BİR TAKINTININ ANATOMİSİ / Lokman Baybars
BİR TAKINTININ ANATOMİSİ
Vladimir, Pedagojik Erotizm
Vladimir (2026, Netflix), Julia May Jonas’ın yarattığı, senaryosunu yazdığı 8 bölümlük mini dizi. Başrolde Rachel Weisz, Leo Woodall ve John Slattery yer alıyor. Yönetmen koltuğunda Shari Springer Berman & Robert Pulcini, Francesca Gregorini ve Josephine Bornebusch oturuyor.
Julia May Jonas’ın 2022’de yayımlanan ilk romanı Vladimir, yazarın bizzat senaryosunu üstlendiği, Rachel Weisz’in başrolünde oynadığı Netflix dizisine de kaynaklık ediyor.
Kitapta isimsiz olan başkahraman, dizide Rachel Weisz’in sarsılmaz performansıyla beden bulurken, anlatıcının doğrudan kameraya konuştuğu sahnelerle romanın iç sesi görsel bir dile dönüşmüş. Dizi; tıpkı roman gibi #MeToo sonrası akademide güç dinamikleri, yaşlanan bir kadın olarak arzulamaya devam etmenin imkânı ve kuşaklar arası değer çatışması gibi temaları işlerken, Jonas’ın “Camp Bronte” olarak tanımladığı o yüzeyin hemen altında ateş ve dehşetin kaynadığı gotik atmosferi de başarıyla yansıtmış.
Yazarın romanı yazarken beslediği “yaşlandıkça daha az şey istemem beklenirken, tam da bir şeyler istemeye başladığımı hissettiğim anda dünya bana kapanmamı söyleyecek korkusu” duygusu, dizide Weisz’in karakterinin “Son zamanlarda bir daha asla başka bir insan üzerinde gücüm olmayabileceği gerçeğini fark ettim” sözleriyle somutlaşmış. Romanın Louise Glück epigrafında vurgulanan “bedeniniz yaşlanacak, ihtiyaç duymaya devam edeceksiniz” felsefi derinliği, dizinin her sahnesinde Weisz’in bakışlarında, kırılganlığında ve arzusunda hayat buluyor.
Pedagojik erotizmin gri sularında yüzeceğiz.
Hikâye anlatıcısı artık arzulayan değil arzulanan olmaktan çıkmış bir kadın.
Rachel Weisz’in o müthiş kestane rengi gözleriyle doğrudan kameraya bakıp “Son zamanlarda bir daha asla başka bir insan üzerinde gücüm olmayabileceği gerçeğini fark ettim” dediği ilk sahne, bütün dizinin manifestosu: Güç kaybı, yaşlanma, arzunun nesnesi olmaktan çıkışın getirdiği varoluşsal kriz.
Weisz’in canlandırdığı isimsiz profesör tam bir anlatıcı felaketi. Kendi deyimiyle kocası John’la (John Slattery, televizyonun en sevimli sapığı) “açık evlilik şu korkunç iletişim işleri olmadan” diye tanımladıkları bir düzenekleri var.
John’un öğrencilerle ilişkileri yüzünden soruşturma geçirmesi bu düzeneğin çatırdamasına yetiyor.
Asıl kriz kampüse yeni gelen genç romancı Vladimir (Leo Woodall) ile başlıyor. Bu noktada dizi bize şu soruyu fısıldıyor:
Bir kadın artık arzulanmadığında ne yapar?
Arzulamaya başlar mı?
Arzulamak da bir tür güç müdür?
Jonas’ın romanından kendisinin uyarladığı dizi işte bu felsefi bataklıkta debeleniyor. Bir yanda #MeToo sonrası akademinin panik atakları, öte yanda orta yaşlı bir entelektüelin kendi önemsizleşmesiyle yüzleşmesi. Dizi bu yüzleşmeyi anlatırken dördüncü duvarı o kadar sık yıkıyor ki evin temelinden şüphe etmeye başlıyorsunuz.
Fleabag‘in izinden gitmek isteyen onun samimiyetine ulaşamayan bu anlatım tekniği bazen komik bazen rahatsız edici. Weisz’in kameraya dönüp “Bunu anlamakta çok zorlanıyorum, bir kadın olarak biraz kırıldım” dediğinde aslında kendi çelişkilerini mi itiraf ediyor yoksa bizi suç ortağı mı yapıyor, kestirmek güç.
Vladimir karakteri bütün bu fırtınanın ortasında bir ada. Leo Woodall’ın canlandırdığı bu genç romancı aslında bir arzu nesnesinden ibaret. İşin ironisi onun da bir karısı (Jessica Henwick’in canlandırdığı Cynthia) bir çocuğu var. O da bir başkasının arzu dünyasında özne. Dizi bu noktada derin bir felsefi meseleye dokunuyor:
Arzulamak arzulanmaktan daha mı özgürleştirici?
Profesör, Vladimir’i arzulayarak aslında kendi öznelliğini mi yeniden kuruyor, yoksa gençliğin gücün peşinde koşan başka bir nesneye mi dönüşüyor?
Akademi ortamı bu soruları sormak için biçilmiş kaftan. Bilirsiniz ki akademi dedikodunun entelektüel bir faaliyet olarak kabul edildiği, herkesin birbirinin kariyerini mahvetmek için fırsat kolladığı, bunu hep “öğrencilerin iyiliği” adına yaptığı tuhaf bir kurum.
Dizideki yardımcı karakterler -özellikle fakülte üyeleri- bu ikiyüzlülüğün canlı örnekleri.
Kimi John’u korumaya çalışırken kendi geçmişini aklıyor, kimi yeni nesil duyarlılıklarla eski alışkanlıklarını bağdaştırmaya çalışıyor. Bu karakterlerin her biri günümüzün büyük kültür savaşının minyatür birer temsilcisi:
Nesiller arası değer çatışması, rıza kavramının evrimi, güç dinamiklerinin değişen yorumu.
Dizinin en güçlü yanlarından biri bu çatışmayı tek taraflı yargılamaması. John’un “O zamanlar farklı bir zamandı” savunması hem gülünç hem bir ölçüde anlaşılır.
Profesör, öğrencilerine Daphne du Maurier’nin Rebecca’sını anlatırken onların sadece dönemin kadın düşmanlığını görmesi karşısında yaşadığı hayal kırıklığı edebiyatın nasıl farklı okunabileceğine dair bir metafor.
Her kuşak metinleri kendi travmalarıyla okuyor. Peki ya arzu? Arzu da mı dönemsel?
Rachel Weisz bu karmaşık karakteri oynarken zorlanmıyor. İzleyici zorlanıyor. Weisz o kadar parlak o kadar çekici ki bu kadının “artık kimseyi etkileyemem” demesine inanmak imkânsız.
Dizi romanın güvenilmez anlatıcısını ekrana taşırken bir handikap yaşıyor: Kitapta anlatıcının çekiciliğini hayal etmek size kalmış, ekranda Weisz’i görüyorsunuz. O gözler size “Ben artık ikna edici değilim” dediğinde içinizden “Kimi kandırıyorsun?” demek geçiyor. Belki dizi tam olarak bunu istiyordur.
İzleyici olarak biz anlatıcının kendisi hakkındaki yargılarına katılmadığımızda onun güvenilmezliği daha da belirginleşiyor.
Sekiz bölüm boyunca bu felsefi etik bataklıkta debelenirken dizi bazen kendi ağırlığı altında eziliyor. Özellikle yan karakterler -kızları Sid (Ellen Robertson) Vladimir’in karısı Cynthia- gereğince geliştirilmemiş. Sid’in bir avukat olması babasının davasıyla ilgilenmesi senaryoyu kolaycılığa kaçmış gibi gösteriyor. Oysa bu karakterler üzerinden nesiller arası çatışmayı daha derin işleyebilirmiş dizi. Belki amaç anlatıcının benmerkezci dünyasında başkalarının silik kalması gerektiğidir? Bu da ironik bir tercih olabilir: Arzusuna gömülmüş bir kadın etrafındaki herkesi silikleştirir.
Final bölümü bütün bu karmaşayı toparlamakta oldukça başarılı. Spoiler vermeden söylemek gerekirse dizi gücün yeniden kazanımıyla ilgili tatmin edici bir kapanış sunuyor.
Asıl mesele şu: Güç nedir? Bir erkeğin arzusunun nesnesi olmak mı, kendi arzunuzun öznesi olabilmek mi? Profesörün yazma eylemine dönüşü belki de en büyük iktidar alanının yaratıcılık olduğunu fısıldıyor.
Vladimir’in, söylediği gibi:
“Yazıp yazmaman kimseyi ilgilendirmiyor. Gizli, kirli, sadece sana özel bir şey.”
Vladimir arzunun imkânsızlığına dair bir başyapıt. Arzulamak mı özgürleştirir yoksa arzulanmak mı? Dizi cevap vermiyor, sadece gri alanı gösteriyor. Rachel Weisz’in gözlerinde kendimizle yüzleşiyoruz:
Yaşlanmak, silikleşmek, hâlâ arzulamak. Asıl güç burada.
Daha fazla sinema yazısı okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
