Zerrin Saral

SANATIN EVRENSEL SİMGESİ: VAN GOGH

Van Gogh’un resimlerine, yaşamına baktığımda sözcüklerin her şeyi dile getiremediği, yetersiz kaldığı noktasına takılır kalırım.  Hakkında yazılmayan, söylenmeyen ne kaldı bilmiyorum ama otuz yedi yıllık yaşamını olağanüstü sanatsal dönüşümlerle, bir o kadar da hastalıklarla boğuşarak geçirmiş olması, buna rağmen büyük tutkusuyla resim yapmayı sürdürme azmi; şimdiki zamanın tembel ruhlarına ya da pes etmeyi sevenlere neler söylemek isterdi kim bilir?    

Tabloları bugün milyon dolarlarla ifade edilirken, sağlığında sadece bir tablosunu satabilmesi, (O da kardeşi Theo’nun girişimleriyle, cep harçlığı kadar bir fiyata ve gecikmeyle) ve yine bugün “Modern Sanat”ı oluşturan ressamların başını çekerken bir yandan da sanatın evrensel simgesi haline geldiğini hiç öğrenemeyecek olması…

Sanatını besleyen çalkantılı iç dünyası, bunalımları, yaratma tutkusu, içinde kopan fırtınalar olmasa geriye ne kalırdı?

Yaptığı tablolardan hangileri olmazdı?

Patates Yiyenler yine aynı kasveti korur muydu?

Ya da Theo’ya yine mektup yazar mıydı?

Yazsa da resimlerden, renklerden, böylesi bir doygunluk ya da coşkuyla bahseder miydi?

Bu sorulara dönemin ideolojisine bağlı baktığımızda pek çok tahminde bulunabiliriz; sürekli değişime uğrayan yaşama kültürümüz, kültürümüzün mekânsal, duygusal, düşünsel karşılıkları,  popülerleşen sanata bakış açımız ve onu algılama şeklimizle… Sanatı kim nasıl tanımlarsa tanımlasın, onu kim, nasıl görmek isterse istesin; en önemli işlevi, toplumun yargıları karşısında, tek bir insanı yani bireyi temsil etmesi. Bu gerilimli, yükü ağır çalışma süreçleri sanatçının tüm yaşamıdır. Van Gogh’un da resimden ibaret yaşamı, yaratım sürecine yansıyan içsel yolculuğu, huzursuzluğu; renklerin, ışığın diliyle bir sanat eserine bürünürken, ne yazık ki ruh sağlığı da aynı hızla bozulmuştur. Theo’ya yazdığı mektuplarda bu süreçlere de tanıklık ederiz.

Pencerenin demir parmaklıkları arasından, kare çerçevenin içindeki buğdayları görüyorum; sabahları güneş tüm yüceliğiyle üstlerine doğuyor.

Bu cümleler, deha ile deliliğin ayırdığı ince çizgide yüzümüze bir tokat gibi çarpar ve işin içinden çıkamayız.

Çıkamadığımız yer ise, sanatın ta kendisidir.

Francis Bacon’un Van Gogh’u

Varoluşçu ressam Francis Bacon’ın da en etkilendiği ressamların başında gelir, Van Gogh. Bacon, 1956-57 yıllarında sekiz ayrı tuvalden oluşan bir dizi Van Gogh çalışması gerçekleştirir. Bu çalışmalar bir değişimdir onun sanat hayatında. 1950’lerde Londra sanat dünyasında Van Gogh’la ilgili ardı ardına yorumlar yayımlanır, eserlerinin yüksek fiyatlarla satış haberleri gelir. Bacon için o çok sevdiği ressam Van Gogh’un yaşadığı topraklara keşfe çıkma zamanıdır. Fransa’da yaşadığı yerleri gezer, eserleri milyarlara satılan yoksul ressamı düşler ve sekiz tabloyla kendi gözünden Van Gogh’u resmeder. Bu sekiz tabloda ortak bir yan vardır: Hepsi “dünyayı keşfetmeye” çıkmış bir Van Gogh imajı canlandırır. Hareket halinde bir Van Gogh: renkleri içine sindirmeye çalışan, koyulukları, açıklıkları, kasvetli ve canlı saf kır renklerini hisseden ve gece gündüz sıcak rüzgâr demeden o coğrafyada dolaşan, tuvalini tıka basa güneş ışığıyla dolduran ama huzursuz ve kendisini için için tüketen, şizofreniyi hisseden ve artık lavanta tarlalarını sadece pencereleri demirli hücre-odasından seyreden ressamın portreleridir bunlar.

Bacon’un, Van Gogh tablolarında, bu tabloların gerçek yaratıcısını görürüz, zihnimize kalıcı bir Van Gogh imgesi hediye eder.

Şeytandan kurtulmak için resim yapıyorum diyen Van Gogh’un, benzer düşüncelerine Theo’ya yazdığı mektuplarda da tanıklık ederiz.

Hayat ne kadar da acıklı böyle, en iyisi çalışmalı, çalışmalı…

Patates Yiyenler

Van Gogh Belçika’nın maden bölgesi Borinage’da geçirdiği aylarda, yoksul madencileri tanır; fakirlikle, sefaletle yüz yüze gelir, derinden sarsılır ve burada insanların yalnızlık, hüzün ve acı içindeki durumlarını resmetmeye başlar. Maden işçilerini, köylüleri, dokuma tezgâhlarını resmeder. Kasvetli, koyu renkler kullanır. İlk büyük kompozisyonu Patates Yiyenler, bu kasvetli belki de kendince “mistik gerçekçi” dönemini simgeler.

Elleriyle önlerindeki kaba uzanıp gaz lambasının ışığında patates yiyen bu insanların, toprağa da bu elleriyle uzandıklarını anlatmak istedim.

Resimde iki erkek, iki kadın ve bir kız çocuğundan oluşan beş figür bulunur. Bir lambanın aydınlattığı masa etrafında toplanmış patates yedikleri, kahve içtikleri görülür. İki figür seyirciye karşı, biri yüz ve vücut olarak profilden, bir figür arkadan diğeri ise profilden görülür. Duvarın çıkıntı oluşturan kısmının solunda tavanda asılı bir sepet ve içinde kaşıklar vardır. Resmin sol üst köşesinde de duvarda asılı bir resim ve bir de saat yer alır. Loş bir mekândır burası. Konturlar tam olarak takip edilemez, belirsizdir. Gölgeler karanlığı temsil eder. Resimde tek ışık kaynağı olan yağ lambası, tavandan sarkarak masayı aydınlatır.

Işık, resmin en önemli öğesi olan patateslerin üzerinde, tabak ve patateslerse oldukça aydınlıktır. Diğer kesimler karanlık ve gölgelidir.

Patates Yiyenler

Nisan Mayıs 1885, Tuval Üzerine Yağlı Boya, 82*114

Kompozisyonda özellikle kahverengi ve koyu yeşil tonlar hâkimdir. Tonların düzenlenişi de ahenk içindedir. Van Gogh resminde soyulmamış tozlu patates rengini vermeye çalışmıştır. Karanlık yerlerse yaşamlarının ne denli güç olduğunu vurgular. Resimde öne çıkan diğer nokta, kişilerin elleridir; çarpık, pürüzlü, çalışan ellerdir. Eller ve yüz ifadeleri neredeyse birbirinin aynıdır. Çalışan eller ve çalışan yorgun yüzler. İfadenin gücü, renklerin gücünden geldiği kadar, Van Gogh’un müthiş gözlemciliğinden de gelir.

Dönem gereği resim pek çok eleştiri almıştır, akademik çevrelerden. Kurallara uyulmamıştır onlara göre. Renkler koyudur. Resme kör gözlerle bakıldığını belki bugün resimden çok anlamayanlar bile söyleyebilir. Resme yansıyan köylülerin patates yemesinin gerçekliğinden, renk kullanımının gerçekliğine, figürlerin deformasyonu gibi pek çok konu çok daha sonraları ekspresyonistleri etkiler. Ve 20. yüzyılın başlarında Van Gogh artık,  ekspresyonizmin öncüsü sayılacaktır.

Van Gogh resim yapmayı kendi kendine öğrenmiştir. Bulunduğu ve dost edindiği ressamlar çevresinde kendini yetiştiren bir ustadır o. Kısa yaşamında 850 tablo ve 1000’in üzerinde desen çizmiştir: Lavantalar, fundalıklar, kireç taşı kayalar, tarlalar, köylüler, kömür işçileri, dokuma tezgâhları, sandalyeler, ayçiçekleri, postallar, portreler… Kısaca, uzayıp giden büyük bir dünya.

Yıldızlı Gece

Yıldızlı Gece, sanatçının o dönem yattığı akıl hastanesinde her gün gördüğü manzaranın düşsel bir tasviridir.   Tablo, kalın ve özenli fırça darbelerinden oluşur, mavi ve altın sarısı tonları içerir.

Gökteki girdaplar, stilize yıldızlar, ışık saçan ay ve uzun bir servi ağacından oluşan resim gerçek bir görüntüden uyarlanmış olsa da, Van Gogh’un yorumuyla hayallere bürünmüştür.  Ağacın altındaki küçük evlerden oluşan köy tamamen hayalidir, özgür kalma isteğini yansıtır.  Renklere olumlu ya da olumsuz anlamlar yükleme eğilimi sanatçının içsel dünyasının bir yansımasıdır. Buna ortaçağ sembolizminde de rastlarız; bir şeyin birbirine zıt iki anlamı olabileceği, böylelikle bazen İsa’yı, bazen de Şeytan’ı temsil ettiği gibi. Renklerin anlamı konusunda zevklerin ve kanıların değişmesi, Van Gogh’unda Arles’e gelişiyle tablolarına yansıyan yenilenme de buna benzer bir anlayışa karşılık gelir.

Yıldızlı Gece

Haziran 1889, Saint Remy, 47*65cm, kamış kalemle yapılmış.

Van Gogh’un gece tabloları inanılmaz güzelliktedir: Rhone Nehri Üzerinde Yıldızlı Gece, Arles da Gece, Beyaz Ev… Sanatçı bu tablolarında gökyüzünün tuvalde nasıl işlemesi gerektiğini sorgular. Hatta o günlerde kız kardeşine yazdığı mektupta “Yıldızlı bir gökyüzünü resimlemek için, siyah bir zeminin üzerine beyaz noktalar koymak yetmiyor” diye yazar. Gece tabloları içinde 1889 tarihli Saint-Remy’de Yıldızlı Gece, uzmanların en çok kafa yorduğu eseridir. Paris yakınlarındaki Meudon Rasathane görevlilerinden astrofizikçi Jean Pierre Luminet, tablonun güzergâhını çözmeye çalışır. Ona göre tablo, her şeyden önce sanatçının tüm yaratıcı özelliklerini yansıtmakla kalmamış, aynı zamanda gökyüzündeki renk anaforları ve gezegenlerin çevresindeki halkacıkları özel bir astronomi bilgisiyle sentezleyerek çizmiştir.

Geceleyin Beyaz Ev

Geceleyin Beyaz Ev tablosunda resmettiği Jüpiter, Mars ve Venüs gezegenleri, bir Amerikan Astronomi Enstitüsünün çalışmalarına göre ressamın yaşadığı kasabadan o tarihlerde açıkça gözlenmiştir. Bu akıllara Van Gogh’un Ağustos ayı boyunca gökyüzü hareketlerini, meteorları düzenli olarak uykusuz kalarak tutkuyla izlediğini gösteriyor.

Geceleyin Beyaz Ev, ölümünden sadece altı hafta önce Van Gogh  tarafından Auvers-sur-Oise‘nin küçük kasabasında 16 Haziran 1890 tarihinde tuval üzerine yağlı boya olarak yaptığı resim. St. Petersburg’daki Ermitaj Müzesi’nde sergilenmektedir. Ermitaj Müzesi’ne göre tablo, “Van Gogh’un kendisinde bulduğu psikolojik gerginliği ifade eder”. Bir evin “gözleri” olarak düşünülen pencerelerin ikisi, “acayip” bir kırmızı sıçramayla, kaderin bir işareti olan yıldız ise Van Gogh’un acısının sembolik olarak ifade eder.

Geceleyin Beyaz Ev

1890, Tuval Üzerine Yağlı Boya, 59*72,5

Gökbilimci Donald Olson ve Russell Doescher, Van Gogh’un, resimdeki “yıldız”ın konumu nedeniyle ve parlak olarak görünenin Venüs olması gerektiğini hesaplayarak ortaya koymuştur

Van Gogh  iç dünyasında yer eden konuları hiç terk etmemiştir.  Hastalığının en yoğun dönemlerinde bile çiçekler, geceler, çalışan köylüler, buğday tarlaları eserlerinde hep var olmuştur. Gerçekliği ve iç dünyayı yansıtma tutkusu, onu portre çalışmalarına götürür. Portrelerinde hüznü, yorgunluğu, bıkkınlığı resmetmek ister. Bu büyük bir tutkudur; hastalığa, yoksulluğa karşı koyabilmek için kendisini resim yoluyla yaşamdan koparacak kadar, büyük bir tutku. Theo’ya yazdığı mektupları, onun derin ve mahrem duygularını sade ve dolaysız bir dille ifade ettiğini gösterirken, iyi bir edebiyatçı olduğu gerçeğini de ortaya koyar. İçini tümüyle döküp yüz yüze sürdürmekte zorlandığı, yakınlığı, elde edebileceğini düşündüğü tek kişi Theo olmuştur. Yazılarında renklerin, manzaraların ve kendi resimlerinin tasviri güçlü bir şekilde hayat bulur. En dokunaklı olan Theo’ya mektuplarını imzalama alışkanlığıdır:

“Seni daima seven ağabeyin, Vincent.”

Sona Yaklaşırken

Van Gogh’un resimlerinden yola çıkarak çekilen Loving Vincent, Polonya ve Yunanistan’dan katılan 125 ressamın yarattığı 65 bin farklı resmin birleşmesiyle ortaya çıkmıştır.  Uzun süren bu çalışma sonucunda tamamlanan film Fransa’da yapılan Annecy Uluslararası Animasyon Filmleri Festivali’nde ‘Seyirci Ödülü’ne layık görülür. Filmde karakterler, Van Gogh’un yaptığı portrelerden yola çıkarak tasvir edilmiştir.

Bu arada Maurice Pialat’nın ünlü Van Gogh filmini de unutmamalı. 1890 yılı baharının Nisan ayında, Auvers-sur-Oise adlı kasabaya gelişinden, ölümüne kadar geçen süreyi konu edinir. Van Gogh’un hayatının son üç ayıdır bu. Bu küçük kasabadan geriye kalan ünlü eserlerinden biri Buğday Tarlası ve Kargalar’dır.

Van Gogh; umutlarını, düş kırıklıklarını ve yoğun acılarını, çarpıcı renkler ve keskin fırça darbeleriyle, hayale daldıran benzersiz manzaralara ve natürmortlara dönüştürmüş ve bizlere çiçekler dışında gökyüzüne de defalarca bakmamızı işaret etmiş olamaz mı?

 

Kaynak:

Theo’ya Mektuplar, Vincent Van Gogh, Çev. Azra Erhat, 2019, Remzi Kitabevi

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir