Pelin Kandır Çolak

PHİLOTES SONORENSİS

O geceyi diğer gecelerden ayıran tek şey Nyx’in çektiği şiddetli doğum sancısıydı. Gökyüzü patlarcasına gümbürdüyor, ardı ardına çakan şimşekler bir anlığına havayı aydınlık maviye boyadıktan sonra gecenin tekinsiz karanlığı en ufak bir ışık zerresine izin vermeksizin tüm kentin üzerine çöküyordu. Yeryüzünün huzursuzluğunu şimdi gökyüzü ödünç almış gibi kapkara bulutların dehşet veren yangını kulakları sağır ediyordu. Şimşeklerin düştüğü asırlık ağaçlar çatırdayarak büyük bir gürültüyle devriliyordu.

Toprak çamura, çamur balçığa dönüştü. Dağlar uğulduyor, dev bir canavar gibi kükrüyordu okyanus. Bir yay gibi gerilmişti gök kubbe. Nyx katran karası pelerinini savurdukça beşik gibi sallanıyordu her şey. Bir boran ki göz gözü görmüyordu. Yağmur toprağı delip geçiyor, yanardağların kızgın lav akıntısı değdiği her şeyi küle çeviriyordu. Kor, kül, toz, sis ve duman yolunu kaybetti. Nyx’in çığlıkları kasırgalardan gökadalara, Erebus Dağı’nın şiddetle püskürttüğü küller altın olup Nyx’e ulaştı.

Ve nihayet doğum anı geldi çattı. Önce sular duruldu, sonra dağlar derin bir sessizliğe gömüldü. Güneş saklandığı yerden çıkıp en sıcak renkleriyle kuruldu baş köşeye. Toprak uslandı, Hypnos uykusuz geçen gecenin ardından ilk defa gözlerini kapadı. Thanatos ise derin bir nefes alıp yeni doğmuş kız kardeşine öylece bakakaldı. Şimdi gökyüzünde al yanaklı, bal dudaklı, kuş kanatlı şirin mi şirin bir kız çocuğu hepsine sevgiyle gülümsüyordu. Saçları altın sarısı, gözleri bal karasıydı. Adı Philotes’di. Asırlar sonra bir zeytin ağacının altında onu anan beş kız kardeşe yine aynı şekilde gülümseyecekti.

Günün ilk ışıkları köşedeki yaşlı zeytin ağacına vurmakta. Kımıl kımıl yapraklardan taşan bin bir çeşit gölge dans ediyor masada. Yeni ısınmaya başlamış toprak. Hava su gibi berrak, su hava kadar parlak. Susam kavrulmuş, ekmek bölünmüş. Bardakta keçi sütü, tabakta çörekotu. Bir sohbet ki baldan, börekten tatlı. Beş kız kardeş yüzlerine vuran güneşin tadını çıkarıyor sabah sofrasının başında. Doyasıya gülüyorlar. Çay bitiyor kahveye geçiyorlar. Cam çatlıyor nazar diyorlar, doğruyu söylemekten usanmayalım onuncu köy bize hazır, diyorlar. Gılgamış’tan Dede Korkut’a, Mevlana’dan Don Kişot’a tüm dostlukları ve onun dönüştürücü gücünü konuşuyorlar. Güneşi batırıp sabah kabuslarını suya, gündüz düşlerini Meryem Ana’ya anlatıyorlar. Euripides’e kızıp Medea’ya sarılıyorlar. Nil’in bereketli topraklarından Lübnan’ın sedir ormanlarına varıyorlar. Önce Bakkhalar’ın şenliklerine sonra Yörüklerin kıl çadırlarına konuk oluyorlar. Konuştukça güller açıyor çorak topraklarında, çiğ düşüyor yapraklarına. Gece şiir okuyor gündüz türkü tutturuyorlar. Sokrates’i anarken Diotima’yı, Perikles’i anlatırken Aspasya’yı unutmuyorlar. İştar Kapısı’ndan girip Süleymaniye’nin avlusundan çıkıyorlar. Obsidiyenin parlak yüzünde Mona Lisa’yı görüyorlar. Balinanın karnından çıkıp Zeus’un baldırına giriyor, Dryadlar’a ağlayıp Nymphler gibi suda hayat buluyorlar. Keçilerin ağıtına da ‘Kutsal Geyik’in ölümüne de aynı gözyaşını döküyorlar. Ölmez otunu yılanlara, ambrosiayı tanrılara kaptırıyorlar. Eris’in altın elmasına yüz çeviriyor, aşurenin içine biraz karanfil suyu katıyorlar. Gel zaman git zaman, şıngır mıngır beşiklerde analarını sallıyorlar. Can ile cananı tek nefeste söylüyorlar. Yüzyıllardır aşınan yollarla, aşılan dağların buluştuğu bu kadim toprakları yavruları gibi seviyorlar. Ne yer ne gök, ne şark ne garp, ne öte ne beri, hepsini aynı rahimden sayıyorlar.

Bahçede altı yavru köpek, altısı da başka renk. Hayat analarının şiş memelerinden ılık süt olup akıyor ağızlarına. İncirden akan süt de kız kardeşlerin payına.

Limon sarı, tuz kuru, zeytin kara. Doğa cömert ve eşsiz. Kucaklayıcı ve sessiz. Yalnız cırcır böcekleri Eros’un önderliğinde koro halinde meşk etmekte.

Günler böyle geçip gidiyor. Akşam sabaha, sabah geceye karışıyor. Dördüncü günün gecesi zeytin dalına bir kelebek konuyor. Adı Philotes sonorensis. Adaşını almaya gelmiş. Dönüş vakti geldi, Artemis Tapınağı’nda güneş batmak üzere. Şimdi beş kız kardeş* beş ayrı yoldan beş ayrı eve girip, beş ayrı yastığa koyacak başını. Bu gece beş ayrı yatakta tek bir rüyayı paylaşacaklar. Dört mavi gece, biricik. Bir kelebek ömrü kadar kısacık. Hava bozdu, yapraklar sararıp düşmeye, kuşlar güneye göç etmeye başladı. Esen rüzgârı davet edercesine açtılar pencerelerini o gece ardına kadar. Yalnız başlarına cenin olup dolandılar soğuk çarşaflara. Biri tepedeki aya, biri bardaktaki suya, biri karıncaya, biri kireç kaplı tavana, biri açık duran kitaba baktı. Öyle koyu bir sessizlik ki en ufak bir tıkırtı bile dayanılmaz bir gürültü şimdi.

Sonra birden, aynı ânda aynı sesi duydular beş ayrı pencereden. Ses tapınaktan çıkıp dağları aştı, her ağacı tek tek geçti. Fundalıkların içinden, nehirlerin üzerinden süzüldü. Gökyüzünde yıldızlara, topraktaki karıncaya ulaştı. Çiçekler ürperdi, kelebeğin kanadı titredi. Helios tahtını Selene’ye bıraktı. Philotes omzuna konan adaşıyla annesinin atlı arabasına binip usulca uzaklaştı. Ses, bu toprakları besleyen suyla, selle, dikenle, gülle aşka gelip haykırdı:

Bin cefalar etsen almam üstüme oy

Gayet şirin geldi dillerin dostum oy

Varıp yad ellere meyil verirsen oy

Gış olana bağlana yolların dostum, dostum dostum dostum

Dostum dostum dostum gelsene canım

Yedi ulu ozanı yedi notaya, yedi uyurları yedi kıtaya anlattılar. Az gittiler uz gittiler dere tepe düz gittiler, bir de baktılar ki hâlâ aynı yerdeler. Gök mavi, süt beyaz, güneş sarı. Anladılar ki bu mavi göğün altında sadâkatle kurulan her dostluk bâki. Ve artık biliyorlar ki Philotes sonorensis’in** kanatları da Leyla’nın çiçekleri kadar mavi.

Bu yazı, kısacık zamanın sarhoş edici güzelliğinin yarattığı sonsuzluk hissi misali uzadıkça uzayabilirdi. Ancak Atropos bunu önceden sezmiş olacak ki ipi tam da burada kesiverdi.

 

* Bu yazı Panzehir Akademi’nin Şirince’de düzenlediği dört günlük Mit ve Edebiyat kampından esinle yazılıp, süreci unutulmaz kılan değerli yazar ve mitolog yoldaşlarım Aysel Karaca, Leyla Yücel, Binnur Çolak ve Serap Kökdil Alıcı’ya ithaf edilmiştir.

*Philotes sonorensis, Lycaenidae familyasına ait mavi renkte bir kelebek türüdür. Adını Yunan mitolojisinde şefkat ve dostluğu simgeleyen küçük tanrıça Philotes’ten alır.

 

Daha fazla anlatı okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir