Selçuk Karadağ

KADER EŞİTLİĞİ

“Bu bizim kaderimiz. Bırakalım kara çiçek gönlünce açsın.”

Kızıl Leke— Nathaniel Hawthorne

 

Çeşmeden damlayan suyun sesinde boğulur gibi uyandım. Gözlerimi açtığımda her şey bulanıktı en başta. Hatta o kadar bulanık ki, halının kırmızısını kendi kanım sanmıştım. Başımda ağrı olan çeşitli yerlere dokundum. Ağrı artsa da, ıslaklık ya da yapış yapış bir his olmadığı için azıcık da olsa içim rahatladı.

“Bu” diyorum, “sadece halı”. Küçüklüğünde çocukların kenarlarında arabalar yürüttüğü bir halı. Ki ben de yürüttüm arabaları. Arabalarım hep kahır taşıdı küçüklüğümden beri; ben hiç kendimi düşünmezdim.

Düşünmek… Ne tuhaf geliyor bana. Bir kadın olarak, hep başkalarının benim adıma düşündükleri şeyleri ben düşünmüşüm gibi manipüle edilmişken hem de. Belki de ilk kez bu kırmızı halının üzerinde düşünüyorum kendimi, ölmek istemeyişimi.

Ölmek istememek… İnsanın kendini düşünmesi bu olmamalı Hâkim Bey. İnsan kendini güzelliklerle düşünmeli mesela. Çiçeklerle, denizle düşünmeli mesela. Ya da denizde, ama boğulma korkusu olmadan.

Çocukken insanın içindeki lunapark dayanmalı bin yıllık depremlere. Çocukken insan saklamamalı mutluluklarını, el alem ne derci ailesinden. Ya da istediği kadar okula gidebilmeli. Mavi önlüğünün yakasından asılmamalı, o okulu da bitirebilmeli Hâkim Bey. İnsan çocukluğunun kenarından itilip de “artık büyüdün” denmemeli mesela. Sadece bacaklarının arasından akan kanla hem “artık evlenmeli” hem de “namusuna laf getirmemeli” denmemeli. Değil mi Hâkim Bey?

Şimdi bir sigara ne iyi giderdi. Ama burada içilmez, değil mi? Oysa sizin gözlerinizde de görüyorum dumanın efkârını Hâkim Bey. Belli ki çok içiyorsunuz. Ben içmem. Ben sigaranın dumanını değil de, daha çok közünü bilirdim mesela. Közünün tenimde bıraktığı pembe izlerin, damarlarıma yaklaştıkça maviye dönmesiyle ettiğim “keşke erkek doğsaydım” duaları…

İçimde yüzyılların getirdiği bir yakılmışlık acısı.

Kusura bakmayın. Kravatım yok. İyi halim halsiz. Haksız tahrik hep benim yaptığım bir şey zaten. Kesin ya aldatmış ya erkekliğine hakaret etmişimdir falan.

Burada gülümsemek yasak mı Hâkim Bey? Bir babaannem severdi gülüşümü benim. O öldükten sonra da bir daha gülmedi zaten yüzüm. Gülüşümde bile ahlaksızlık buldular, inanır mısınız? Oysa ne hayâsız gülerdi evin salonunda babam ile kocam.

Kırmızı halının üzerinde ayağa kalktım. Masaya tutunmasam düşeyazdım. Düşseydim öleyazdım; ölseydim şimdi karşınızda olmayayazdım Hâkim Bey. Bizim yazgımız da bu “yazdım”larla ilerliyor işte. Kader yazdıkça, bizler de sizi böyle uğraştırıyoruz işte… Kusurumuza kalmayın Hâkim Bey.

Neyse… İşte ben düşmedim. Düşmediğim gibi, elimi dayadığım masanın üzerinde duran—elimin altında hissettim çeyiz getirdiğim soğuğun en keskin parçasını. Bağrışını duydum katilimin. Ve ayağının sesini. Elim kapanmış Hâkim Bey. Elimdeki neydi? Anahtar. Bir hücreden çıkışın, diğer hücreye girişin anahtarıydı oysa. Halı kırmızıydı… Daha koyuldu. Daha ıslak. Daha karanlık. Ve daha yapış yapış bir hale geldi.

Meğer kadınlığımın kalemi kalmış halının altında. Kocam üstüne düşünce kırılması için size gerek kalmadı. Ben neyi yaşadım ki? Neyi ölecektim zaten?

Siz hiç sadece eşit olabilmek için dua ettiniz mi Hâkim Bey?

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir