TURNA MASALI / Funda Albayrak
TURNA MASALI
Hiç bahar gelmeyen koca dağlarla çevrili bir ülkede, kara bir bulutun üstünde yaşayan bir dev varmış. Uzadıkça uzayan kara bir dili, geceden kara gözleri varmış. Ne zaman bir kır çiçeği açsa bir dağ başında, kara dilini uzatır yalayıp yutarmış onu.
Oysa bu ülkede önceden böyle bir dev yokmuş. Dünyada çok zaman geçirmişler, çok görmüşler anlatırmış. Çok çok eskidenmiş, pamuk pamuk bulutlarla kaplıymış gökyüzü. Baharı bahar, yazı yaz, güzü güz, kışı kış bir ülkeymiş o zaman burası. Kışın nergisler boyunlarını kaldırınca, bahar gelip dağlarda kır çiçekleri açınca, yazın yemişler dalında kızarınca, güz gelip yapraklar dallardan düşünce, uzun halaylar kurarmış insanlar el ele. Elleri de denk gelmezmiş üstelik birbirlerine. Kocaman elleri olanlarla, minicik elleri olanlar bir aradaymış, kayar gidermiş küçük eller büyük avuçların içinden, yine de bırakmazlarmış. Parmaksız elliler de varmış aralarında, bileklerinden sıkı sıkı tutar da bırakmazlarmış berikiler. Omuz omuza bitmeyen bir halay döner dururmuş dağlarda, rivayet bu ya.
Sonra bir gün bir dev gelmiş dağların ardından. Ben bir buluttan düştüm demiş, şu beyazlardan birinden, el edin de çıkayım bulutuma. Garipsemiş, inanmamışlar başta insanlar, böyle kara bir dev, böyle beyaz bulutta… Bazıları inanmışlar deve. Haydi, el verin de yardım edelim demişler, üst üste yığılıp merdiven olmuşlar ta buluta, dev tırmanmış beyaz bulutlardan birine. Bağdaş kurup oturmuş.
Bir zaman sonra başlarını bir kaldırmışlar ki bulut karaya kesmiş. Dev, bir o buluta sıçramış bir bu buluta. Derken tüm gökyüzü karaya kesmiş. Ne zaman bir çiçek açsa, ne zaman biri ötekini kucaklasa kara dilini uzatmış dev, yalayıp yutmuş. Kararmış da kararmış. Yağmurlar yağmış, şimşekler çakmış, yangınlar çıkmış, kavrulmuş yaşayan ne varsa. Solmuş bütün renkler. Karaya çalmış.
Herkes birbirini suçlamış. Sonra ayrılmaya başlamış insanlar, büyük elliler küçük ellilere, küçük elliler parmaksızlara düşman olmuş. Kimse ötekiyle konuşmaz olmuş, çiçekler açmaz.
Çok zaman geçmiş bu karanlıkta, çok mevsim dönmüş. Çok acı birikmiş.
Sonra bir gün dağların ardından biri daha gelmiş. Elinde kocaman bir kalple… Gelin hele, alın demiş bu kalbi, on iki çeşit acı koyun bir kazana. Sonra el ele karıştıra karıştıra kaynatın. Herkesin eli birbirine değmezse kaynamaz demiş. Önce kızmışlar bilgeye, kovalamışlar. Sonra yine gelmiş, yorgunmuş. Uzatmış kalbini, alın hele demiş yine. Öyle bir ışık varmış ki yüzünde, öyle bir gülümseyiş… Yüzüne bakmaya cesaret edenler inanmış sözlerine önce. Sonra kazan getirmiş birileri, birileri acılarını. Gözyaşlarını dökmüş kazana birileri. Uzatmış kalbini bilge, alıp koymuşlar kazanın içine. Tuzlu gözyaşlarıyla başlamışlar kalbi kaynatmaya. Kaynamış da kaynamış. Kalp bütün acıları ve gözyaşlarını içine çekmiş. Genişlemiş… Genişlemiş… Genişlemiş… Sonunda çatlamış. Yarıklarından turnalar yükselmiş göğe. Yer gök turnaya kesmiş. Kara bulutun üstündeki devi alıp gitmişler gökyüzünde döne döne. Turnaların ardından bulutlar beyaza dönmüş yeniden, dallar yemişe. Yine uzun halaylar kurmuşlar el ele. O günden sonra ne devi gören olmuş ne kara bulutları. Çiğdem çiçek dağlarda…
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
