KAPAK (37)
Lokman Baybars

ADANIN TUHAF RUHLARI “THE BANSHEES OF INISHERIN”

Martin McDonagh’ın yazıp yönettiği The Banshees of  Inisherin (Adanın Ruhları) filminin görüntü yönetmenliğini Ben Davis, müziklerini Carter Burwell, kurgusunu Mikkel EG Nielsen yapmış . Başrollerinde Brendan Gleeson, Colin Farrell, Barry Keoghan, Kerry Condon, Pat Shortt ve Gary Lydon’ın yer aldığı 2022 tarihli film bir İrlanda-İngiltere-ABD ortak yapımı.

Bazı hayatlar bir uyanışın yorgunluğunu yaşar. Dışarıdan bize bakan biri, bizim kusurlarımızı tam olarak göremez. İçeriden bize bakan ‘ben’ de öyle.  Kendimizi anlatmak ve anlamak için çabalar dururuz. Yoruluruz. Titiz bir inatla sefaletimizi ve çılgınlıklarımızı devam ettirme nedenimiz de bu uyanışın verdiği yorgunluktur. Bu yorgunluk bütün izole mekânlarda (ada örneğinde) olduğu gibi bulaşıcıdır.
Şefkatli ve kötü, sakin ve kızgın, nazik ve çirkin yüzlerin neredeyse hiç duraksamadan hayatımıza girmeleri ve iç içe geçmeleriyle mükemmelleşen yaşamımızı berbat eden karanlık ironilerin en başında iyi niyetler gelir. Bu masum niyetler kadar bizi yoran başka ne olabilir ve bizi başka ne cehenneme götürebilir? İşte bu çelişkiler hayatımızı ve yalnızlığımızı başkalarının gülebileceği oyunlara çevirir. Bir komedinin özü olan dram (bu alt sınıflara özgüdür) içinde büyük bir çelişki barındırmaktan ibarettir. Ardından sefaletimizin yarattığı bu çelişkiler, dijital perdede komedinin sınırlarına dayanıp trajediye dönüşür.
Nevrotik bir inatla birinin tüm çabası, kaybettiklerine tekrar kavuşma ümidi iken diğerinin de karşısındaki kırmamak için gösterdiği fedakârlıklardır.
Seni hor gören birini sevmekte nasıl ısrar edersin?
Kendini bilen ve hayatının geri kalanını şarkı bestelemeye adayan bir adamla, tek arayışı ne ise o olmak olan orta yaşlarında, ebleh birinin dramatik çatışmasını içeren bu filmde yansıtıcı ve duygusal derinliğe ulaşan hislerle karşılaşıyoruz.
İzleyici, savaş hayaletinin insan ruhunu nasıl yorduğuna, tekrarlanan saplantılar sayesinde uçurumun kıyısındaki ruhsuz tarlaların nasıl simsiyah kayalıklara dönüştüğüne tanık oluyor.
Açılış sahnesinde bulutların altında uzan geniş ve verimli tarlalar görüyoruz. Sonra bu görkemli manzaralara film boyunca bir daha hiç rastlayamıyoruz. Siyah, kayalıklı araziler ve grinin tonları… Film “Artık senden hoşlanmıyorum” diyaloğuyla başlıyor.
Mizah, gerçeklikten fazla acıtır. O kahkaha nesnesi acı sancısıyla vurur izleyicisini. “Kim kötü, kim iyi?” derken sesli gülmelerin dolduğu salonda baştan sona sürekli taraf değiştiriyorsunuz. Arkadaşlığın ıssızlığında Pádraic ve Colm’un arasında gidip geliyorsunuz. Katlanarak büyüyen ve neredeyse dayanılmaz hale gelen Pádraic’in yalnızlığını güçlendiren kayalıklarla dolu İrlanda adasının güzel ama tecrit edici tepelerinde arkadaşlığının çöküşünü görüyorsunuz.
Yönetmen ve yazar Martin McDonagh komedi unsurunun ağır bastığı sahnelere rağmen alt metinde köpüren ve yavaş yavaş perdeyi kaplayan hüznü yakalama becerisine sahip bir yönetmen.
Film boyunca izleyici “Neye güldüğümün farkında mıyım?” sorusuyla vicdani bir muhasebe yapıyor. McDonagh iyi bir senarist olmayabilir fakat usta bir diyalog yazarı. İzleyicisine bu tür soruları sordurmakta mahir.
McDonagh film karakterlerinden Colm’u yaratırken Carl Gustav Jung’un bahsettiği “Saygın bir kişi, genel beklentilere yakın, ideal bir maske takar” tespitinden ilham alıyor.
Colm’un evinde asıl duran onca maskeye bakıldığında, karakter gerçek yüzünü gösterdiğinde filmin öyküsünde şiddet yavaş yavaş tırmanır. Colm tanrının umurunda olmadığı minyatür bir eşeği öldürmekten, kendine zarar vermekten ve polis dövmekten geri durmaz. Colm’un evindeki bütün maskeler (özellikle bir maskesi için gözyaşı döker) yanar. Maskesiz, gerçek Colm deniz kıyısında kendi başına ufuklara bakarak umutsuzluğunu sorgular.
Pádraic karakteri ise kendi yalnızlığının karanlığından kurulmak için (filmde bol mum ve fener metaforu kullanılır) Colm’u ziyaret eder ve onun kendine yetebilirliğini kıskançlıkla izler. Sürekli Colm’un evine gidip pencereden içeri bakar. Colm’un çevresindeki arkadaşlarına yalan söyleyerek Colm’u kendine mahkûm etmeye çalışır. Yalnız kalan Pádraic kendine yeni ‘benler’ arar durur. Her sabah yeni bir benle uyanan bu karakter, yeni kişiliğini Colm’a göstermek için taciz eder durur. Pádraic “Artık senden hoşlanmıyorum” un altında kalmamak için kendini hırpalar durur. Sevilmeyen birinin kendini sevdirmek için çaresizce yorulmasının güzel bir betimlemesi olan Pádraic aslında filmin kötü karakteridir. Fakat seyircinin güldüğü bir karakteri kötü adam olarak görmesi de kolay değildir.
1923’te Aran kıyısındaki küçük bir kasabada geçen filmin hikâyesinde; yerli müzisyen Colm Doherty (Brendan Gleeson) birdenbire ve açıklanamaz bir şekilde en iyi dostu Pádraic (Colin Farrell) ile arkadaşlıklarını koparır.
Pádraic’in hayatı, en iyi arkadaşını kaybetmesiyle istikrarsız hale gelir. Pádraic reddedilmekten giderek daha fazla rahatsız olurken, Colm eski arkadaşının onunla konuşma girişimlerine karşı daha dirençli hale gelir. Colm sonunda Pádraic’e bir ültimatom verir: Ne zaman onu rahatsız etse veya onunla konuşmaya çalışsa, sol elinin parmaklarından birini kesecektir. Gerçek bir varoluşsal kriz içine düşen Pádraic, Colm’la olan dostluğunu sorgulamaya başlar ve aptalca bir intikamın peşine düşer.
Bu kadar basit bir öyküsü olan bir ada filmi nasıl oluyor da iki saate yakın bir sürede izleyicisini sıkmıyor?
Oyuncuların performanslarının yanı sıra akıllara durgunluk veren şiirsel sinematografinin sahibi olan Ben Davis, çekimlerinde sadece güzel manzaraya güvenmemiş. Yerleştirmeler, kamera hareketleri ve açılarla, farklı bir görsel anlayışla izleyicide derin bir duygusal bağ uyandırmayı başarmış. Yönetmeni ile arasında iyi kurulmuş çalışma ortaklığını göstermek istercesine, titizlikle planladığı çekimleri başarıyla gerçekleştirmiş.
Başrollerdeki Farrell ve Gleeson’un, McDonagh ile yeniden bir araya gelmesi bile filmi izlenesi yapıyor. Aynı anda hem öldürmeye hem de sarılmaya hazır benzersiz bir kimyası olan karakterleri canlandırmak Farrell ve Gleeson’ı hiç de zorlamamış. Özellikle Farrell bize kariyerinin performansını sunmak için karanlık bir alanın derinliklerinde debelenip duran Pádraic’i perdeden taşan bir gerçeklikle oynuyor. Film ayrıca, Pádraic’in iyi bir kitap okuru olan mantıklı kız kardeşini canlandıran Siobhan (Kerry Condon) ve tacizci bir polis memurunun sorunlu oğlunu oynayan Dominic (Barry Keoghan) ile birlikte sıkı bir İrlandalı yardımcı oyuncu kadrosuna sahip. Aslında Keoghan’ın oynadığı karakter hassas bir şekilde canlandırılmak adına oldukça zorlu. Filmde pek fazla gözükmese de özellikle gelişimsel olarak zor bir karakter olduğundan Dominic’i canlandıran Keoghan bütün övgüleri hak ediyor.
Tüm bu karakterler, dünyadan izole yaşamanın farklı yönlerini gösterirken aslında tuhaf bir sosyolojiye de dokunuyor.  McDonagh filminde etnik güvensizliğe musallat olan hüznü de ele alıyor.
Arafçı kabilecilik, etnik ve mezhepsel hoşnutsuzluğunun yanı sıra Pádraic’in ahlaki yıkımı, korkusu ve çaresizliği, günümüzün tecrit edici Covid salgınını da işaret ediyor. Yönetmen, Pádraic’in Colm’dan gizemli bir şekilde uzaklaşması ve Siobhan ile Dominic’in Pádraic’i aniden terk etmesiyle -sözüm ona bir sürü anlaşmazlık kisvesi altında- ailesini ve arkadaşlarını saran açıklanamaz sosyal yabancılaşmaya da değiniyor. Pádraic’in kasabanın bitkin yaşlı kâhini hakkındaki kuşaksal şüpheciliği de kuşaklar arası çatışmanın ince bir görseli olarak karşımıza çıkıyor.
The Banshees of  Inisherin (Adanın Ruhları) izleyicisini gülümsetecek türden bir komedi değil, insan ilişkilerinin saçma kırılganlığı karşısında kahkahaların hızla gözyaşlarına dönüştüğü nihilist bir komedi. Uzun süre unutmayacağım dokunaklı ve akılda kalıcı bir film.

Yazarımızın diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir