YERALTI DEMİRYOLU
Olcay Karay

YERALTI DEMİRYOLU- COLSON WHITEHEAD

Egemen tarih yazımı karşısında, Bu Ülkede Her Şeyi İnşa Eden Kim? sorusunun can bulduğu, Colson Whitehead’ın çok güçlü kitabından bahsedeceğim: Yeraltı Demiryolu

Yeraltı demiryolu, belli güzergahların olduğu zamanı bilinmez bir devirde, Afroamerikalı kölelerin inşaa ettikleri hem saklanma, hem de özgürlüğe doğru kaçışların mekanı.

Amerika’daki iç savaşın hemen öncesini anlatan kitap, kölelik plantasyonunda dünyaya gelen Cora’nın ve onun yoldaşı sevgilsi Ceasar’ın hikayesini anlatıyor. Cora, annesinin onu özgürlüğü uğruna terkedip kaçma teşebbüsünde bulunmasının ardından, bir başına kalıyor ve kitap boyu onun gelişimine tanıklık ediyoruz.
Öfkenin karşılık bulabileceği en kolay ve en güçlü argümanı, her zaman ırkçılık olmuştur ya, bundan takribi 150 sene evvelin Amerika’sında ten renkleri yüzünden kölelik statüsünde, onursuz bir yaşam süren Afrikalıların yaşamlarını ve tabi ki kıta Amerika’sının bu yönde gelişimini, çok sahici bir dille anlatıyor kitap. O zaman sadece norm olarak değil, yasalarla belirlenen ırk temelli köleliğin ne boyutlarda yaşadığını daha güçlü anlatan eser azdır sanıyorum. (Bülbülü Öldürmek gibi muhteşem eserleri de anmadan geçmek olmaz elbet.) Kitap, farklı eyaletlerdeki uygulamaları göstermesi açısından oldukça değerli. Kölelik karşıtı hareketlerin yeni yeni doğduğu ve bu yönde mücadele etmekten çekinmeyen onurlu beyazların da anlatıldığı kitapta, mış gibi yapan bölge bürokratlarının ve ileri gelenlerinin iki yüzlü tutumları da beni çok etkiledi. Irkçılık karşıtı gibi görünüp, bilimsel araştırmalar uğruna siyahilere ilaç verip tepkilerini ölçerek, onları nasıl da birer denek olarak kullanıldığı bölümler çarpıcıydı. (İndiana bölümü) Bunu da özellikle kadınlar üstünde kullanıp, popülasyonları kontrol altına almaya çalışmak için yapıyorlar. (Hepimiz kardeşiz, halkların kardeşliği anlayışının, nasıl da kullanışlı birer araca dönüştüğünü gösterir cinsten)
Kitaptan: “Amerika o kadar çok Afrikalı ithal etmiş ve üretmişti ki, beyazlar pek çok eyalette azınlık konumuna düşmüştü. Sırf bu bile zencilerin özgür kalmasını imkansız kılıyordu. Stratejik kısırlaştırma yöntemiyle onları – önce kadınları ama sonra her iki cinsiyet birden- uykumuzda gırtlaklarımızı keseceklerinden korkmadan azat edebilirdik doktora bakılırsa. Jamaika isyanlarının Benin ve Kongo asıllı mimarları direngen ve kurnazdı. Bunların soyundan gelenleri zaman içinde bir güzel ıslah etsek ne olurdu? Syf. 137 “
Bütün bu hengamenin ortasında yazar, gerçekten eşitlik hukuğuna inanan mülk sahibi Valentine ailesini de kitaba katarak, çok mühim bir derinlik katıyor hikayeye. (Tolstoy’un yaşamının son zamanlarında topraklarını, servetini köylülerle paylaşması gibi) Fakat Valentine ailesi, topraklarında kurtarılmış bir bölge yaratarak, ortaklaşılan bir plantasyon inşaa ediyorlar. Sorumluluk duygusu ile daha büyük işler yapıyorlar yani. Tabi ömrü uzun olmuyor. Öfkeli beyazların bir gece baskını ile ütopya, yerle yeksan oluyor. Ayrıca bu bölümden önce kaçışları sırasında Ceasar ile ayrı düşen Cora’yı tavan arasında saklayan bir aile de var. Onların da başına maalesef kaçınılmaz son geliyor.
Kitap bir yol hikayesi şeklinde ilerlediği için Cora ve Ceasar ne yaparlarsa yapsınlar, asla ait hissetmedikleri her yeni eyalette, ya kalıp kaderlerine razı olacak, ya da yeni bir tren seferi ile başka bir eyalete gitme şanslarını değerlendireceklerdir.
Kitabın ardından 10 bölümlük dizisini de izlemeye başladım. Çok iyi bir uyarlama olduğunu söyleyebilirim şimdilik. Bazı sahneleri görmek, okumaktan daha güçlü izler bırakabiliyor. Özellikle çocuklarından koparılan yeni annelerin çığlıkları…
Kitaptaki beyaz üstünlüğüne inanan ırkçıların kurdukları organizasyonlarda “köle avcılığı” gibi sıfatları olan paramiliter güçler de, çok etkili anlatılıyor. (Sonradan klu klux klan gibi örgütlerin de öncülü olabilecek boyutta) Zamanla bu yapıların etkilerini anlatan çok kitap ve sinema uyarlaması da olmuştu. Benim bu konudaki bir başka favorim olan On İki Kızgın Adam filmi, kitabı okurken aklımın bir köşesinde canlanmış, ve idam isteyen beyazların tartışmalar sırasında, kendi dillerini bile bilmeyişlerini ustaca göstermişti yönetmen Sidney Lumet. Yeraltı Demiryolu kitabında da köle sahibi efendiler, bu anıyı zihnimde yeniden canlandırdı. Ki ekseriyetle ırkçıların kendi dillerini bilmemeleri durumu da, evrensel bir olgu olarak tarihin en trajikomik ironisidir diye hep düşünmüşümdür.
Kitap, kanımca uzun yıllar çok önemli bir belge ve edebiyat eseri olarak anılacaktır. Kaldı ki hiçbir bölümünde akıl veren, didaktik bir öğreticilik bulunmuyor.  Tarih boyu yapılan soykırım-katliam gibi büyük insanlık suçlarını, incelikle ele alması eşine az rastlanır türden. Hazır Amerika ve onun tarihinden bahsetmişken, böylesi suçları ifşa eden eserlere, burada da ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir kez daha anlamış oluyoruz.
” Siyahlar ölünce insana dönüşüyordu. Ancak o zaman eşitlerdi beyaz adamla. syf. 156
 

Diğer analiz yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir