Serap Kökdil Alıcı

HANENDE MELEK

Herkes beni keyfi yerinde, daima gülen biri sanır.

İşte bunun için yazılarım çok dertlidir.

Hayatımda gösteremediğim teessürümü yazılarımda gösteriyorum.

                                                                                                               Sabahattin Ali

Sabahattin Ali kısa yaşamına önemli eserler sığdırmış, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının üretken yazarlarından biridir. Erken dönem eserlerinde zorluklarla mücadele eden küçük insanın gündelik dertlerini ve varoluş mücadelesini anlatmış, zamanla toplumsal düzenin eleştirilmesi ve değiştirilmesi gerekliliğini de işlemiştir.

Ait olduğu toplumun yaşam tarzını, düşünce ve değerlerini derinlemesine gözlemlemiş bir aydın sorumluluğuyla ‘içlerinden biri olarak’ samimi ve yalın bir üslupla yazmış, okurun yüreğine dokunmayı başarmıştır.

Sabahattin Ali’nin Yeni Dünya kitabında yer alan Hanende Melek öyküsü, bir kasaba kahvesinin canlı tasviriyle açılır. Yazar, öykünün atmosferini ilk paragrafta kurmaya başlar. Salaş kahvenin sigara dumanlı, havasız, buğulu ve uğultulu ortamına dışarıdaki yağmur, gece ve soğuk da katılınca kasvet duygusu kırık dökük bir dekora dönüşüverir.

Yazar, ilk satırlarla birlikte görsel ve işitsel derinliği olan bu atmosferin içine okuru çekmeyi başarmıştır.

Öykünün karakterleri de ilk paragrafta tanıştırılır okura:

Melek, geçimini şarkı söyleyerek ve sazlı kahvenin hovarda müşterilerine hizmet ederek kazanan genç bir kadındır; ona bir kemancı ve udiden ibaret saz ekibi eşlik eder. Küçük garson Hamdi ve hovarda müşteriler de dâhil olur atmosfere.

“Kahve ocağına giden kapının yanında üst kısmı küçük bir halı ve etekleri eski bir kilimle örtülü kürsü kılıklı bir kerevet vardı. Üç kişiden ibaret saz heyeti, yerli hasır iskemlelerin üzerine, göze batan bir ciddilikle oturmuşlardı. İçlerinden biri inmek isteyince, bir metreye yakın bir yerden atlamaya mecburdu. Hanende Melek böyle zamanlarda küçük garson Hamdi’yi çağırarak yardımını ister, bir eliyle onun omuzuna dayanıp ötekiyle eteğini tutarak ince bacaklarını aşağı uzatırdı. Bu anlar o civarda oturmuş hovarda müşteriler için mühim fırsatlardı.” (S.11)

Sazın gürültüsü müşterilerin sesine karışır kahvede; kapı sık sık açılır kapanır. Bu kaynaşma içinde ‘Keman, Ud ve Melek’ canla başla seslerini duyurmaya çalışırken, kapıdan dava vekili Hüseyin Avni girer. Siyah paltosu, siyah şapkası ve kara gözlükleriyle; uzun çenesini kaplamış aksakalları ve harap şemsiyesiyle saza yakın bir yere gelip oturan bu karakterin ‘anti kahraman’ olduğunu hemen hisseder okur.

Yazar, Hüseyin Avni’yi özellikle esrarüç kasap’ın masasına oturtur. İçkisiz gazinoda avuçlarının içine sakladıkları esrarı içerken bardaklarına konan çayı mataradaki konyakla değiştiren bu üç kafadar, atmosferi canlandırmak için yaratılmış küçük tiplerdir ama  atmosferin derinleşmesinde önemli yer tutarlar.

“Bir masanın etrafında oturan ve esrar sigaralarını avuçlarının içinde saklayan üç kasap Hüseyin Avni’yi masalarına davet ettiler. Hem ihtiyar sarhoşla alay etmek, hem de masalarına efendi adam oturduğunu hanendeye göstererek itibar kazanmak istiyorlardı.” (S.22)

Hüseyin Avni’nin saz ekibini oturduğu yerden selamlayarak başlattığı etkileşim baş gösterecek sorunların ilk habercisidir

“…siyah gözlüklerinin buğusunu ceketinin kolu ile sildi, paltosunun yakasını indirdi. Şapkasını çıkardı. Adamakıllı seyrekleşmiş olan beyaz saçları kafasının çatlak ve lekeli derisine yapışmıştı. Oturduğu alçak arkalıklı yerli hasır sandalyede rahatlaştıktan sonra başını saza çevirerek gülümsedi. Bu sırada uzun seyrek dişleri, donuk pembe diş etleriyle beraber dışarı fırlıyor, dudaklarının kenarından tükürükler sızıyordu.” (S.23)

Yazar, olay örgüsünün ilk ilmeğini uzak bir ‘selamlaşmayla’ atar. Hanende Melek’in iç sesiyle de bu ‘yapışkan’ ihtiyara karşı olan hislerini vurucu bir cümleyle açımlar.

“Bu meslekte adam seçmek pek adet değildi ama, bunun da bir haddi vardı!” (S.23)

‘Siyah gözlüklerinin arkasında kirli bir paçavra gibi sallanan bakışlarıyla’ Hanende Melek’in tam karşısında oturan Hüseyin Avni’yi okurun gözünde böyle canlandırır yazar.

Öyküde, genç hanendeye musallat olan bu yaşlı dava vekilinin daha detaylı tanıtılması zamanı gelmiştir artık.

Adamın evli barklı olduğunu lafı uzatmadan söyler; hayırsız bir koca ve baba olduğunu da. Sonra, sarhoşluğu yüzünden hukuk mahkemesi azalığından çıkarıldığını, dahası yazıhanesine birkaç köylüden başka uğrayan olmadığını da söyleyiverir.

“Günde iki köylüye istida yazıp yarım kâğıt alır, onu da lokantacı Mahir’de rakıya yatırır, evde çoluk çocuk aç beklesin.Yaşından da utanmaz, ak sakalına da bakmaz, yazıhanesine uğrayan altmışlık köylü karılarına saldırır… Çamur gibi adamdır!”(S.24) der kahveci.

Çamur motifini öykünün gelişimi içinde birkaç kez daha kullanacaktır yazar.

Hanende Melek ile Hüseyin Avni arasındaki ilişkinin dinamiği ise şüphesiz ki öykünün atan yüreğidir. Zaman, mekân ve öykünün tüm diğer tüm unsurları bu ritm içinde gelişir.

“Melek bu kasabaya geleli iki ay olmuştu ve Hüseyin Avni bir gece bile kahveye gelmemezlik etmemişti. Her akşamüzeri, yazıhanede mi olur, lokantada mı olur, bir miktar rakısını içer, daha ikinci kadehte başlayan adımlarla kahvenin yolunu tutardı. Bu genç, sıska ve esmer kadıncağızın sesi onu çıldırtıyordu…” (S.24)

Yazar, karakterlerin betimlemesini kahvenin salaş ve uğultulu ortamında yaparak çatışman zeminini hazırlar. Melek için seçtiği ‘kadıncağız’ sözcüğüyle tarafını belli eder. Dava vekiline layık gördüğü sıfatlarla da bir tiksinti duygusu uyandırmayı amaçlar.

“Bütün kadınlardan, en güzelinden en çirkinine, en küçüğünden en yaşlısına kadar öyle bir hava intişar ediyordu ki, çeşit çeşit olmasına rağmen müşterek bir hususiyeti haber veren bu kâh latif, kâh baş ağrıtacak kadar sakil kokular onun hurdalaşmış vücudunda ıstıraplı bir sarsıntı bırakarak yayılıyorlar, zavallıyı uykudan, hatta düşünmekten mahrum ediyorlardı.” (S.24)

Öyküdeki gerçeklik duygusu metne öylesine sızar ki, okur zaman zaman bir karakter gibi olayların içinde bulur kendini; iyiyle kötünün, ezenle ezilenin, kadınla erkeğin ezeli çatışmasında farkına varmadan taraf tutmaya başlar.

Kâh kafası atar, ‘Oh olsun sana!’ der, kâh okkalı bir küfür savurur Hüseyin Avni’ye.

Öyküdeki gerilimin doygunluğa ulaşarak bir çatışmaya evirilmesi, ilgi ve hediyelerine karşılık bekleyen Hüseyin Avni’nin sabrının tükendiği anda olur.

“Fakat artık sabrı tükenmişti. Yarım yamalak selamlardan ve pek kıstırdığı zamanlarda genç kadının ağzından dökülen “Nasılsınız efendim?”yollu bir hatır sormadan başka bir şey gördüğü yoktu. Hâlbuki ihtiyar etlerini seyrek fasılalarla kamçılayan ihtiras nöbetleri tahammül edilmez hale gelmişti. Oturduğu yerden Melek’e doğru bakarken, derhal fırlayıp saldırmak isteyen vahşi bir hisse kapılıyordu.” (S.25)

Sabahattin Ali hayatın içinden bilindik bir konuyu sade ve samimi bir üslupla anlatır. Anadolu insanının mütevazı hayatını, bitmek tükenmek bilmez mücadelesini, kırık dökük ilişkilerini töre ve toplumsal hiyerarşi bağlamında irdeler. Ezilen ve hor görülen kadını hayatın içinden motiflerle betimleyerek okura bir değerlendirme ve empati yapma imkânı sağlar. Öyküye serpiştirdiği şarkı, türkü ve diyaloglarla da merakı sonuna kadar uyanık tutmayı başarır.

Merakı iyice artan okur, ihtiyarın illetli tutkusunun kimin başını yakacağını bilmek arzusuyla sayfaları çevirir.

“Aynı masada oturduğu kasaplar, kahvede içki yasak olduğu için çay fincanlarına koydurup getirttikleri konyakları içiyorlar ve ona ikram ediyorlardı. Esrar sigaralarının dumanı Hüseyin Avni’nin kırmızı kapaklı gözlerini ve kuru genzini yakıyordu. Melek, ihtiyar udinin sesini bastırarak,

Gece kapladı her yeri,

Keder sardı dereleri,

Esmerim vay vay.

Düşman değil, sevda açtı

Sinemdeki yâreleri…

derme çatma sahnede şarkılarını söylemeye devam ediyordu. “ S.25

Muhayyer makamlı bu Anadolu türküsünün seçilmesi tabii ki tesadüf değildir. Şarkıdan taşan ‘hüzün ve keder’ bir ritm olarak öykünün tüm atmosferine yayılır.

Alatma zamanında kahvenin kapanma saati yaklaşmış, müşteriler azalmış, saz ekibi yavaş yavaş toplanmaya başlamıştır. O esnada kapı açılır. Bakışlar içeriye giren çocuk yaştaki kıza yönelir.

Öykünün doruk noktası olan bu sahne, okurun merakının da zirveye ulaştığı andır.

“Kahvenin kapısı aralanarak içeri sekiz on yaşlarınada bir kız başı uzandı. Hamdi, tek tük evlerine yollanmaya başlayan müşterilerin arasından sıyrılarak Hüseyin Avni’nin yanına geldi ve kara gözlüklerini düzeltmeye çalışan ihtiyara: Beybaba! Senin küçük kız gelmiş, evden istiyorlarmış! dedi.” (S.26)

Yazar, anti kahramanı evine göndermeye kararlıdır.

“Kahve adamakıllı tenhalaşmıştı. Kalanlar başladıkları partiyi herhalde bitirmek isteyen birkaç tiryaki oyuncudan ibaretti. Biraz sonra saz da bitti!”

Bitmeyen, Hüseyin Avni’nin hastalıklı tutkusuydu:

Kemancının ‘nasılsın beybaba?’ sorusuna, sarhoş ihtiyar:

“E…Biz de hal kaldı mı ya!” diye mırıldandı…

Hanende Melek yevmiyesini astragan taklidi eski mantosunun cebine koymuş, kaldığı hana doğru gitmeye hazırlanmış, ancak Hüseyin Avni’yi atlatamamıştır.

“Ben götüreyim seni, ruhum!”

“’Melek vücudunun sıcak bir köşesinde ıslak bir el dokunmuş gibi ürperdi. Hacet yok!’ diye mırıldanır gibi konuştu.” (S.27)

Yazar öyle hakikilikle kurar ki bu sahneyi, okur, Melek’le aynı anda ürperir; kolunda hisseder baskıyı.

Yoğunlaşan duygulara paralel olarak mekân da dramatik biçimde değişir. Melek korkak gözlerle etrafına bakınır. Tavandan sallanan lüks lambaları ömürlerinin azaldığını bildirir gibi parlayıp söner. Kahvenin son kişileri de Melek’le ihtiyarın çevresine toplanmıştır bu esnada. Yaşlı adamın genç kadını kolundan yakalamak için yaptığı son hamle de başarısız olur ve kendini yerde bulur. Melek’i kolundan çekerek ayyaşın elinden kurtaran, onu hana kadar götürecek garsondur. Bu esnada kahveci ve çırağı da  ‘eski bir çul gibi’ yere yığılmış adamı amansızca tekmelemektedir.

“Biraz sonra çıraklar çamurlara bulanan sarhoşu bacaklarından ve kollarından yakalayıp kahvenin önüne, yağmurun altına bıraktılar.” ( S.28)

Sabahattin Ali, kahvede cereyan eden bu anlık arbedeyi tüm ‘itiş kakış, bağırış çağırışıyla’ öyle bir anlatır ki, okur, çamur içinde yatan Hüseyin Avni’ye bir nebze olsun acımaz.

“Melek ‘Dışarı çıktıkları zaman, kahvenin üçayak taş merdiveninin dibinde Hüseyin Avni’nin hâlâ yattığını ve yağmurdan iliklerine kadar ıslanan küçük kızının onu kaldırmak için şurasından burasından çekelediğini gördü.’

Yaşlı adamın kızı, ‘babacığım, ne olursun babacığım, hadi gidelim, diye ağlıyordu.” (S.29)

Küçük kızın ‘nezleli sesine’ Melek de duyarsız kalamaz, yanındaki garsona seslenir:

“Şu adamı kaldırıversene!”

Ustaca bir dokunuşla okurun duygularını kabartıverir yazar. Kızın sesi yağmurun şıpırtılarına karışır gecenin karanlığında.

“…İki gündür eve uğramıyor, hepimiz açız…” S.29

Bu kriz anında Hanende Melek’in yeni bir özelliğiyle tanışır okur. Yerde sızmış kalmış adama bakar ve garsonla beraber kollarından tutup kaldırır, küçük kız önde onlara yolu gösterirken sarhoşu sürükleyerek götürürler.

Okurun ‘şimdi ne olacak bakalım’ duygusuyla yeni bir boyuta uzanır öykü.

“Zifiri karanlık sokaklardan yürürler. Her adımda Melek dizlerine kadar çamura battığını hisseder. Her adımda bir çukur vardır…” (S.29)

Çamur ve çukur metaforlarıyla güçlü bir vuruş daha yapar yazar.

‘Ah Hayat!’ dedirtir, yüreği daralan okuruna.

Ah Hayat!

“Epeyce uzun bir müddet yürüdükten sonra alçak bir bahçe duvarının önünde durdular. Kız alışkın bir elle iki kanatlı kapının demir halkalarını bulup takırdattı. Biraz sonra içerde bir kapı gıcırdadı, çamurlu bahçede takunyalı ayakların sesi duyuldu, kapının bir kanadı açıldı ve elinde titrek ışıklı bir idare lambasıyla sıska bir kadın vücudu göründü.” (S.29)

İki gündür eve gelmeyen kocasının yolunu gözleyen bir kadının tasvirinde, ‘çamurlu bahçedeki takunyalı ayakların sesi’ ve ‘titrek ışıklı idare lambası’ motiflerinde yazarın derin gözlem becerisi ve edebi mahareti açığa çıkar.

İki kadının kapı eşiğinde yaptığı kısacık konuşma da oldukça çarpıcıdır.

“Demek şimdiki de sensin ha?”

Cevap bekleyen bir soru değildir bu. Sitem dolu bir haykırıştır. Takunyalı kadının zorlu mücadelesinin, çaresizliğinin, ümitsizliğinin, isyanının singin bir ifadesidir.

“Melek yavaşça elindeki çantayı açtı, içinden dört beş altın bilezikle bir çift küpe aldı. Kendisine hayretle bakan sıska kadına uzatarak:

‘Alın bunları… Bunlar sizin galiba… Bana bunları boşuna vermişti…’ dedi.” (S.30)

Bu ayaküstü konuşma, ne kişisel ne de yöreseldir. Yazar, o güne kadar birbirinin varlığından habersiz yaşamış, kendi hayat döngülerinde ‘sıkışıp kalmış’ iki kadın karakterini cesurca buluşturur kapı eşiğinde. Sadece iki cümleyle sımsıkı bağlar onları birbirine ve hayata. Öyküde düğüm burada çözülür, taşlar yerine oturur.

Sabahattin Ali, hayatın bozuk terazisine kaleminin ucuyla estetik bir dokunuş yapar; tam yerinde, tam zamanında. Bu dokunuşla adaletin tecellisi bir ferahlık duygusu olarak ulaşır okura.

“Gitmek için döndü. Kapının kenarına dayanmış duran küçük kızı gördü. Kendini tutamayarak onu kolundan yakaladı ve çekti, sırılsıklam saçlarından tuttuğu başını göğsüne bastırdı. Sonra eğildi, şaşkın şaşkın kendine bakan kızın yaşlardan ve yağmurdan ıslanmış yüzünü … öptü…biraz evvel aldığı … yirmi otuz kuruş parayı kızın avucuna sıkıştırdı… Sonra hiç arkasına bakmadan, çamurlu yollardan geriye, kendisini bekleyen han odasına döndü.” S.30

Yazar nefes alan atmosferi, samimi ve duru üslubuyla hiper gerçekçi bir evren yaratır.

Okuruyla da burada buluşur.

 

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir