkatle izlemenizi ve korkuluk metaforunu gözden kaçırmamanızı önermek istiyorum.
Leydi Di’nin yaşamına girdiği bilinen erkeklerin profillerine baktığımızda (polis, subay, binicilik öğretmeni, antika satıcısı, polo oyuncusu, Pakistan kökenli doktor ve Mısırlı zengin playboy) mahzun prensesin kendini ancak sıradan insanların yanında rahat hissedebildiğini anlıyoruz. 2021’in sonuna geldiğimiz bugün bile kalplerin prensesinin hala gündemdeki yerini koruduğunu, hala ikon olmaya devam ettiğini ve özlendiğini görmek, Diana’dan yansıyan samimiyetin ve dürüstlüğün bir zaferi olsa gerek.
1995’te BBC’de yayınlanan o ünlü röportaja ikna edilme sürecinde, prensesin yanıltıldığı ve yalan bilgi verildiği geçtiğimiz mayıs ayında ortaya çıktı. BBC, Leydi Di’nin ailesinden resmen özür diledi ve olaydan sorumlu olan eski üst düzey yönetici, halen yürütmekte olduğu kamu görevi sayılan Ulusal Galeri Başkanlığı görevinden istifa etti.
Bu yazıyı bitmeden önce 1 Temmuz 2021’de, Leydi Diana’nın 60. doğum gününde, on beş yıllık evliliği süresinde yaşamış olduğu sarayın bahçesine yerleştirilen, annelerinin heykelinin açılış töreninde bir araya gelen iki kardeşin fotoğrafındaki ilginç bir detayı da paylaşmak isterim. İki prensin saçı da tam olarak aynı bölgeden dökülmüş ve başlarının üstünde birbirine denk alanlar oldukça saçsız kalmış. Belki bu görüntü, iki yaş küçük kardeşin gerçek babasının kim olduğu dedikodusunu artık sona erdirir.

Spencer filmi hakkında internette bulduğum farklı bakış açılarına sahip Dadaizm ve Beyazperde sitelerinden iki ayrı yazının linkini dikkatinize sunuyorum.

Ayrıca “Sandringham House” adlı kır evi hakkında daha ayrıntılı bilgi için bir link öneriyorum.
Anne Boleyn hakkında bir hatırlatma yazısını da buraya ekliyorum.

İyi okumalar ve iyi seyirler diliyorum.

Yazarımızın diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazımızı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Related Posts

2 thoughts on “SPENCER; KALPLERİN PRENSESİ LEYDİ Dİ / Birsen Karaloğlu

  1. Hülya dedi ki:

    Çok geride kalan, hep özlenen gençliğimiz gibidir benim için Diana. Bizim yaşımızda olup da ömrü boyunca bir kere bile olsa saçlarıni Leydi Diana modeli kestirmeyen kim vardır ki…
    Onu hep sıradışı bir prenses olarak anacağız.
    Nostalji rüzgarına katıp, beni gençliğime götürdüğünüz için teşekkürler

  2. Caner Akyazan dedi ki:

    Çok güzel.
    Türkçe’ye hakimiyetiniz nedeniyle sizi kutlarım ayrıca.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir