ŞAHISSIZ EVCİLİK OYUNLARI / Sevim Alkan
ŞAHISSIZ EVCİLİK OYUNLARI
“Hayır, anlatmaya çalıştığım mesele, elimde avucumda tek bir anlamlı meselenin bile olmayışı. Sen bunu anlayamayacak kadar seviyorsun kendini. Benimse ellerim herkese uzanıyor da bir kendimi sarmalayamıyorum.”
Günlerden bilmem kaçtı. Şubatın keskin soğuğu sızlatıyordu tenini. Güneşi sevmezdi o. Kış geldiğinde de güneş gelsin diye dualar ederdi Rabbine. Bugün de onlardan biriydi şüphesiz. Hiç düşünür müydü acaba bu dengesizliğini? Bilinmez.
Yürüdüğü yollar ruhunu kısaltıyormuş gibi geldi o an. Bir de baktı ki parmaklarında biriken ter damlaları ayakkabısının ucuna düşüyor birer birer. Çattı kaşlarını. Olmaz dedi içinden. Şubat ayının bu gününde terlemek işten değil. Soğuktan tir tir titreyen bedenime yapılan bir hakaret bu diyerek oturdu kaldırımın köşesine. Hep böyle yapardı zaten. En köşelere oturur, kapının eşiğinde dururdu bedeni. Aman biri laf eder, ruhunun verdiği hissiyattan hoşlanmazlar diye aniden çekip gitmeleri iyi bilirdi. Konuşmayı pek sever, kendini bir türlü anlatamazdı.
‘Demeyeyim demeyeyim diyorum da, böyle olmaz ki. Bir şekilde aşmam lazım bu toprak kokusunu. Hep mi senin kokun gelir burnuma bu ruhani meseleler açıldığında? Yahu hep mi sen hatırıma düşersin sakin adımlarınla, ne zaman incitse biri beni?’
Deli herhalde diyeceksiniz. Kaldırım köşelerinde oturmuş kendi kendine konuşup duran bir aptal. Kalıbına sığmayan bir ruh. Ruhlardan kaçıp duran bir beden. Tanımlamaların bile betimleyemeyeceği kadar sıradan bir zihin. Sıradan bir hayat. Adımlarını görmüş müydünüz daha önce? O kadar basitler ki, vardığı yollar hep aynı kapıya çıkıyor ama hep. Ne zaman başını yastığa koysa, kalbinin demir kapısından içeri girenlerin verdiği anlamsız sızılar yüzünden hep aynı konuya geri döner. Bir soru takılır ki zihnine, eşiğin dibinde oturması bile kurtaramaz onu.
O yitip gitmeseydi, yine aynı hasarı alır mıydı hayattan? O yitip gitmemiş olsaydı, insan ilişkilerindeki başarısızlığı yine böyle daim olur muydu, yine herkesin örgüsüne yardım edip kendininkini yarım bırakır mıydı; tam da o gece kırıldığı yerden örmeye çalıştığı o gri atkı gibi? Soralım madem, soralım kardeşler. Konuşmadan anlaşılmıyor bazı meseleler.
‘Yok, o tarih değildi beni yataklara düşüren. Zaten belirsiz olandan nefret eden ruhuma karşılık yapılmış bir ihanetti senin gidişin. Saçmalıyorum büyük bir ihtimalle. Kim belirsizliği sever ki zaten? Bir ben mi özelim, bir ben mi hissederim böyle? Kendimi, kendimden kazımam lazım tüm bu konuşmalarımdan önce. Aaa bak! Karşıdan evcilik oyunlarımın bir numaralı karakteri geliyor. Yürüyüşünü beğenmedim. Bundan kolayı mı var sanki? Zihnimde yaşayan bir oyuncu için basit dertler bunlar. Yan yan değil, dümdüz yürüsün bakalım. Bak, oldu bile. Üstündekini de böyle hayal etmemiştim. Siyahı giysin, daha çok yakışır. Bu da halloldu.’
Söylenene göre, deli olarak nitelendirmeye can attığımız bu şahıs kafasında kurup kurup yalnız başına oynadığı evcilik oyunlarının biricik karakterlerini karıştırırmış birbirine. Hatta öyle ki, üstünü başını ya da yürüyüşünü dilediği gibi hayalinde değiştirebildiği oyuncuların yüzleri hiç belirmezmiş zihninde.
“Ayna tutsam belki gözükürler” diyor bu duruma. Gözükmezler a canım, deyiveresi geliyor insanın yüzüne yüzüne. Sonra bir bakıyorsunuz ki evcilik gibi bir oyunu yalnız başına üstlenmesi tüm bu saçmalıklardan daha çok acı veriyor. Üzülüyorsunuz. Üzülüyorum.
Çömeldiği kaldırımdan kalkıyor. Üstünü başını düzeltip beresini takıyor başına. Hop o köşe başından iniyor, sapıyor aşağı yokuşa.
“Günlerden bir gün, Jalecim” diyor sonsuza doğru. “Günlerden bir gün, ikisi bir oldu, ant içtiler kırmaya ruhumu. Yahu dedim onlara içimden. Kırılmayacağım işte, kırılsam bile yara bantlarım sağlam benim. Hüseyin Abi’den su geçirmez yara bandını kaptım tam on liraya, beni daha kim incitebilir ki? E dinletemedim tabii sözü kendime. Bir de bakmışım ki hayat biraz daha puslu görünmeye başlamış. Sokakta dolanan kediler kucağımı bellemiş yuva diye. Halbuki verdiğim mamaları bile yemiyorlardı öncesine kadar. Başımı yastığa koyarken, Jalecim sen düştün hatırıma. Sen yahu, saçlarınla oynanmasına tek bir laf etmezdin. Bunu bilirdim ya ben de, yanında durduğum her an örerdim saçlarını. Uzunlardı. Tıpkı boyun gibi. Aman bendeki de laf olsa! Seni mi betimleyeceğim şimdi burada, konumuz başka bizim. İşte Jalecim, her insan ilişkisinde incinen taraf olup başımı yastığa koyduğum vakit düşerdin aklıma. Arkadaşlık karışık derler. Seninle olan arkadaşlığımız kadar basit bir insan ilişkisi yoktu bu dünyada oysa. İncinmek insana özgü, doğru. Ama sen gittikten sonra mı bu kadar üzmeye başladı ruhlar beni, bu kadar fazla görmeye başladım dünyayı. Yoksa hep mi böyleydim, hep mi kaçıktı betim benzim? Anlayamıyorum. Sen de kalkıp anlatamayacağına göre, ortada bir mesele kalmıyor.”
Konuşmasını bitiriyormuş gibi yapıyor. Halbuki söylemediği çok fazla kelime var içinde bir yerlerde. Toprak kokusu ona yeterli gelmiş olacak ki, arkasına bile bakmadan gidiyor. Diyemediği cümleleri sıralamak da bize düşer. Kendisi, kendini açıklamayı manasız görüyormuş bir kere. Her şeyden evvel, açıklama yapma meselesi tüm meselelerden daha fazla ironik geliyormuş. Karşı kaldırıma çıkmaya çalışırken ayağı takıldı. Etrafına bakındı hızlıca. Kimsecikler görmemiş. Ondan rahatı yok artık.
On dördüncü yaşını sevmez, yine de her konuyu ön dördüne bağlarmış. Şimdilerde on dördünden yıllar yıllar büyükmüş fakat Jalenin hala on dördünde kalmış olması ürpertiyormuş onu. “Koca koca insanlar olduk” diyormuş ötede beride. Kahkahalar karışıyormuş masaya. “Ama Jale hala bizim lisede okuyor” diye devam ettirince cümlesini susup kalıyormuş herkes. Bir tek kendi gülüyormuş.
Esasında karakterimizin anlatmaya çalıştığı mesele, yaşadığı bunca olumsuzluğu, sırtladığı kamburu, önemsiz dertleri hatta gökyüzündeki kuşların düzgün uçmaması bile yalnız bu anıyı hatırlayınca tek bir derli toplu mesele haline geliyor olması. “Anlatamadın diyor bana sayfa kenarından. “Ben olsam böyle demezdim” diye ekliyor.
Ben olsam ne derim biliyor musun? Söylediğin tüm bu sözler boşa. Öyle çok konudan sapmışsın ki asıl meselenin ne olduğunu benim bile bilmediğimi anlayamamışsın. Ben yahu, Arifoğlu Apartmanı’nın önünden her geçtiğinde içinden bir parçanın gittiğini hisseden, omuzlarının her iki yanını sanki biri tutmuş ve onu hızlıca kenara çekmiş gibi hisseden, her adımında çam ağaçlarının kokusunu biraz daha iyi koklayabilen; Akbulutlardan Ferda. Uydurduğum karakterleri zihnimde öyle güzel ruhlara sığdırıyorum ki, oynadığım şahıssız evcilik oyunları hiç de canımı yakmıyor. Ben yahu, kaldırımların üzerine çöküp de tek bir elin uzatılmasını bekleyen, günün sonunda ter akan ellerini kendi üstüne silen, “Hep de yanılmak olur mu canım, biraz da haklı çıkalım” deyip deyip hep aynı yerden yaralanan o ruh. O çıkmaz sokağa gireceğini bile bile adımlarını hep ileriye doğru yönelten o beden. Tutunamadığı ellerin acısından kendini şahıssız evcilik oyunlarına mahkûm eden o benlik. Ama biliyor musun, şahıssız oyunlarımda bile gelir aklıma senin yüzün. Evcilik oyunları ancak o zaman gerçeğe bir adım da olsa yanaşır. Yüzü olmayan karakterlerin arasında parlar gözlerin. Uzatmadığın ellerin hiç gözükmez ortalarda. Oyunlarımda bile yanaştırmazsın parmaklarını parmaklarıma. Kurtarmak için gelmezsin beni. Durursun. Tıpkı bir sanat eseriymişçesine durursun. Benimle beraber kaldırımda oturmanı bile resmedemiyorum şahıssız oyunumda. Ne saçma.
Sen işte, oyunların en acısı, en güzeli.
Keşke sana tutunabilseydim. Belki Jale ile olan arkadaşlığımızı alıp götüren toprak beni daha az acıtırdı avutan kelimelerinle. Ferda derdin. İsmim bir tek senin dudaklarında yaşadığımı haykırır, bir tek senin kelimelerinle yücelirdi kendi yaşamımın amacı. Bir tek senin tesellilerin avuturdu mazide dolanıp dizleri yara bere içinde geri dönen ruhumu. Belki Hüseyin Abi’nin su geçirmez yara bantlarına gerek kalmazdı bile. Kendi başıma oynadığım evcilik oyunlarının saçmalığını yüzüme vurur, beni oradan aldığın gibi ait olduğum gerçekliğe geri döndürürdün. Sonra hiçbir mesele yokmuş gibi gülerdik halimize. Sırf gülmek olsun diye ha, başka hiçbir halttan değil. Hep gülmek olsun, aman hiç ağlamayalım. Bana baktığın zaman kaşlarını çatmak yerine gülümserdin ya da. Varlığım, senin nezdinde anlamsız bir zeminde duruyor olmazdı. Seninle o yokuştan aşağıya inmez, Arifoğlu Apartmanı’nın yanından geçmezdik. Hep ileriye, gökyüzünün daha parlak, daha aydınlık olduğu o ileri yola sapardık.
Ama benim ellerim çok terler.
Tutmazdın ki.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
