Eylem Lodos

KAPI

Çocukların çıkardığı bir sesten türediği söylenir “baba” kelimesinin. Dünyanın birbirinden uzak dillerinde, aynı sese yakın sözcükler vardır. Yaşlı ve saygın erkek.

Baba.

Belki ağzımdan çıkan ilk kelimeydi. Benim için önce her şeyin ötesindeydi. Babamdan önce kaybettim o kelimeyi. İnsan bazı kelimeleri bir günde kaybetmiyor. İçleri yavaş yavaş boşalıyor, sesleri değişiyor. Bir gün bakıyorsun, o kelimeyi söylemek bile istemiyorsun. “Baba” da öyle oldu. Önce bir kelimeydi. Sonra bir yara. Sonra bir boşluk. En sonunda hiçlik.

Şükrü Erbaş’ın bir dizesi yıllardır zihnimin bir yerinde duruyor:

“Anne gam yükü, baba bir boşluk fotoğrafıydı.”

Benim çocukluğumun fotoğrafında annem gerçekten bir gam yüküydü. Babam ise fotoğraftan çoktan çıkmış bir adamın bıraktığı boşluk. O uçan kuştu. Ben, o uçtukça ağlayan kanat.

Bizim hikâyemiz bir masal gibi başlamıştı. Masalların başında her şey güzeldir ya. Evimizde ışık vardı. Sevgi vardı. Birbirine dokunan eller, aynı masanın çevresinde toplanan insanlar, akşamları eve dolan sesler vardı. Çocuktum. Mutluluğun adını bilmiyordum ama içimde olduğunu biliyordum. Sonra bir gün elektrikler kesildi. Şalter “çat” diye indi. Karanlık, bir anda evin bütün odalarına yayıldı. Çocukken karanlıktan korkarsın. Bir süre sonra karanlığın içindeki şeylerden korkmaya başlarsın. Ben hangisinin ne zaman başladığını hatırlamıyorum. Sadece kötülüğün bir gün evimizin içine girdiğini biliyorum. Oysa ben kötülüğün ne olduğunu bilmiyordum. Çocuklar kötülüğü bilmez. Kötülük çocukları bilir.

Bir gün telefon çaldı. Karşıdaki ses sanki dünyanın en sıradan işini söylüyormuş gibi konuştu.

“Elbiselerimi topla, gelip alacağım.”

Çocuk ellerimle elbiselerini topladım. Siyah çöp poşetlerine koydum. Gömleklerini. Pantolonlarını. Kokularını. Bir insanın evden giderken yanında götürebileceği ne varsa. Siyah çöp poşetlerini sevmemem bundandır. Eşyanın hafızası vardır. Kimse bilmez. Onlar kendilerini bilir. Siyah poşetler de işte benim çocukluğumu bilir.

Geldi. Poşetleri aldı. Kapıya yürüdü. Giderken bir an durdu. Arkasına baktı. Sonra merdivenlerden koşarak indi. Sanki arkasından biri ateş ediyordu. Sanki ev değil de bir suç mahalliydi. Sanki geride bıraktığı, biz değil de işlediği bir cinayetti. Ben kapının önünde kaldım. Bir çocuğun anlayamayacağı kadar bu büyük gidişin karşısında. O gün bana kimse söylemedi; bazı insanlar giderken yalnızca kendilerini götürmez. Bir evden ışığı da alır. Bir çocuğun güven duygusunu da. Hatta kelimeleri de.

Aylar sonra dershane çıkışında yanımdan geçti. Beni tanımadı. Ya da tanımış gibi yapmadı. Ben de onu tanımadım. Bir baba, kızının yanından geçip giderken yabancı olabilir mi? Meğer bugünlerin provasını yapıyormuşuz. Ben bilmiyormuşum.

Dört, belki beş yıl sonra telefon yeniden çaldı. Aynı ses. Bu kez şöyle dedi.

“Ben eve dönmek istiyorum, ne dersin?”

Ne diyebilirdim?

Bazı insanlar senden izin istemez. Sadece kararlarını sana bildirir. Dönecekti. Özgürlüğün tadını çıkarmış,  uçmaktan yorulmuştu. Bir yere konması gerekiyordu. Ve o yer yine bizim evimizdi. Kapının açılması için de elinin altında bir anahtar vardı. Ben. O günü çok iyi hatırlıyorum. Bazı günlerin tarihi unutulur. Ama korkunun tarihi unutulmaz. Kapı açıldı, içeri girdi. Ben çocukluğumun bıraktığı yerden devam ettim. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Oysa olmuştu. Hem de her şey. Bizi elinin altında bir oyuncak gibi gördü yıllarca. Sıkılınca duvara fırlatabileceği… Ayağıyla ezebileceği… Sonra canı yeniden oynamak istediğinde yerde kalan parçaları toplayıp devam edebileceği bir oyuncak. Gidişler geldi. Dönüşler geldi. Kapılar açıldı. Kapılar kapandı. Her gidişinde ben yeniden terk edildim. Her dönüşünde terk edilmişliğimin üstüne yeni bir korku eklendi. Ev, ev olmaktan çıktı. Bir bekleme salonuna dönüştü. Her an birinin kalkıp gideceği… Her an birinin geri döneceği… Her an bir şeylerin kırılacağı bir bekleme salonu. “Eşik önünden aktı, pencere ardından koştu…” * Ben uyanamadığım kâbuslara yattım. Sabahları uyandım. Kendimi yokladım. Buradaydım. Ama içimde bir yer, her gece biraz daha eksiliyordu.

Baba…

İnsanlar senin için ne güzel şeyler söylerdi.

“Adını söylediğimizde gözleri ışıldıyor.”

Biliyor musun? O cümleyi çok duydum. İnsanlar gözlerindeki ışığı gördü. Ellerini görmedi. İki elinin benim boğazıma nasıl sarıldığını. Parmaklarının nasıl sıkıldığını… Nefesimin nasıl kesildiğini… Bir kadının dört duvar arasında yaşadığı şiddetin, dört duvar tarafından nasıl sessizce saklandığını bilmediler. Duvarlar konuşmaz. Kapılar anlatmaz. Pencereler tanıklık etmez. Evlerin de sırları vardır. Benim evimin sırrı sendin. Ve ben o sırrı yıllarca taşıdım. Şimdi merak ediyorum. Hâlâ gözlerin ışıldıyor mu? Sana hâlâ “adımı” diyorlar mı?

Bitti mi?

Hayır.

Bazı hikâyeler bitti sanıldığı yerde yeniden başlar. Bir akşam babam bir düğün fotoğrafıyla geldi. Damat olmuştu. Yanında gelinliği içinde bir kadın vardı. Fotoğrafın içinde herkes gülümsüyordu. Ben gülmedim. Annem de… Çünkü fotoğrafın dışında başka bir gerçek vardı. Babam hâlâ annemle evliydi. Üstelik bizimle aynı evde yaşıyordu. Herkes gelinlikli kadını suçladı. Ben de önce suçladım. Kızdım. Öfkelendim. Sonra insan büyüdükçe bazı öfkelerin adresini değiştirmeyi öğreniyor.

Neyse.

Bazı cümleler söylenmeden de tamamlanır. O yine gitti. Bu kez arkasından bakmadım. Çünkü bu kez gidenin arkasında kalan kız değildim. Bu kez kapının önünde duran bendim. Sen evden çıktın ya… “Sen evden çıktın ya, önce duvar nemlendi. Çatı, odalara indi. Pencereler birer örümcek ağı. Eşik çoktan darağacı… Zaman eşyada boğuldu. Ev değil, yaprak döken bir hatıra…”* Ama bu kez kapıyı açan da bendim. “Git” diyen de.

Ardında bir ceket bırakmana izin vermedim. Bir kravat bile. Çünkü bazı insanlar giderken geride bir eşya bırakmaz. Kendilerinden bir parça bırakırlar. Ben senden hiçbir parça istemedim. Karanlığın bile.

Sonra annem uyandı.

Belki de yıllarca uyumamıştı. Sadece susmuştu. Şiddete susan kadın, bir gün sustuğu yerden kalktı. Dimdik. Korkmadan değil. Korkusuyla birlikte. Çünkü cesaret, korkmamak değildi. Korkuya rağmen ayağa kalkmaktı. Bizi içine hapseden o dört duvarı yıktık. İki kadın. İki çift el. Tırnaklarımızın arasına dolan toprakla, sırtımızdan akan terle, yıllarca biriktirdiğimiz öfkeyle yeniden ördük duvarları. Bu kez harcın içinde korku yoktu. Bu ev bizimdi. Bu kez kapının anahtarı da bizimdi.

Senin elbiselerini depremzedelere gönderdik. Dolapları yıkadık. Eşyaları yıkadık. Duvarları sildik. Kokunu çıkarmak için evin her köşesine deterjan koyduk. Dolaplara bile. Kokusu yayılsın istedik. Ev senden arınsın diye. Sonra bir gün fark ettim: İnsanın bir evi temizlemesiyle geçmişini temizlemesi aynı şey değil. Ama bazen deterjan kokusu, yeni bir hayatın ilk kokusudur. İkiyüzlü kim varsa çıkardık hayatımızdan. Birer birer. Bazılarının kapısını biz kapattık. Bazılarının kapısına bir daha gitmedik. Ben senin bütün fotoğraflarını yırttım. Tek tek. Daha önce fotoğraflardan yalnızca seni çıkarırdım. Bu kez öyle yapmadım. Çünkü boşluğunu bile istemiyordum. Karelerin ortasında siyah bir leke gibi kalmanı da. Fotoğrafları parçaladım. Yüzünü. Gülüşünü. Bize ait olduğunu sandığım bütün anları. Bir zamanlar “aile” dediğimiz o küçük kâğıt parçalarını. Sonra çöpe attım. Bu kez siyah çöp poşetlerine koydum. Ve ilk kez siyah bir poşetten korkmadım.

Sesi yok artık. Kokusu yok. Gölgesi yok. O yok. Sevgisi yok. Ona ihtiyacım da yok. Onu son kez bir bankta bıraktım. Belki de yıllardır beklediğim yer orasıydı. Yanına oturdum. Baktım. Sonra kalktım. Giderken arkamı dönmedim. O yıllar önce merdivenlerden koşarak inerken arkasına bakmıştı. Ben bakmadım. Çünkü bazı vedalar, arkaya bakarsan yeniden başlar.

Beş yıl sonra bir akşamüstü kapı çaldı. Belki erkekliğine güveniyordu. Belki babalığına. Belki de bazı kapıların sonsuza kadar kendisi için açık kalacağını sanıyordu. Kapıyı açtım. Karşımda o vardı. Bir zamanlar “baba” dediğim adam. Yüzüne baktım. Bir an. Belki iki. Tanımadım. Ya da tanıdım da artık tanımamayı seçtim. Sonra kapıyı kapattım.

İçeride ışık yanıyordu. Dışarıda akşam oluyordu. İlk kez karanlıktan korkmadım. Çünkü karanlığın ne olduğunu artık biliyordum. Kendi ışığımı yaktım.

*Şükrü Erbaş-Çırpınma

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir