Seda Sakacı

BUZ ÇİÇEKLERİ

Terden sırılsıklam olmuş pijamam. Gözlerimi karanlığa açtığımda bunun gece geç yatmanın, yorgunluğumun, stresimin bedeli diye düşündüm. Madem hava hâlâ aydınlanmamış kapatıvereyim gözlerimi, ne fark eder? İşten izin aldım nasılsa, hesapta kafamı toplayıp Nurdan’la konuşacağım ya.

O azıcık uykumda, uzun yıllar sonra rüyamda rahmetlileri görmüştüm. Herhalde dua istediler benden. Canım anam, can babam… Ne çok özlemişsin be Erdal dedim, iyi geldi rüyada da olsa onları görmek. Unutmamak için gözlerim kapalı tekrar tekrar oynatıyordum aynı sahneyi zihnimde. Televizyonda ekrana uzanan siyah fötr ve taziye dilekleri, annemin ah vah, gitti insancıklar yakınmaları, babamın sigarasını derinden çekişi, dumanın ortalığı kaplaması; görmeye çalışayım derken uyanışım.

Tekrarlamaktan şikâyetçi değilim de sağıma dönüyorum, üç beş tekrar sonra soluma sonra üç beş tekrar daha, şimdiye kadar çoktan dalardım uykuya, olmuyor bir türlü. Ortopedik yatağımı almışlar da betonun üstüne yatırmışlar gibi batıyor her yanıma kemiklerim. Yumuşak yorganıma dolanayım diyorum çektikçe ağırlaşıyor, çocukluğumdaki yün yorganlar misali. Üşümeye de başladım, üstüme bir battaniye mi alsam diyorum, diğer yandan kalkmaya üşeniyorum. Baktım göz kapamayla bu iş olmayacak, kalkıp ılık bir süt içivereyim dedim, hem de battaniyeyi alırım. Gözlerim karanlığa da alışınca yatağımda doğruldum. Tam kalkacağım, karşımda eski evin somyasını görmeyeyim mi! Kafamı sola bir çevirdim, çocukluğumun elli iki ekran tüplü televizyonu bana bakıyor. Ulan Erdal dedim, dönmüşsün aynı rüyaya, tadını çıkar. Şapıdık şupuduk terliklerle mutfağa ilerlerken her zaman duvardaki takvime ilişti gözüm; 29 Mart 1970.

Dolabın kapağını açtım, sürahide taze süt buldum. Bir bardağa doldurup yemek masasına oturdum, pencereden dışarıyı seyrediyorum. Gün aydınlanmaya başlıyor yavaş yavaş. Horozların sesi geliyor bahçeden, hey gidi bee… Bir kapı sesi duydum içerden, arkasından da eski ahşabın bastıkça gıcırdayışı. Annemmiş, beni görünce irkildi.

“Erkencisiniz Erdal Bey, yol yorgunusunuz uyursunuz diyorduk.”

Gülümsedim, arkadan bir kapı sesi daha geldi. Bu kez irkilme sırası bendeydi. Uyku mahmuru karşıdan gelen bendim. İnsanın kendi küçüklüğünü fotoğraflardan değil de böyle kanlı canlı karşısında görmesi bir garip hissettirdi. Annem hep hatırladığım gibi.

“Erdal beslenmeni almayı unutma. Amcası sen de küçükken sabahları böyle miydin? Bir türlü ayılamıyor bu çocuk.”

“Amcası, amca” diye kekeleyince annem “Anlaşıldı kime çektiği” dedi. Afallamıştım… Küçük Erdal çıktı gitti evden, arkadan babam geldi masaya. Kalkayım dedim, eliyle omzuma bastırdı, oturttu beni yerime. “Otur abim, sen uzaklardan geldin” diyordu, yok baba ne abisi diyemiyordum. Annem kahvaltılıkları çıkarttı sofraya, babam da anlatıyordu.

“Dün gece şaşırmaktan doğru düzgün konuşamadık. Bize senin için öldü dediler, ben bilsem seni aramaz mıyım, bulmaz mıyım? Sana ne düşkündüm hatırlamaz mısın? Ruhun bizimle yaşasın diye oğluma senin adını verdim ben.”

Masadaki kesme kâselere daldı gözüm, içinde çocukluğumun reçelleri, özlemişim deyiverdim. Babam aldı yine sazı eline.

“Anamızın reçelleri değil mi Erdal? Benziyor tabii. Hanımım diye demiyorum ama eli lezzetlidir. Yediğinde de fark edeceksin tatları da anneminkilere benzer.”

Bir Erdal Amca’nın varlığını hatırlıyorum küçüklüğümden, tam da babamın dediği gibi, lise çağlarındayken hastalanmış, büyük şehirde hastaneye yatırmışlar. Hastanede yangın çıkmış ölmüş. Hep öyle dinlemiştik hikâyesini. Babaannemde bundan sebep hep acıklı acıklı severdi beni. Babam anlatadursun, sırf konuşmamak için ağzımı dolduruyor, iki çatal ondan bir çatal bundan diye oyalanıyordum. İyi de ne yaşıyordum ulan ben! Elhamdülillah, bereketli olsun sofranız mırıldanmalarıyla ağzımı sıvazlayıp kalktım sofradan. Banyoya attım zor bela kendimi. Aynaya bakıyorum; ben aynı benim. Top sakalım yerinde, favorilerim dün aldığım haliyle, alnımdaki kırışıklıklarda milim değişiklik yok. Çırptım yüzüme bolca suyu, uyan oğlum artık dedim. Havluya kurulandım, kaldırdım kafamı ağır çekimle yine aynaya. Neyin değişmesini bekliyorsam, değişmemişti. Ben aynı ben, ayna desen sırları kenardan dökülmeye başlamış aynı ayna. Döndüm gerisin geriye salona. Bizimkiler sofrayı toparlıyorlardı. Perdeyi araladım, pencereden dışarıya baktım benim emektar da orda. Uzaklara dalmıştım; evimde gibiyim ama değilim, en sıcak hissedeceğim yerde üşüyorum. Sanırım bu kas yığınının titreyişi biraz da bilinmezliğin korkusundan, bu rüyadan geri dönemeyeceğimi içten içe birinin bana fısıldamasından.

Babam böldü sessizliği, gözüyle arabayı gösteriyordu.

“Abi anahtarları bana ver de benim ustaya götüreyim, neden sorun çıkartmış sana yollarda baktıralım.”

Çıldırmamak işten değildi, babamın bana sürekli abi demesi, sanki dün doktorumun sizin çocuğunuz hiç olmayacak Erdal Bey diye tekrarlaması gibiydi. Şöyle kollarından tutup ne abisi baba kendine gel diye sarsıyordum içimden, dün doktoru da zihnimde sarstığım gibi. Gerçekte olansa, cebimden çıkartıp anahtarları uzatıyordum usulca, doktorun söylediklerini koltuğa çöküp sessizce kabullenişim gibi.

Hazmetmiş miydim doktorun söylediklerini? Yoksa sobelenmemek uğruna yok mu, sayıyordu zihnim gerçeği? Anahtarları babama uzattığım gibi kaçmış mıydım, o beyaz temalı odanın soğukluğundan? Kulaklarımdan alevler çıkıyor bense söndürmek için buz gibi bir mermere uzanmışım sanki… Yanağım pencerenin soğuk camında, aile ocağında. Kendimi geçtim, Nurdan’a nasıl söyleyecektim? Beni boşamazsan anne olamayacaksın denir miydi hiç? Gözlerimi kapattım öylece, yanağımdaki soğukluk içime işlesin istedim. Gözlerimden düşen damlaları dondursun istedim. Duygularım da öylece donsun kalsın içimde. Erkek adam ağlar mıydı, ulan? Başka türlü baş edemezdim ben bu işle. Gerçi olduğum yeri düşünürsem Nurdan’ı da bir daha nasıl göreceğim bilmiyorum ki. Amcam Erdal olmak da neyin nesi? Tamam, sorun görünce sıvışmayı severim de ölmüştü lan bu adam. Soğuğu yedikçe zihnim berraklaşıyordu eyvallah, alacaktım karşıma anlatacaktım teker teker her şeyi. İyi ama ben bu evden çıkıp Nurdan’a nasıl gidecektim, el kadar okul bebesiyim daha burada.

“Abi, bölüyorum ama” sesiyle irkildim, önce yanağım ayrıldı soğukluktan sonra gözlerim açıldı, karşımda pembe yeşil buz çiçekleri. Babamın sesi sanmıştım ki devam etti konuşma.

“Cenaze aracı geçecek abi, defin var, arabanı çekebilir misin?”

Etrafa bir sersemlikle bakındım ki aile mezarlığındayım. Amcam Erdal’ın tarafında uyuyakalmışım.

Kafa salladım, arabaya doğru yürüyorum. Bir yandan şükrediyorum, bir yandan küfür. Ben evden ne ara çıktım, arabaya nasıl bindim de geldim buraya? Düşünmeden edemedim, doktor odası da rüya mıydı acaba? Dün aslında bugün olabilir miydi?

Kontağı çevirdim, yan koltuktaki raporlara kaydı gözüm. Yolu rahatlatıp, uygun yere çektim arabayı. Raporlara uzandım, açtım. Yanında duran telefonum çaldı. Nurdan mesaj atmış.

“Doktordan çıktım, sana sürpriz bir haberim var. Öğle yemeği yiyelim mi?

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir