AYIN KARANLIK YÜZÜ / Nimet Şengül
AYIN KARANLIK YÜZÜ
Havalimanındaki okları takip ederek yol boyu ilerledim. Benim gibi yol göstereni, pusulası olmayanlar için hayatın karşınıza çıkardığı okları kaçırdığınız an kaybolurdunuz. Hani bazen çizgi filmlerdeki gibi bir uçurumdan düşersin; aşağıya bakar, artık geri dönemeyeceğini anlarsın. Bunu bilmene rağmen, boşlukta elinle kolunla havayı yakalamaya çalışırsın. İşte pusulasız, el yordamıyla hayata tutunmaya çalışmak böyle bir şeydi benim için.
Okların bittiği yerde bana, bir hafta sonra gel dedikleri danışmada yine aynı kişi vardı. Yüzünün ortasına Karadeniz’i sığdırmış olan genç adam, başını kaldırmadan otomatiğe bağlamış, sonu gelmeyen sorularıyla önündeki formu dolduruyordu. Dünyanın en önemli işini yaptığından habersiz, dünyanın en önemli işini yapıyordu. Nihayet birini evine kavuşturacaktı; ne tuhaf hiçbir yere sığamayan ben, birine ev olacaktım. Formdaki sorulara verdiğim cevaplardan beni tanıdığına ikna olunca konuya girdi.
“Şimdilerde bu işlemler çok pahalı, sizin en azından sigortanız varmış, çok şanslısınız.”
İlk defa biri bana şanslı olduğumu söyleyince şaşırdım. Ne şans ama… Sessizliğim onu hiç etkilememiş, ağzından çıkan kelimelerin nasıl acıttığından habersiz, konuşmaya devam ediyordu. Kafasını kaldırıp arkasında durduğu bankonun altından çıkardığı bir paketi, “Bu da size gelmiş” diyerek bana uzattı.
İlk paketimi teslim almamım şaşkınlığıyla orada öylece kalakaldım. İsmimim yazılı olduğu, küçük kare bir kutu… Kısa bir duraksamadan sonra, merakım ağır basınca kutuyu açtım. Büyük harflerle Gülenay yazıyordu. Gülüşlerimi solduracağından, beni ayın karanlık yüzüne mahkûm edeceğini bilmeden koyduğu ismimin yazılı olduğu zarfı aldım, bir süre öylece baktım. Hafif sağa eğik yazısını ilk defa görmüştüm. Belki de kendisi yazmamıştı, ondan bile emin değildim. Sinirlendim; ne gerek vardı şimdi bunlara? Küçük bir kutuya sığacak kadar var olabildiğim hayatından benimkine cümleleriyle sızıp bilmediğim ne söyleyecekti? Biraz öfkeden, daha çok cesaret edemediğimden, mektubu açmadan kenara koydum. Aynı şekildeki şeffaf başka bir zarfta, ince telli olmasından bir bebeğe ait olduğunu düşündüğüm bir tutam sarı saç vardı. Benim miydi?
“Siz mi teslim alacaksınız? Kocası, oğlu yok mu?” diye ağzını hayra açmadan konuşan adamın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Başka kimsesi olmadığını, benim teslim alacağımı öğrenince, kadın başın yazık homurtuları arasında yeniden önündeki formlara döndü. Adamın bana acımayla bakması üzerine, eskinin peşimi bırakmadığı alışkanlığımla kuyruğu dik tutmak için kaçırdığım gözlerim, bir anne ile kızının üzerinde durdu. Ne güzel gülüşüyorlardı. Kendime sordum: Anneler böyle midir? Gülümsetir mi? Benimki, ben altı yaşımdayken terk edip bir de başka bir ülkeye gittiğinden olsa gerek hiç öğrenememiştim. Yüzünü bile hatırlamıyordum. Bütün fotoğraflardan çıkarılmıştı. Onunla ilgili ne zaman bir soru soracak olsam, ağzına alma şu mendeburun adını diye terslendim. Ne yapmıştı da mendebur olmuştu acaba?
“İsterseniz oturun daha uçak inmedi” deyince elimde kutu, adamı görebileceğim bir koltuğa oturdum. Havaalanında o kadar çok ses vardı ki öfkeli bir deli gibi sürekli kendi kendine konuşuyordu sanki. Şöyle durup bir soluklansa, biz de daha rahat nefes alabilir miydik acaba? Her şeye rağmen, bu kadar gürültü bile içimin sesini bastıramıyordu. Şimdi buna bir de korkulu bir merak dâhil olmuştu. Sana mı kaldı onu getirmek diyen akrabalarımın söylenmeleri, çarpışarak zihnimde kavgaya tutuşmuşlardı. Babamsa tek kelime etmemiş, halıdaki desenlerden kafasını kaldırmamıştı. Aslında onlar, genel olarak benim gözümde kötüydüler; artık kötülüklerinden tanıyordum. Çoğunu atlatarak hayatıma nasıl devam edeceğimi biliyordum ama yeni gelecek olanı hiç tanımıyordum. Benim için asıl tehlike kucağımda duran bu kutudaki bilinmezlikti. “Türkiye’ye gömülmek istiyordu, son isteği buydu, lütfen” diyen o ürkek kızın telefondaki kırık Türkçesi dışındaki bütün seslere zihnim kendini kapatmıştı. Kendimle epey cebelleştikten sonra mendeburun kızı diye kaydettiğim numarayı tuşlayıp olur, tamam dedim.
Zihnimin gelgitleri, burnunu çekerek yanıma oturan genç bir kadınla kendini sessize aldı. Kirpiklerini kaplayan çiğ taneleri arasından bana baktı. Ne güzel ağlıyordu; gözyaşları bütün acıları önüne katmış, onu duru bir güzellikle kuşatmış gibiydi. Benden küçük, benden kırılgan bu kadın, ona dert ortağı olmamı bekler gibi bakıyordu. Gözleri sen niye ağlamıyorsun diyen soru işaretleriyle doluydu. Kutuyu sıkmaktan ağrıyan eklemlerimden kafamı kaldırıp onu oyalamak için etkili bir cümle kurmaya çalıştım ama başaramadım. Bir ömrün imkânsızlığını bir cümleye sığdıramayınca sustum. Onun yerine, terk edince beni evsiz bırakarak ölümün kıyısında dolaştıran annemin açtığı bileklerimdeki sızlayan kırmızılıkları ovuşturdum. Benim ağlamak istediğim zaman gözlerim değil, bileklerim sızlardı. Kadının yalnızlığını merak etmeme fırsat kalmadan bize doğru gelen kalabalığı görünce, ağlamasının desibelini yükselterek, kendini bir kadının kolları arasına bıraktı.
Kendini birinin kollarına bırakmak… Yine bileklerim sızladı.
Annemin gidişiyle sadece onu değil babamı da kaybetmiştim. Babamın kendi hikâyesi o kadar sesliydi ki kaybolmuştum. Kimsenin seni sevmediğine inanmak, yalnız kaldığını bilmek… O yaştaki bir çocuk için hepsi pamuk ipliğine bağlıdır. O zamanlar annemden çok babama kızıyordum. Onun da terk edildiği hiç aklıma gelmemişti. Terapiye gitmesem yine aklıma gelmezdi ya… Konuşurken neden yüzüme bakmadığını, neden beni renksiz, soluk bıraktığını, öfkesi dâhil hiçbir duygusuna ait hissettiremediğini zamanla anlamıştım. Hak vermemiştim ama anlamıştım.
Danışmadaki adam, kırk yıllık dostmuşuz gibi parmağıyla gel işareti yapınca yerimden kalktım. “Şurayı imzala” diyerek kâğıdı önüme sürdü, bakmadan imzaladım. Başkasına verecek hali yoktu ya. Otomattan su alırken demin yanımda oturan kadın, şimdi başka bir kadının dizine başını koymuş, o saçını okşarken sessizce ağlamaya devam ediyordu. Benim bir kadının merhametiyle büyüme şansım olmadı. Ya mendebur dedikleri o kadından dolayı kınayarak ya da acıyarak baktılar. Belki bir teyze, o da belki varlığımı kabul edip saçımı okşar, bana ev olurdu ama anne tarafından kimseye beni göstermediler, üstelik kendileri de görmek istemedi. Lisede yatılı okulu kazanıncaya dek ev ev, minder minder dolaştım durdum. Babam kıt kanaat geçineceğim kadar para göndermiş, tatiller dışında pek görüşmemiştik.
Terapiye dünyanın parasını ödememiş gibi yine bu karanlığın içine düşmüştüm. O telefon gelmeseydi, bunları hatırlamayacaktım ama gelmişti. “Lütfen, annemin son isteği bu” diyen kız. Kaç yaşındaydı acaba? Kardeşi var mıydı? Belki bir ablası? Bu saatten sonra memleketine dönse ne olacaktı sanki? Orada merhumu nasıl bilirdiniz diye soran yok muydu? Şimdi de onun kaygısı düştü içime, sahi ne diyecektim? Pek bilmezdim denmez, peki ne denir? Bir de hakkını helal etme meselesi vardı, kimden helallik isteyecekti, benden mi? Bu soruyla birlikte hayretle ona kızgın olmadığımı fark ettim. Sevinçle terapistime hakkımı helal ettim. Yine fark ettim ki benim buraya gelmemin sebebi, bir kadının başka bir kadına karşı son görevini yerine getirmekti. Bu duygu beni rahatlattı, üstümden yılların ağırlığı kalkmış gibi hafifledim. Sonunda kutudaki zarfı açmaya cesaret edebileceğimi anlayınca mektubu alıp okumaya başladım.
Beni ne kadar sevdiklerinden, beni onlara vermediklerinden, bırakıp gitmenin onlar için ne kadar zor olduğunu yazmış. Onlar kimdi diye sormama fırsat kalmadan konuya girdi. Gençlik aşkıymış, ailesi onunla evlenmesine izin vermemiş ama birbirlerinden vazgeçememişler. Onun yerine benden vazgeçmişler. Kardeşime sahip çıkmamı istediği yere gelince sinirden gözlerimden ateş çıktığını hissettim. O kadar da değil, ne yüzsüz bir istekti bu… Kimden peydahladıysan o sahip çıksın diye söylenerek derin bir nefes aldım. Nefesime suyu da katık yapınca biraz rahatlayıp kaldığım yerden devam ettim. Kızma diyordu, kızma. O senin öz kardeşin.
Kâğıt sanki bir top alev olmuştu. Elimi yakmaya başlayınca buruşturup attım. Nefesim kesildi, bileklerim sızım sızım sızladı. Ne kadar ovuşturduysam rahatlatamıyordum. Galiba ölüyorum diye düşündüm. Kalbim göğsümden çıkıp ne yapacağını bilmez halde çırpınıp duruyordu, yok kesin ölüyordum. Kendime gelmem ne kadar sürdü bilmiyorum. Kâğıdı yerden aldım okumaya devam ettim. Evlendiğinde zaten bana hamileymiş, babam bilmiyormuş, söyleyip söylememeyi bana bırakıyormuş. Bu kararı bana bırakmasına inanamadım. Birlikte kaçtığı biyolojik babam iki sene önce trafik kazasından ölmüş, kardeşimin benden başka kimsesi yokmuş.
Havalimanındaki hoparlörden adımı duyunca mektuptan kafamı kaldırdım. Kanım çekilmiş gibi ayaklarımı sürüyerek danışmaya giderken mektup parmaklarımın arasından kayıp düştü. Danışmadaki adam, seslendiği halde duymadığım için anons ettirmek zorunda kalmış. Burnunun kemerinden aşağıya düşmesi mümkün olmadığı halde gözlüğünü geri iterek “Merhumla yakınlık dereceniz nedir” diye sordu. Hiç böyle bir soruya hazır değildim. Kalemi kâğıda pat pat vurarak sabrının kalmadığını büyük bir zarafetle belli edince birbirine yapışan dudaklarımı güçlükle araladım. Harfler büyüdü büyüdü boğazıma düğümlendi; bir süre başıboş savrulduktan sonra güç bela bir araya getirip birkaç anlamsız sesten sonra nihayet “Annem” diyebildim. Aldığı cevap karşısında havalanan kaşlarının altından bana baktı. Ben de en az onun kadar şaşkındım. Kelime, sanki zihnimde bağımsızlığını ilan etmiş, sürekli kendini tekrarlıyordu. Annem, annem, annem…
Elim göğsümde, hızla atan kalbim sakinleşsin diye derin bir nefes almak için başımı kaldırdığımda bana doğru yaklaşan adamı tanıdım. Babam… Etrafına bakınarak beni arıyordu, görünce yanıma geldi. “Geldin mi” dedim, “Geldim” dedi. Uzun zamandan sonra ilk kez sarıldım. Bu kez bileklerim yerine gözlerim yandı. Tuzlu su yanaklarımdan aşağıya süzülürken kulağına “Sana söylemem gereken bir şey var” diyebildim.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
