Eylem Erdem Şengör

AKLIM BAŞIMDAYKEN

Sevgili Feraye, canımın yarısı…

Bu mektubu çok gecikmeden bulman, okuman ve seni nasıl kendimden vazgeçerek sevdiğimi bilmen umuduyla yazıyorum. Yazıyorum çünkü önce ağır ağır ufak tefek şeyleri, sonra hızlıca belki birçok şeyi unutacağım, biliyorum.

Siz uyudu sanırken beni, ağlayarak içimi döküyorum bu satırlara. Çocuklarımıza, kısık, sessiz cümlelerle anlatıyorsun ben duymayayım diye güya. Biliyorum Feraye, sen anlatmasan da bana, ben hissediyorum benden gidenleri, daha da gidecekleri… Peki sen bildin mi hiç, hastalanmadan çok önce benden gidenleri?

Bilmedin. Ben hep anlatmak istesem de sana, ömrümü harcasam da bu uğurda, sen görmedin, yüzünü gönlünü hiç dönmedin yaşadıklarıma, duygularıma… Seni hiç unutmayacağımı sanıyordun oysa değil mi? Son nefesime kadar, aynı aşk ve hayranlıkla seveceğime seni emindin. Gördüğüm ilk günden beri sarıya çalan, açık kumral, at kuyruğu bağlanmış sabun kokulu saçlarını; öndeki sıradan yüzüme savurduğun, çözemediğin matematik problemlerini anlatırken ben, su yeşili o güzel gözlerini irice açarak beni izlediğin o günden, bana verilen şu emaneti teslim edeceğim güne kadar çok sevdim seni.

Büyük bir hayranlık, sonsuz sadakat ve bağlılıkla bir seni sevdim; müsterih ol.  Sen hep aksini savunsan, yaptığımdan çok eminmişçesine imalarda bulunsan ve evliliğimiz boyunca beni çok yorsan da, ben hiç aldatmadım seni. Çocukluk ve gençlik aşkımdın sen, hiç vazgeçmediğim. Peki ilk ben gördüm, ben sevdim diye mi hep ben daha çok verdim sevgiyi, özveri, emek ve zamanı? Çok sevdim seni Feraye, canımın yarısı; şu fani ömrümün tamamı diyecek kadar çok sevdim hem de.

İsminin anlamını bile hiç merak etmemiş, benden öğrenmiştin. Hatırlasana “Ay ışığım” dediğimde sana, ne çok utanmıştın. Kıpkırmızı olmuştu yanakların, o ilkokul çağlarımızda. Sanmıştım ki ben de senin güneşindim; gece gündüz birbirimizi aydınlatacak, ruhlarımızla ışık saçacaktık dünyaya, öyle inandım.

Lâkin çok geçmeden yanıldığımı anladım. Anladım da, kopamadım senden. Acımadan hiç kendime, feda ettim işte ömrümü ömrüne… Sen bencil, bense çok çılgındım seni severken. Hayatımın eksik kalan yanlarını tamamlıyordum ben seninle, senin haberin bile yoktu belki bundan. Hani bir doğum günümde çok mutlu ederek beni ve hatta ilk kez senin yanında ağlamama vesile olan bir hediye vermiştin bana, hatırladın mı? İçinde küçük bir el radyosu, bir topaç ve leblebi tozu bulunan o hediye, o gün bana çocukluğumu hediye ettiğin gündü işte.

Şöyle yazmıştın notunda:

“İyi ki görmüş ve sevmişsin beni Ragıp. Benim bile bilmediğim en derin yaralarımı görüp onları sevgisiyle sarıp sarmalayan, eksik kalan yanlarımı içimi acıtmadan yamalayan, beni büyüten, tamamlayan ve çoğaltandın sen. İyi ki doğdun canım, iyi ki.”

İşte ben, bir tek o gün hissettim beni gerçekten önemsediğini, sevdiğini, değer verdiğini… Sonra ne oldu da bize, biz yine düştük ayrı yerlere be Feraye? Çok şey istememiştim oysa senden; biraz övgü, biraz takdir, biraz da minnetten başka. Şimdi unutuyorum, unutacağım diye korkuyorsunuz niye ki? Sen ve çocuklarımız, zaten nicedir unutmadınız mı beni? Nasıl başlarsa öyle gidiyormuş hayat… Ezen, hak yiyen hep eziyor, hep yiyor, hakkıdır sanıyor; ömründen, emeğinden veren ise hep veriyor, verecek sanılıyormuş.

Yoruldum, yetti bitti gayrı demen, çok da umurunda değilmiş meğer etrafındakilerin. Tek siz değilsiniz ama üzülme görmezden gelen, unutup giden… Önce dostlarım ve dost sandıklarım gitti birer birer. Hiç sıraya bakmadan aradığım, sorduğum, gittiğim, derman olduğum dostlarımın gittiğini, ben arayıp sormayı bırakınca anladım biliyor musun?

Meğer kimse merak etmiyormuş beni, umurunda değilmişim kimsenin nicedir; hayat öyle ya da böyle de sürüp gidiyormuş ya Feraye! Kırgınlığımı, artık arayıp sormadığımı bile fark etmediler. Bu dünyadan sana kırgın bir kalple göç etmesi birinin, ne büyük acı aslında… Unutulur gider, sorulmaz sanıyorsun hesabı öteki tarafta. Oysa insanın insanda, dostun dostta hakkı vardır mutlaka. Öyle bir zaman ki şu yaşadığımız, helallik almak bile kalmadı artık aramızda.

Üzülme, dertlenme ne edeceğim ben diye; ışığım, tek aşkım, ömrüm Feraye. Ben önce ruhumu, sonra gözlerimi, şimdiyse zihnimi ve anılarımı bıraktım karanlığa; acıtmasın, kanatmasınlar içimi diye daha fazla. Küskün değil sadece kırgınım sana, evlatlarıma ve dost sandıklarıma. Aslında hayata ve yalnızlığıma galiba. Unutmayı ben seçtim, bir zihin oyunu, hastalığı olsa da bu; ben istedim bırakmayı inan… Yoruldum be Feraye; düşünmekten, yetişmekten, her şeye yetmekten, hakkım olanı hep başkalarına vermekten çok yoruldum artık. Yıprandı şu aciz bedenim, ruhum, zihnim.

En eski, en güzel, ilk ve en kıymetli anıları hatırlamayı, onlarla yaşamayı seçiyorum şimdi. Yaşamdan elimi eteğimi çekiyorum, inzivaya çekiliyorum bir nevi. Kimse fark etmez zaten, sen de alışırsın zamanla. Zaman… Nelere alıştırmıyor, nelere çare olmuyor, neleri onarmıyor ki zaten?

Yoruldum artık yazmaktan. Anlatacaklarıma, yüreğimde biriken ve beni tüketen kırgınlıkları anlatmaya yetişemiyor elim, kalemim. Coşkun bir nehir gibi akmak istese de içimdekiler, durun diyorum onlara; şimdi anlatsam kime ne fayda, sadece efkârlanıp üzülmekten başka.

Son olarak bilmeni istiyorum ki seni hep sevdim. Seni senden, senin beni sevdiğinden daha çok sevdim hem de, can Ferayem. Yaptıkların, bana kattıkların, evlatlarım ve bunca yıllık hayat arkadaşlığın için sonsuz teşekkürler, hakkını helal edesin. Sen hiç istemedin ama benden yana da helal olsun her şey. Bundan sonrası için kuvvet ve kolaylık diliyorum sana. Yorma kendini hiçbir şey için, değmez, değmiyor; bak bana! Haaaa bir de sen hiç merak etmesen de, hazır aklım başımdayken yazayım istedim sana, ismimin anlamını:

Ragıp; içtenlikle isteyen, özleyen.

Sen hiç bilmesen de ben seni ve seninle yaşadıklarımı hep istedim ve özledim Feraye, koca bir ömrü ve hatıralarımı verme uğruna da olsa, bile isteye, içtenlikle. Bilirim, vedaları hiç sevmezsin, bu sebeple hoşça kal ay ışığım, sevgi ve özlemle.

Ragıp.

Kalemi bıraktı, her iki elinin işaret parmağını hafifçe bükerek göz pınarlarına bastırdı. Yükünü atmıştı sanki biraz yüreği; yazmak, anlatmak ona hep iyi gelirdi. Mektubu eline aldı, dörde katladı. İçine koyduğu zarfın üzerine “Ferayem’e bütün kalbimle…” yazdı.

Yorgundu, artık uyumalıydı. Uyuyunca geçer, zamanla düzelir dediği her şey duruyordu aynı yerinde. Geçmiyor, bitmiyor, düzelmiyordu hiçbir şey sen değişmedikçe, kabule geçmedikçe, boş vermedikçe.

Anahtar sende dedi içinden sessizce, sen kendinden habersiz…

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir