Candan Tok

BAŞLANGIÇ

Serin ama güneşli bir sabahtı. Sanki yalnız değilmiş gibi yine iki kişilik kahve yapmıştı. Bu defa üzülmedi, hatta gülümsedi kendine kahvesini içerken. Dışarı çıkmak üzere giyindi, müziği kapatıp kapıyı kilitledi.

Kocası öldüğünden beri sadece işi varsa dışarı çıkıyordu. Zaten çıksa da yürüyecek yer kalmamıştı. Evlerinin yakınındaki çocuk oyun parkı, ağaçların gölgesi, kuş yuvaları alışveriş merkezine dönüşmüştü. AVM otoparkının önüne deprem toplanma merkezi diye tabela koymuşlardı.  Elli-altmış kişinin ayakta durarak ancak sığabileceği ufacık bir boş alan.

Bir seferinde alışverişe çıkmış, üzerine doğru hızla gelen hafriyat kamyonundan kaçarken, yerinden oynayan kaldırım taşlarından birine takılıp düşmüştü. Sonuç; kırık bir ayak ve artık hiç elinden bırakmadığı babasının eski bastonu. Herkes ucuz kurtulduğunu, verilmiş sadakası olduğunu söylemişti. Başka bir kamyonun yaşlı komşularını hayattan kopardığını henüz unutmamışlardı. Yeniden dışarı çıkmaya, arkadaşlarına gitmeye başlaması gerekiyordu ama yaşamayı ertelemek her zaman daha kolaydı.

Kendine kızmaya, aynı zamanda alttan almaya devam ederek yürümeye başladı. Bugün kuyumcuya gidip çeyrek altın alması gerekiyordu: Kırk iki yıllık arkadaşının oğlu evleniyordu. İki yıl önce pasta kesip kutlamışlardı dostluklarının kırkıncı yılını. Düğüne de katılmalıydı. Arkadaşı “Dışarı çıkmaya başlamak için bundan güzel sebep mi olur” dediğinde biraz ikna olmuştu. Ama kocası olmadan eğlenceli bir ortama girmek hiç içinden gelmiyordu. İçkisi sigarası olmayan adam, o pis hastalık yüzünden onu bırakıp gitmişti. Doktorlar yediklerimiz, çevre kirliliği benzeri bir sürü sebep saymıştı.

Düşüncelerini susturup vitrine şöyle bir bakarak dükkâna girmek istedi. Kapı içeriden açılıyordu. Beklerken vitrindekilerin ne kadar zevksiz olduğuna şaşırmıştı; piyasa işi, hikayesi olmayan ucuz takılar. Eskiden çok orijinal parçalar olurdu; Mümtaz Bey kendi tasarlardı çoğu mücevheri. Hatta kocasının otuzuncu evlilik yıldönümü hediyesi olan yüzük de Mümtaz Bey’in elinden çıkmıştı. Artık dükkânda oğlu duruyordu genellikle, babası sabahları açılışa yardım için gelirdi, o kadar. Okumadığından, akşamları arkadaşlarıyla içki içip kumar oynadığından dert yanmıştı adamcağız. O da bir umut, ipsiz sapsız arkadaşlarından ayırmak için dükkânın başına geçirmişti oğlunu.

“Babanız yok mu çocuğum?”

“Babam bugün Kapalıçarşı’da” diye cevap verdi telaşla. Kadın, arkadaki bölmede çizim yapan Zümrüt’ü fark etti. Aynı babası gibi zarif, çalışkan, gustosu olan bir genç kız. Bir defasında kızının tasarladıklarını göstermişti gururla, “O benden ileride olacak; kuyumculuk tasarım okuyor” demişti.

Çeyrek altın almak istediğini söyleyip cüzdanını çıkardı. Tam beş aydır para biriktirmişti bunun için. O sırada kapıdan içeri maskeli, eli silahlı biri girdi bağırarak. “Çabuk! Altın, para ne varsa doldur şunun içine” diyerek elindeki çantayı fırlattı yere. Zümrüt içeriden çığlık atarak geliyordu ki ağabeyi önüne geçti. İteleyerek arkaya gönderdi onu. Geri dönüp çabucak çantayı doldururken kadının cüzdanına baktı soyguncu. Elinden çekip almak üzere bir hamle yaptı. “Yüzükleri, saatini de çıkar” diyordu ki, kadın birdenbire olan bitenin farkına vardı. İki gencin bir anlığına bakıştıklarını yakalamıştı. Önce silaha dikkatlice baktı, sonra soyguncunun gözüne. Derken bastonuyla bacaklarına vurmaya başladı. Ama ne vurmak!  İçinde yıllardır her şeye karşı biriktirdiği öfke vücut bulmuş, soyguncunun bacaklarında, kalçasında patlıyordu.

O kadar vurdu ki soyguncu “İmdat, yeter artık engel olsana” diyerek kuyumcunun oğlundan yardım diledi. Böylece her şey açığa çıkmıştı. Bu defa sıra oğlana geldi. Onun bacaklarına vururken bir yandan da haykırıyordu. “Ulan hayırsız, sen kim oluyorsun da cin olmadan adam çarpıyorsun. Anlamadım mı ben! Arkamdan kapıyı kilitlemedin, alarma basmadın. Kendi dükkânını soyacaktın ha. Ama sen dur bak, daha neler yapacağım ikinize de.”

O sırada civardaki esnafın çağırdığı polisler dükkândan içeri girdi. İki genci kadının elinden ve bastonunun öfkesinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Sakinleşince polislere olan biteni anlattı, sinirden ve yorgunluktan titreyerek.

Komşuların getirdiği suyu içerken, iyileştiği halde bastonu neden hala bırakmadığını da anlayıp gülümsediğini fark etti.

Haftalar sonra yürüyüşe çıktığında kuyumcunun önünden geçerken Mümtaz Bey ile karşılaştı. “Sigorta parasına güvenmiş. Benim zararım olmadan altınları, parayı paylaşacaklarmış arkadaşıyla. Bundan böyle içeriden çıksa da adım atamaz artık ne eve ne dükkâna” derken, yeni tabelayı işaret etti. “Zümrüt Kuyumculuk”

Gülümseyerek yoluna devam etti kadın. Yeniden bastonsuz yürümeye başlamıştı.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir