1971 / Arzu Şentürk
1971
Bugün 31 Aralık 1971 Cuma. Geçen hafta başlayan kar şiddetini iyiden iyiye artırdı. Karşımızdaki Nuruosmaniye Camii’nin birkaç saat önce namaza giderken yürüdüğümüz yolları artık tamamen kapandı; kubbesinden ve güvercinliklerinden aşağıya metrelik buzlar sarkıyor şimdi.
Üsküdar tepelerindeki evinden her gün camiye ulaşmayı başaran imam efendi için ‘Uzun süredir varlığından bahsedilen mahzendeki gizli geçitten Anadolu Yakası’na geldi gitti, yoksa bu kış kıyamette ta oralardan gelmesi ne mümkündü’ söylentileri çıktı. Koskoca Çekmece Gölü’yle Kağıthane Deresi’nin bile donduğunu yazdı gazeteler, hatta ‘Ayazağa’ya açlıktan kurtlar indi’ diyorlar. Günlerdir doğru düzgün ne elektrik var ne de su. Elektrik gelse su kesiliyor, su gelse elektrik gidiyor. Bugün Kapalıçarşı’da zar zor açılan birkaç dükkân da ikindi vakti kepenklerini kapattı. Esnaf dizlerine kadar gelen karın içinde birbirine tutuna tutuna Beyazıt Meydanı’na yürümeye çalışıyor. Oradan da bir otobüs bulabilirlerse kim bilir gecenin hangi kör vaktinde evlerine varıp yılbaşını kutlamaya yetişecekler.
Yakacak odunum olduktan sonra benim için hava hoş. Bu kocamış ömrü birlikte geçirdiğimiz kadim dostum Vahit de bugün yanımda. Onun da benim gibi evde bekleyeni yok. Bitişikteki Lale Lokantası’nda güzel bir yemek yedikten sonra, ne hikmetse bu soğukta hâlâ buz tutmamış olan köşedeki Molla Fenari Çeşmesi’nden bidonumuzu doldurur, akşam da sobayı iyice körükleyip dükkânın üst katındaki kuş yuvası odada kalırız.
Akşamüstü Vahit’le bir çılgınlık yapıyoruz, yukarı mahallede saatlerdir bıkmadan kartopu oynayan gençlerin neşeli seslerine heveslenip düşe kalka Sahaflar’a doğru yürümeye başlıyoruz. Ah bu ağrıyan sırt, bu sızısı geçmeyen ayaklarla yaşlılık ne zor. Yılbaşı için ışıklandırılmış, simler serpilmiş, pamuktan kardan adamlar yapıştırılmış vitrinleri görünce keyfim yerine geliyor biraz. Bu vakitler her yer beyaza bürününce şehir bir başka güzel oluyor. Geçmiş seneye ait kirlenen, tükenen ne varsa sanki hepsi toprağın derinliklerine gömülüyor. Benim gibi dükkânını terk etmeyen birkaç esnafın camdan dışarıya verdikleri soba borularından, geceye keskin bir kömür kokusu dağılırken ayaklarımızın altındaki yeni yağmış karı kıtır kıtır eze eze yürüyoruz. Sahaflar’ın küçük meydanına vardığımızda neredeyse belimize kadar gelen beyaz öbeklerin içine çocukluğumda yaptığım gibi kendimi sırt üstü bırakıyorum. Yüzüme heybetli çınar ağaçlarının dalları arasından parça parça pamuklar yağıyor. Bu yıl iyi geçecek inşallah diyorum içimden. Her şey güzel olacak.
Yattığım yerden kalkamayınca Vahit’e elimi uzatıyorum.
“Hadi dönelim artık, bu ayaklar beni daha fazla çekmez.”
Anlayışla gülümsüyor. O da benden farklı değil. Damarlarımızda akan deli kanla bir zamanlar rüzgâr gibi estiğimiz sokaklardan ayaklarımızı sürüye sürüye geri dönmek ağrımıza gidiyor. İçimizdeki hiç yaşlanmayan bir on beşliğin karşısına; gitmeyen bacaklar, kırış kırış yanaklar, titreyen ellerle çıkmak canımızı yakıyor.
Bu gece, neredeyse bütün hayatımı geçirdiğim sokaklar, kaldırımlar ve binaların arasından geçerken bir daha dönmemin mümkün olmadığı gençlik yıllarımı özlüyorum. Altın rengi kehribar tespihleri bıkmadan vitrine yan yana dizdiğim huzurlu sabahlar, baharlarda dükkânın kapısını kilitleyip kendimi dışarı attığım çiçek kokulu akşamlar, emektar kahvecimizin elindeki tepsiyi sallaya sallaya çay getirdiği soğuk kışlar, meydandaki ağacın altında sonu gelmeyen tavla hesaplaşmaları. Çiçek Pasajı’ndaki buluşmalara heyecanla koştura koştura gittiğim yıllar ve içimde kalan, bir türlü gerçekleşmeyen en sonunda çöp olan umutlar. Ne kadar uzun ve ne kadar da hızlısın zaman.
Dönüş yolunda babasının elinden tutmuş bir çocuk yürüyor önümüzden. Kırmızı kaşkolü sıkı sıkı sarılmış boynuna. Tazecik ömrünün henüz ilkbaharında. Her köşeyi dönüşte durup sakince bakıyor. Siyah kıvırcık saçlarının üstünde yıldız gibi karlar parlıyor. Soğuktan kıpkırmızı olmuş yanaklarıyla daha önce görmediğimden emin olduğum ama aynı zamanda çok da tanıdık gelen birine benziyor. Kimdi bilemiyorum, düşünüyorum bulamıyorum. Yanından geçerken uzanıp bileğimdeki tespihi alıyor, arkamı döndüğümde gitmiş oluyor. Elimde hala sallanan tespihi görünce almamış aslında diye şaşırıyorum. Soğuk yüzünden diyorum, soğuk yüzünden bir rüyanın içindeymişim gibi kafam karmakarışık.
Artık yüzümüze hızlı hızlı çarpan buz taneleri gözlerimizi acıtıyor, soğuktan ellerim morarıyor. Beş on adım daha atmaya mecalimiz kalmamışken köşeyi dönüp dükkâna varmayı başarıyoruz tekrar. İyice alevlendirdiğim sobanın karşısına geçip çıtır çıtır yanan odunların seslerine dalmış düşünüyoruz. Masanın üstünde kalbi hiç durmadan atan bir saat; gelmiş geçmiş tüm zamanları, iyi yaşanmış ya da bir türlü gerçekleşmeyen hayalleriyle mutlu olunamamış milyonlarca hayatı sadece iki kelimeyle kaydedip uğurluyor. Tik-tak. Ve bir yıl daha eriyip gidiyor. İçimizde kalmış hevesler çok olunca yıllar daha bir yetişilmez, daha bir deli akıp gidiyor. Hangimizin zamanın karşısına dikilip “Biraz ağırdan al bakalım” deme şansı var ki? Topraktan geleni tekrar toprağa verene kadar hiç durmadan hızla atıyor. Tik ve tak. Ve sonra yine atıyor.
Dükkâna döndüğümüzden beri duvara düşen gölgelerimiz kadar suskun, her saniye daha da çoğalan keşkelerimizle yüzümüz al al olmuş yanan ateşe bakıyoruz. Mutlu aileler güzel yemeklerle dolu masaların başında hep birlikte yeni yılı kutlarken, dışarıda deli bir rüzgâr ıslık çalıp yapraklarımızı oradan oraya savuruyor. Yılların yalnızlığı daha da çok içimize işliyor bu akşam. Vahit’in bir kaşı havada, girdiği tünelin çıkış yolunu bulamadığı kim bilir hangi karanlık dehlizinde el yordamıyla yürümeye çalışıyor. Sıcacık sobanın karşısında içimiz hiç olmadığı kadar ısınırken sırtımızdaki kurşun yüklü küfeleri bu defalık bir kenara bırakabilseydik keşke.
“Sobaya biraz da kömür mü atsak” diyorum.
Bin bir türlü düşüncenin içinden sıyrılıp geldiğini belli eden dalgın bakışlarla bakıyor. “Atalım tabii” diyor. Kalkıp sobayı ağzına kadar dolduruyor.
Sonra her zamanki sakin sesiyle, acele etmeden usul usul çocukluğumuzdaki o anıyı, uçan gemi hikâyesini anlatmaya başlıyor tekrar. Gemiyi Sahaflar’daki kitapçının tozlu rafında nasıl bulduğumuzu, onunla yaptığımız büyülü gezileri, yıllar sonra nasıl kıyıp da hiç acımadan geri verdiğimizi, büyük hata ettiğimizi söylüyor. Onun da benim gibi o günleri için için özlediğini biliyorum.
“Gençlik çocukluk güzeldi Vahit, yaşarken ne kadar güzel olduğunu bilemedik, sevdiğimiz şeyleri de elimizde tutamadık tükendi gitti işte. En son ne zaman bir macera yaşadığımızı hatırla, uzun süredir eski yılları anmaktan başka şey yapmaz olduk. Zamanı gelince gemiyi bizim kadar sevebilecek başka çocuklar için tekrar o raflara bıraktık, biz en doğrusunu yaptık.”
Susuyor. Yeniden dünyaya gelsem neleri farklı yapardım, pişmanlık duyulmadan yaşanan bir ömür mümkün müydü diye düşünüyorum. Kaderin karşıma çıkardığı seçeneklerin içime hiç sinmeyen görüntülerini hatırlayınca o yollardan koşa koşa geri dönüyorum.
“İnsanda şans olacak Vahit, şans. Biz hangi dalı tutsak elimizde kaldı. Bu hayatta kalbinin oluruna rast gelirsen ne âlâ, denk gelmezsen ya sevmediğin biriyle geçireceğin vasat bir hayatı kabul edecek sabrın ya da yalnız yürümeye cesaretin olacak. Bizde bunlardan hiçbiri yoktu be Vahit.”
Havada yersiz yönsüz yavaşça uçuşan tanelerin arasında uzaklardaki huzurlu evlerin sıcak tozpembe ışıkları görünürken tipi başlıyor, camlar yarıya kadar buzlarla kaplanıyor. Sobaya bu kadar kömürü dayadıktan sonra can çekişir gibi arada tüte tüte yanmaya devam ediyor.
Bir ara kapı çalınır gibi oluyor.
“Rüzgârdan mı acaba, sen de duydun mu Vahit” diyorum, ses vermiyor. “Kıyamet gibi bir akşamın bu saatinde kim gelir ki acaba?”
Başımda bir gariplik, ayaklarım dolaşa dolaşa kalkıp kapıyı açıyorum. Merdivenlerde durmuş, boynunda kırmızı atkısı, kucağında birler, ikiler ve mavi bir kuşla gülerek bana bakıyor tekrar. Karşılıklı bakışırken onu nereden anımsadığımı, çok zaman önce yaptığımız anlaşmayı ve verdiğim sözü hatırlıyorum.
“Emaneti vereceğim kişi sendin değil mi, zamanı geldi mi artık” diyorum. Evet anlamında kafasını sallıyor. Çaresizce mırıldanıyorum.
“Ben bu hayatı hem çok güzel hem de çok eksik yaşadım, sen mutlu yaşa, bir kış gecesi kim olduğumu hatırlamasan da benim hikâyemi yazacaksın.”
Ömrüm boyunca sırtımı ağrıtan yükler, hayıflandığım eksikler, sevdiğim kadınlar, bu güzel ağaçlar, bu asırlık binaların arasında geçirdiğim yıllar akıyor gözümün önünden bir bir. Her düştüğümde ellerimi kollarımı da kanatsa, kalbimi de yorsa hikâyemin inişli çıkışlı yokuşlarını daha şimdiden özlüyorum. Yıllardır ne kadar çabalasam da bir türlü gerçekleştiremediğim hayallerim için artık zamanımın kalmadığını, her gün yürüdüğüm ayak izlerimle dolu taşlı yollarda istesem de bir daha yürüyemeyeceğimi, o güzelim çınar ağaçlarının altında oturup tekrar dostlarımla laflayamayacağımı düşünüyorum. Gözlerimden aşağıya iki damla yaş süzülüyor. Can dostumun bir süredir nefes almadan yattığı yatağın ucuna ben de kıvrılıp yatıyorum.
Uzaklarda Zülküf Dağı’nın eteklerindeki evde yeni doğmuş bir bebek ağlarken, fırtına şehrin sokaklarına iyice çöküyor ve 1971 yılı bitiyor. Ertesi sabah Nuruosmaniye esnafı soba zehirlenmesinden kaybettikleri çok değerli dostları Mustafa ve Vahit için ağlıyor.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
