KARADUT / Eylem Erdem Şengör
KARADUT
“İyileşeceksin” dedim; bana bile yabancı, hiç inandırıcı gelmeyen bir ses tonuyla. Hastanedeydi. İlaç kokuları arasında ve camdan yansıyan ışık huzmesinin belli belirsiz gölgesi altında, eski bir sedye üstünde zar zor nefes alıyordu. Her nefes alışında da gücünü toplamaya çalışıyor, bana bir şeyler söylemeye gayret ediyordu. Fakat ne var ki duymakta zorlanıyordum sesini, nefesini. Bir sandalye çektim, oturdum yanına; iyice yaklaştırdım kulağımı ona. Nefesi, acısı çarptı birden yüzüme. Elimi tutmak ister gibi bir hareket yapınca, sol elini iki avucumun içine aldım. Etleri erimiş ellerinin kemiklerini hissettim ellerimde.
Yorgundu bedeni. Doktorların söylemesine göre yapılacak çok bir şey de yoktu aslında. Gün sayıyordu, ölüme gideceği günü bekliyordu hiçbir şey yapmadan, öylece sessizce… Çaresizliğine ve kabullenişine üzüldüm. Bir şeyler söylemem, umut vermem veya iyi olacaksın demem gerekliydi belki de. Hayatım boyunca hep dürüsttüm ben ona, en çok bu özelliğimi severdi, bilirdim. Hiçbir şey diyemedim, teselli de edemedim. Giderayak ona yanlış yapmak, kandırmak istemedim sanırım ne bileyim.
Kendi kendine bir şeyler mırıldanır gibi oldu. O an uzakta, başka bir yerdeydi ruhu belli ki. Ellerini hareket ettirmeye çalışıyor, sanki bir şeyler anlatmak istiyordu. Daha çok yormasın diye kendini, yine yaklaştırdım başımı. “Karadut” dedi, kendini epeyce zorlayarak. Gülümsedim, yine bir umut doldu içim. Tutamadığım bir iki damla gözyaşı, yanaklarımı yalayarak indi yüzümden. Belli etmemek için ona, neşeli bir ses tonuyla “Vaaaayy, bunca yıldır unutmadın demek ki” dedim.
Derin bir nefes alıp gülümsedi. Ardından “En korkulu günümdü” dedi, yavaş bir sesle. Neden bilmem hayal kırıklığına uğramışlık var içimde, daha güçlü bir ses tonu bekliyordum belki ondan. Saklamak istercesine üzüntümü, o günü hatırlatıyorum ben de. “Ne güzeldi o yıllar. Çocukluğumuz, gençliğimiz, değil mi? Hele o haziran gibisini yaşamadım bir daha. Karadut vakam, hastanelik olacak kadar yediğim tek bir günüm olmadı bir daha” diyerek gülümsedim acı acı, o günleri çok özlercesine.
Bana bakarken mutlulukla, gözleri kapanır gibi oldu bir an. Korktum. Serum değiştirmek için odaya giren hemşire anladı yüzümdeki endişeden, yüzümün renginin gitmesinden. “Uyuyor, endişelenmeyin. İlaçlar da halsiz bırakıyor” diyerek su serpti yüreğime.
Hazır o uyuyorken, karadut gününü yeniden anımsamak istedim bütün ayrıntılarıyla.
Memlekette, çocukluğumun geçtiği, her çeşit meyve ağacının ama en çok da karadutun olduğu kocaman bahçeli, kırmızı çatılı, mavi boyalı, sundurmalı evimiz geliyor gözümün önüne. Ne güzel bir evdi, neşe ve sevgi taşardı içinden, mis gibi aile kokardı diye geçiriyorum içimden. Toprak kokusu, çocuk sesleri; yüzümüze gözümüze, üst baş ve her yerimize bulaşmış karadut lekesi, ağaca çıkan, toprak bir yolda koşan çocuklar canlanıyor zihnimde. Mutluluk, umut ve hayat vardı çünkü o günlerde.
Anılar teker teker canlanıyor gözlerimin önünde; çocukluğumun en güzel günleri, en mutlu zamanlarıydın sen Mine. Önce adını, sonra ismini aldığın çiçeği çok sevmiştim ben. Aynı mahallede büyüyen iki yakın arkadaştan çok öteye gitmişti dostluğumuz. Can kardeşim, hatta kan kardeşimdin sen, annelerimizin bile hiç bilmediği. Akdeniz’in bize göre en güzel şehri Antalya’da, Finike’de doğmuştuk ikimiz de. İki yıl arayla dünyaya gelmiş, kendimizi ve birbirimizi bildiğimiz o zamandan ta bu zamana değin hep dost olmuş, çok sevmiştik bize dair her şeyi; ailelerimizi, evlerimizi, mahallemizi, karadut ağaçlarını ve Finike’yi.
Mine ve Naile olarak iyi bir ikili olmuştuk seninle; dağa, tepeye, ağaca tırmanan, hiç yerinde duramayan iki afacan, ele avuca sığmaz iki hayta kızdık biz. Herkes yenidünya yerdi yazın, biz karadut. Haziran geldi mi inmezdik ağaç tepelerinden, doyana kadar hatta kusana kadar yerdik karadutu. O gün iddiaya girmiştik seninle, mahallenin oğlanlarının dolduruşuna gelerek; kim en çok yiyecek diye.
Anımsıyorum hâlâ dün gibi; senden habersiz sevdiğim oğlanın, mahalledeki en havalı çocuğun beni değil, seni sevdiğini ilk o gün anlamıştım aslında. Sana daha çok dut yemen konusunda tezahürat ederken, ışıl ışıldı gözleri. Kıskançlıkla karışık bir öfkeyle çıktığım her ağaçta, yetişebildiğim her dutu koparıp atmıştım ağzıma. Kızgındım o yakışıklı Murat’a, çok kırgındım hem de! Yedim de yedim; ağzım burnum, üstüm başım kıpkırmızı olana dek hunharca kopardım meyveleri dalından. Bir ara sana baktım göz ucuyla, senin de aşağı kalır yanın yoktu hani benden. Sonra birden içim bulandı; hem midem, hem de platonik aşkıma olan öfkem kabardı. Kustum ağacın tepesinden Murat’ın üstüne, kustum tüm öfkemi ve kıskançlığımı. İnecek gücüm olmadığından, çocuklara annemleri çağırmalarını söyledin hemen, yarış bitmişti nihayet. Bulunduğun daldan seslendin bana.
“Sakın dalı bırakma, tutun gücün yettiğince.”
Murat ne yaptı bilmem ama ben çok utanmış ve iğrenmiştim kendimden. Sonrasını çok hatırlamıyorum, annemler geldi söylenerek, babam ve bir arkadaşı beni indirdi ağaçtan, sonra doğruca hastaneye gittik. Çok korkmuştuk ikimiz de; ben öleceğimden, sen ise benim bir iddia uğruna fenalaşıp ağaçtan düşmemden. Yıllar sonra ben o yakışıklı Murat’la evlendiğimde, anlatıp anlatıp bu anıyı ne çok güldüğümüzü hatırlıyorum şimdi, gülümsüyorum istemsizce.
İstiyorum ki Mine’ye de gitsin bu duygu, enerji ve hayat. Yıllar önce onun bana dediği gibi; “Sakın dalı bırakma, tutun gücün yettiğince” demek istesem de diyemiyorum, susuyorum; sözün bittiği yerdeyiz biliyorum. Eğiliyorum ve öpüyorum alnından, sıcak alnından. Son kez sıcakken öptüğümü bilmeden.
Gözlerini aralayıp, bana bakıyor Mine. Bakışlarında çözemediğim bir şey var, belki de o biliyor her şeyi, farkında bunun bir ayrılık anı olduğunu. Derin bir nefes alıp tekrar uykuya dalıyor, sıcacık.
Eski mahalleden, çocukluğumdan kalan herkes ama herkes buradaydı. Yağmur yağmış ve toprağı ıslatmıştı az önce; toprak hiç tozumadı. Burnumda karadut şerbeti kokusu, ağzımda buruk bir karadut tadıyla ağlayan, ağıt yakan teyzelere bakıyorum. Zaman durmuştu. Bulutlar hareketsiz, kuşlar cıvıltısızdı. Derken tahta tabutu açtılar, son kez gökyüzünü görsün diye sanırım. Bembeyaz bir kefene sarılıydı. Düşündüm o an; gökyüzüne dönsen yüzünü ne olurdu, renkleri göremedikten, kuşları duyamadıktan sonra neye yarardı?
Yakının herkes sırayla öptü yüzünü. Sırası geçen fenalaşıyor, biraz ilerde sessizce yere yığılıyordu. Sıra bana geldi, eğilip öptüm alnını. Teninin soğukluğu yüzüme çarptı, etraf birden karardı, kaybettim kendimi; çocukluğum uçup gitti.
Dut karası bana her yan şimdi.
Derince açılmış bir kuyuya bıraktılar seni. Yeni örülmüş bir koza gibi bembeyazsın. Yeni doğmuş bir bebek gibi yüksüz, güzel bir yola çıkacak gibi pirüpaksın. Dualar okuyanlar, ağlayanlar, böğrüne vurup ağıt yakanlar var etrafta. Sen başka bir âlemin yolcususun şimdi; hangi şarkıyı duyabilir, hangi rengi görebilirsin ki? Adını bile duyamazsın ki.
Toprak atılıyor şimdi, her bir kürek inerken üstüne ben eriyorum o toprağın sağır sessizliğinde. Börtü böcekler, yılanlar, çıyanlar geliyor aklıma; nefesim kesiliyor bir an, zaman yine duruyor sanki.
Ruhunun yani aslında seni var eden her şeyin çoktan yola çıktığını, buradaki vaktini doldurduğunu düşündükçe, kendime geliyorum kısa bir an. Sonra yine eriyor, eğilip bükülüyor baktığım her şey. Burnumda toprak kokusu, dilimde hep bir karadut tadı, şimdi ve bundan sonrası, baktığım her yer dut karası.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
