Pelin Kandır Çolak

İTALYA KIRSALI VE SALYANGOZLAR

Cosimo 15 Haziran 1767 günü sofrada “İstemiyorum” diye bağırdığında, kimse onu bundan böyle yalnız ağaçlarda görebileceğini asla tahmin edemezdi. O güne kadar fare ciğeri köftesinden, kirpi haşlamaya kadar türlü yemeklerle işkenceye dönen yemek sofraları canına tak etmişti artık.

Ablası Battista’nın küçük hayvanlara eziyet ederek pişirdiği yemeklerden biri daha sofradaydı o akşam. Salyangoz yemeği. Ve o akşam salyangoz yemeğini görünce alacağı cezayı umursamadan bağırmaya başladı, “İstemiyorum”. Sonrasında bir daha ne ayakları ne de fikirleri yere basmayacaktı. İlk başta isyan ve öfkeyle ağaçta yaşamaya başlamasının tamamen bir çocukluk olduğunu ve bundan kısa bir süre sonra sıkılacağını düşünen ailesi yanılmıştı. Cosimo ağaç tepelerinden bir daha hiç inmeyecek, onları kendine mesken edinecekti. Ne tutkuyla bağlandığı aşkı, ne ölen annesi, ne de ayağına kadar gelip dil döken babası onu bu fikrinden vazgeçirebilecekti. O artık ağaçlarda yaşayacak, özgür bir ülkenin hayallerini kuracak, Ağaçların Üstünde Kurulacak İdeal Bir Devlet İçin Anayasa Taslağı hazırlayacak, meşe ağacının üstünde devrimi düşleyecek, Montesquieu’yu okuyacak, Voltaire’yle tartışacak, avlanmayı, sevişmeyi, dövüşmeyi öğrenecek ve toprağı unutacaktı. Gökyüzü onun yeryüzü diğerlerinindi artık.

Bense hayatım boyunca hiç ağaca çıkmadım ama bir kez salyangoz yedim. Hatta o bir tabak salyangoz ciğeri için kilometrelerce yol gittim. Cosimo’nun aksine Bir tabak salyangoz ciğeri istiyorum” dedim ama itiraf etmek gerekirse o masada salyangoz ciğerine ‘hayır’ diyemeyen bir tek ben değildim.

1971 yılının Noel akşamında Latin Amerika edebiyatının mihenk taşları, namı diğer Boom tayfa Barcelona’da Gotik Mahallesi’ndeki Los Caracoles adında bir restorana gitmişler. Katalan mutfağının seçkin örnekleriyle meşhur bu restoran adını lezzetiyle nam salmış salyangoz ciğerinden almış. Los Caracoles, Türkçesi ‘Salyangozlar’. Masada yok yok; Gabriel Garcia Marquez, Julio Cortazar, Mario Vargas Llosa, Carlos Fuentes, Jose Donoso, eşi Maria Pilar Donoso. Bir sohbettir alıp başını gitmiş, tartışmalar, şakalar, anılar. Tüm bunlar olup biterken masaya yakın bir köşede garson siparişleri beklemeye koyulmuş. Herkes öyle koyu bir sohbetteymiş ki kimsenin aklına siparişleri vermek gelmemiş öyle ki garsonu fark etmemişler bile. Bir iki öksürme, git gel derken bakmış ki bu böyle olmayacak, beklemekten sıkılan garson bir hışımla masaya doğru gelmiş, elindeki kâğıdı ve kalemi masaya koyarak sormuş.

“Aranızda yazı yazmasını bilen var mı?”

Garsonun devirdiği çamın gümbürtüsünü, ardından masada atılan kahkahaların yankısını duyabilirim belki diye girdim o akşam Los Caracoles’ten içeri. Biraz olsun neşelenmek istemiştim. Geçmişin tortusunu sırtımda taşıdığım zamanlardı, başımın üstünde sürekli taşıdığım kara bir bulutum vardı. Kendimi ararken önüme çıkan taşlara habire takılıp düşüyordum ve bir sonraki düşüş hiçbir zaman bir öncekinden daha iyi olmuyordu. Beckett’i haksız çıkarmakta üstüme yoktu. Tökezliyordum, bunalıyordum, kapının anahtarını hiçbir yerde bulamıyordum. İsyan ediyordum ama sesimi kimseye duyuramıyordum ve o akşam bir tabak salyangozu afiyetle yedim. Bulut gidecek, taşlar kaybolacak ve anahtar hiç tahmin etmediğim bir anda kafamın üstüne düşecekti. Yağmurlu bir günde dolaştığım sahaflardan birinde, yırtık karton kutunun içinde Ağaca Tüneyen Baron (İtalo Calvino) 155 TL’ydi.

Neden ‘istemiyorum’ demek bu kadar korkutucu ve tehditkârdır diğerleri için? Boyun eğmemiz için konulmuş onca katı kural, otorite, düşünce suçları ve işkence. Oysaki eğik bir boyun dik bir başı taşıyamaz olur zamanla. Omurga bükülür, dil ve düşünce tekdüzeleşir, ruh katılaşır. Kişi ağaçla zıt yönde baş aşağı yol alır. Tek başına, hür ve kardeşçesine yaşama şansını sonsuza kadar yitirir. Ve ağaca tünemiş Cosimo’yu fark edemez olur. Çünkü yırtık karton kutuyu fark etmek için yukarı bakmak gerekir. Her başkaldırı gürültü koparmaz. Sokak lambalarına, sürüsüne bereket göçmen kuşa, kediye benzeyen buluta, çatı katı pencerelerinin önündeki saksılara, yıldızlara, avize taşlarının ışıkla oynayışına ve sahaflarda en üst raflara sessizce de bakılır.

‘İstemiyorum’ diyebilmenin dayanılmaz hafifliği. Sizin gibi düşünmek istemiyorum, sizin gibi yaşamak istemiyorum, sizden biri olmak istemiyorum. Kendimizi kabul ettirmek çoğu zaman bir ömür sürer. Ama ne tuhaftır ki insanlar bir gülün bir papatyadan ne kadar farklı olduğunu tanrının bir lütfuna, sizin farklılığınızı ise aynı tanrının kendilerine verdiği bir cezaya bağlamakta hiç zorluk çekmezler. Bıkmadan sayarlar şebboy, sümbül, nergis, lale, sardunya. Usanmadan sularlar menekşe, leylak, orkide, manolya. Görüyor musun şu renkleri, kokuları, desenleri? Hepsi bambaşka ama nasıl da bakmaya doyulmayacak kadar güzeller değil mi? Çiçek olsak severler mi bizi? Anaokulunda müsamere öncesi öğrettikleri gibi; hadi çocuklar şimdi hep birlikte çiçek oluyoruz.

İğneyle yakalarına, koparıp kulaklarına, taç yapıp kafalarına takarlar. Defterlerinde kurur, şiirlerine konu, odalarına koku olursunuz. Mezarlarına ekilir, gelinlerinin ellerine verilir, davet masalarına serpiştirilirsiniz. Onlar için yaşar, onlar uğruna kurur ve onların saksılarında ömrünüzün sonuna kadar hiç kıpırdamadan öylece durursunuz. Peki ya bir zakkum kökü ya da bir pelin otuysanız? O zaman da karanlık çökmeden eve dön derler, tehlikeyi bizden önce sezerler. Cıs dokunma yanarsın derler, acıyla tanışmamızı hep ertelerler. Soğuk su içme boğazın şişer derler, hararetimize daha ılık çözümler üretirler. Doğum günü pastamızı hep yuvarlak seçerler çünkü köşelerimiz olacağına hiç ihtimal vermezler. Annem de onlardan biriydi ve hiç ihtimal vermedi.

Yıllardır seyahatlerimin bir parçası da o’dur bu yüzden. Ülkeler, kentler, hikayeler eşliğinde ihtimaller denizinde yüzdürürüm onu zihnimde. Bu sefer de Pietralba’dan Sirmione’ye, Castiglione della Pescaia’dan Napoli’ye yine beraber gezdik annemle.

Pietralba’da Dolomit Dağlarının arasında Dolomit Katedrali denilen yerdeyiz. 16. Yüzyıl ortalarında Leonhard Weissensteiner adlı bir çiftçi hastalığı sırasında Meryem Ana’nın kendisine göründüğünü ve onu iyileştirdiğini iddia ettikten sonra ona olan minnetini göstermek için buraya bir şapel inşa etmiş. Yıllar içinde mucizenin kulaktan kulağa büyümesiyle şapel de büyümüş ve bugün Katolik hac merkezlerinden biri olan görkemli bir katedrale dönüşmüş.

Biraz önce kürsüde dua eden vaizle tanışıyorum. Ugandalı. Türkiye’den geldiğimi duyunca, “Müslüman bir ülkeden yani, ama bunun bir önemi yok. Asıl önemli olan tüm insanlığı davet ettiğimiz sevginin dili” diyor ve tüm bunları anadilinde anlatıyor. Afrika’ya sevgiden önce gitmiş olan İngilizceyle. O sırada katedraldeki yaşlı ve yorgun bir kadın ayakkabısının vurduğu yerleri gösteriyor arkadaşına, sırtı Meryem Ana’ya dönük. Meryem Ana’nın önündeki mumlar LED lambalı; hiç sönmüyor, eriyip bitmiyor. Başka bir kilisenin bahçesinde şans getirsin diye yüzyıllardır kafası okşanan bronz kuru kafanın üstünde yarım bırakılmış bir hamburger duruyor, ketçabı sağ göz çukuruna doğru akmakta. Kentin meydanlarına, sokaklarına doğru yürüyoruz. Her yer karnaval havasında. Yemek kokuları parfüm ve ter kokularına, barlarda son ses çalan rap müziği konservatuar öğrencilerinin arya provalarına karışıyor. Sokağın orta yerinde yükselen Bellini heykeline pas veren yok, Pokemon GO rotasını takip eden gençlerden biri kafasını kaldırıp bakıyor; Bellini mi? Hani şu kokteyl olan mı? Ha ha ha! Köşe başlarında bağdaş kurmuş dilenciler para kutularına İsa sticker’ı yapıştırmış, köşedeki barın sürekli dönen reklamında Mona Lisa Red bull içiyor. Ölmüşlerimiz öleli çok olmuşsa oyuncağa dönüyor elimizde. Geçmiş zamanın kahramanları bitpazarı tezgâhlarında, üç kuruşa Garibaldi büstü beş kuruşa madalya. Oyunlarımız sadece ölülere özgü değil, yaşayanlara da yer var. Boyundan bağlamalı sarı önlükler giydirilmiş göbekli garsonlar yürüyen koca limonlara dönmüşler. Amalfi limonunun ne kadar organik olduğunu görebilelim diye hepsinin birer kamburu bile var.

Sömürü ile gösterinin, güzellik ile gündeliğin, soylu ile soytarının, harmoni ile kakofoninin iç içe geçtiği, sınırların git gide belirsizleştiği, kavramların, değerlerin, doğruların bulanıklaştığı bir çağ bu. Bir elma misali tam ortadan ikiye ayrılmış bir dünyayı geride bıraktık. İyi ve kötü değil, yerine göre iyi, eser miktarda kötü. Azıcık beş, bir tutam iki. Doğru ve yanlış değil, kime göre doğru, bana göre hepsi yanlış gibi. Renkler bile farklı hızlarda kirleniyor şimdi, birinci hep grinin elli tonu. Güzel şeyler de oluyor tabii. Ortalama ömrümüz uzuyor mesela ve yolun yarısı Dante’den sorulmuyor artık neyse ki.

Ama tüm bu olup bitenden önce şimdi ardımızda bıraktığımız geçmiş bir zamanların ‘şimdi’siydi, bizler için hayat hâlâ süt pembeydi ve dünya yolunu daha böylesi kaybetmemişti. Bense ondan hızlı davranacak ve bunu çok sonraları fark edecektim. Dokuz yaşındaydım ve o kış ilk defa tek başıma evden çıktım. Elektrik faturasını yatırıp gelecektim. Korkudan avcumun içindeki faturayı ve parayı öyle sıkmıştım ki terden buruş buruş olmuşlardı. Yol dümdüz bir yoldu aslında. Yaklaşık on beş dakika hiçbir yere sapmadan yürüyecek, faturayı ödeyince karşıya geçip aynı yoldan eve geri dönecektim. Faturayı ödedim ve yolu kaybettim. Sanki biri bir düğmeye basmış ve tanıdığım dünyayı haritadan silmişti. Gördüğüm her şey yabancı ve yeniydi. Hâlâ düşünürüm o dümdüz yolda kaybolmayı nasıl başardığımı. Ne kadar ağladığımı, beni eve kimin götürdüğünü hatırlamıyorum. Görüntüler bölük pörçük aklımda, asla çıkışı olmayan labirent yollar, büyük ve asık suratlı adamlar, tuzlu gözyaşlarım ve korkudan deliye dönmüş annem.

Bu olaydan sonra bir daha asla evden çıkmam diye düşünmüştüm. Bu evde yaşar ve ölürüm, hepsi bu kadar. Bakkalda bir sürü yiyecek vardı. Okula servis götürüp getiriyordu ve babam sonsuza kadar çalışıp bütün faturaları öderdi. Ev annemin kucağı kadar güvenli ve sıcaktı. On beş günlük ara tatildeydik ve bu süre zarfında evi daha da çok sevdim, annem yemek yaparken sık sık gidip arkasından sarıldım. Ama bu histerik hallerim çok da uzun sürmedi ya da başka bir ifadeyle yüzyıllardır aktarılan ‘boyun eğme’ genim kopyalanırken kartuş bitti. İlelebet sürer sandığım korkum bir anda terk etti beni ve yaz tatilinde artık servisle okula gitmek istemediğimi, tüm arkadaşlarım gibi yürüyerek gidip gelebileceğimi söyledim. Dümdüz yolda bile kaybolan biri için fazla iddialı bir çıkış oldu. Annemle babam sanırım yaşadığım korku özgüvenimi zedelemesin diye “Peki” dediler, “bundan sonra yürüyerek gidip gel”. Kulaklarıma inanamadım ve servisten çıktım. Sonra senelerce o okul yolunda yürüdüm. Fırınların erken saatte çıkardıkları simidin kokusunu, alt sınıftakilere atılan lafları, hoşlandığımız çocukları takip edip evlerini öğrenme heyecanını, walkman’lerimizin kulaklıklarını paylaşarak dinlediğimiz şarkıları, şarkıyla aynı anda domates biber patlıcan diye bağırırken gülmekten yürüyememeyi, tebeşir almak için toplanan paradan artanlarla aldığımız buz parmağı sırayla ısırmayı hep o yolda öğrendim. Ha bir de lades tutuşmayı. O yüzden her şey daha dün gibi aklımda.

Castiglione della Pescaia’da dolaşırken çocukluğumdan ilk gençlik yıllarıma kadar ses çıkaramadığım, istemeye istemeye yaptığım her şeyi tek tek düşünüp durdum. Peki ne hissetmiştim o büyülü sözcüğü söylerken? ‘İstemiyorum’. Dikildiğim saksının çatlayıp içine ışığın sızdığı o gün. O güne kadar annem yap deyince yapan, yapma deyince uzaktan bakan bir çocuktum. Öylesine korunaklı ve sert bir disiplinle büyütülmüştüm ki çocukluğum sokakta oynayan çocukları izlemekle geçti dersem hiç de abartmış olmam. Hâlâ alçak duvarlardan bile atlayamam, toptan ödüm kopar. Ağaca tırmanmak mı? Aklımdan bile geçirmem. Tahmini zor olmasa gerek saklambaçta hep ilk sobelenenim. Ama flanörlüğe özenen var mı diye sorulduğunda ilk el kaldıran yine benim.

Yaşadığımız kentlerin, gezdiğimiz, çalıştığımız, doğayla savaşarak kazandığımız kentlerin sokaklarında yaşam ne denli puslu ve pişkinse kırsalda o denli berrak ve dingin. Öyle ki Cosimo’nun neden ağaçlara sığındığı sorusunun cevabı için biçilmiş birer kaftan. Karmaşaya karşı sarmaşık, kronik kaygıya karşı kayıtsız bir şıklık.

Boy boy fıstıkçamlarının yükseldiği, servilerin, ardıçların, çam ormanlarının koynunda, uçsuz bucaksız sahillerin buram buram hanımeli, şarap, kekik, portakal ve kimyon koktuğu bu yerde Cosimo’yu baştan çıkaranın bir ağaç olmasından daha doğal ne olabilirdi.

Sirmione de Orta İtalya’nın bu eşsiz güzellikteki kasabalarından biri. Yine sokaklarda yürüyoruz ama bu sefer önümüz ardımız, sağımız solumuz sonsuz yeşil. Talan edilmiş kentlerde hanımeli kokusu eşliğinde işe gitsek, üzüldüğümüzde bir söğüde sarılabilsek, ayaklarımız asfalt yerine biraz da çime değse, mutlu bir haberin ardından burnumuza bir kırlangıçkuyruk konsa nasıl değişirdi dünya diye düşünürken kafamı çevirmemle ağaçların önüne boydan boya gerilmiş sergi reklamını görmem bir oluyor: If trees could speak (Ağaçlar konuşabilseydi). Elbette Fortuna’nın bu göz kırpışına daha fazla kayıtsız kalamıyorum. Hemen sergiye koşuyorum.

Serginin olduğu bina eski şehrin merkezinde. İçi beyaz, dalgalı mermer döşeli, geniş merdivenlerinin trabzanları oymalı. Dışarının yakan sıcağından sonra içerisi rahat bir nefes aldıracak kadar serin. Tıpkı kızgın güneşin ardından bir ağacın gölgesine sığınmak gibi. Bütün salonlar ağaç fotoğraflarıyla dolu. Adımızı kazıdığımız, arkasına saklandığımız, adaklar adadığımız, bayraklar astığımız, sarıldığımız, yeri geldiğinde gözümüzden sakındığımız yeri geldiğinde kesip ısındığımız ağaçlar.

Mezarlıklarımızda onlar, bahçelerimizde onlar, meyve veren, bataklık kurutan, manzarayı güzel kılan, çiçeği dalında insanı sırtında taşıyan ağaçlar. Kayıp ilanlarımızın panosu, tezahüratlarımızın kürsüsü, Cosimo’nun gökyüzüne kardeş ülkesi, ağaçlar. Kim bilir bize daha neler neler anlatıyorlar.

Sergi salonunda tekim o yüzden dilediğimce oyalanıyorum her karenin önünde. Bir baktığıma bir daha bakmak için geri dönüyorum, adını hatırlamayınca internette arıyorum, dişbudak, ladin, sedir, porsuk, kavak ve daha niceleri. Kimisinin adını söylemek çok hoşuma gidiyor, dilimden çıkan ses şerbet gibi akıyor kalbime. Salonda sesim yankılanıyor, kuş kirazı, kestane.

Kimi fotoğraflar Cosimo’yu hatırlatıyor bana. Yalnız ve düşünceli, bir ağacın gövdesine sarılmış bakmakta uzaklara. Aşağıda karınca sürüsü misali insan, yukarda ak bulutlardan bir tarla. Sonra tiyatroda izlediğim bir sahne geliyor aklıma. Adam şöyle diyordu ağaca: “Birçok insan boş konuşuyor ama sen yine de hepsi için oksijen üretmeye devam ediyorsun. Ve kimse bunun kıymetini bilmiyor.” Birkaç kere annemi, dalları nerdeyse balkonumuzun yarısını kapatan erik ağacıyla konuşurken yakaladım. Erişebildiği yaprakları öptüğüne bile şahit oldum. Tek tek hepimiz adına özür diliyor olmalı diye düşündüm. Yılların israfı söz konusu, kolay mı?

Sergi salonundan çıkıyorum. Sanki şimdi her yer yeşil, her şey ışık. Derin bir nefes alıp Calvino’ya kulak veriyorum:

“Bana neden az ve öz yazdığımı soruyorsunuz. İlk olarak zorunluluktan ötürü, çünkü düşüncelerimizi bile yönetip biçimlendiren sanayi üretiminin ateşli temposuna kapılmış bir ofiste yazıyorum… Sonra ahlaksal kanımdan ötürü, çünkü az ve öz yazmanın, iletişim kurmak ve öğrenmek için iyi bir yöntem olduğuna inanıyorum. Ve bir de herkesin öz benliklerinden ve ‘ruh’larından söz edenlerin boş ve yersiz şeyler söylediklerini fark etmelerini istiyorum. (Kalem Sincabı-Luca Baranelli/Ernesto Ferrer, Dünya Kitapları S:14)

Castiglione della Pescaia’nın tepesinde küçük bir mezarlık. Alçak duvarın dibinde, eşi Ester Judith Singer ile el ele yatan Calvino’nun mezarı ömrü boyunca kaçındığı her türlü ‘israf’a karşı canlı bir kanıt. Yaşamı boyunca savunduğu sadelik, dünyanın katı tutumuna karşı takındığı felsefi ‘hafiflik’ var burada. Gösterişten ve gereksiz karmaşadan uzak, taş gibi düşüp ezen değil tüy gibi süzülüp uçan bir gerçeklik. Mezarlık sessiz. Gün yavaş yavaş biterken sokaklarda tek tük insanlar, aynı anda yanan lambalar. Uçmasın diye mezarının başına değil ayak ucuna bırakılmış taşlar.

Gün bitiyor, günler bitiyor. Calvino’ya ve İtalya’ya veda ediyorum. Dönüş yolunda aklım ağaçlarda, taşlarda, kitaplarda, karanlığa direnen sokak lambalarında.

Hava hafiften kararmaya başlayınca gözüm ilk sokak lambalarını arar. Hangi kentte yürürsem yürüyeyim şeklini, rengini, motifini bıkmadan incelerim. Tatilden dönüşte, yine böyle akşamlardan birinde anneme gidiyordum. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu, sokak lambalarının ışığından sicim gibi akıyordu kentin üstüne. Eve doğru sırılsıklam olmuş koşarken aniden durdum. Sokak lambasının altında üç minik ince kabuk, bir şeffaf kafa, çıkarmış antenlerini havaya ışığın gösterdiği yolda ilerliyordu. O an yıllar önce yalnız evimizin ışıkları için değil kendi yolumun aydınlığı için de bir bedel ödediğimi fark ettim. Sonraları onlarca kentin yolunu arşınladım ve eve hep gülerek döndüm. Cosimo’yu tanıdım, gece gündüz düşündüm. Bir Salyangozun Anıları filmini burnumu çeke çeke izledim. Erik yapraklarını öptüğü yerden öptüm ve annemi affettim. Salyangozları mı? Bir daha ağzıma sürmedim!

Bu yazıyı yazarken kafamın içinde hiç susmayan bir şarkı vardı, Ortaçgil’den Pencere Önü Çiçeği. Porselen saksıda bir süs çiçeği. Ne şebnem görmüştür ne kırağı tanır. Zorlu bir rüzgarla boynu hiç kıvrılmaz, haylaz çocuklarca hiç koparılmaz. Ben kimseyle oynamaya cesaret edemedim uzun yıllar ve kimseye okutmadım yazdıklarımı. Şimdiyse bir karahindibanın tüyleri misali savuruyorum kelimelerimi yağmura, çamura, taşa toprağa, rüzgarla gelen fırtınaya. Ne de güzelmiş meğer barışmak taşlarla, hiç korkmamak kara bulutlardan, önüne düşmek ayazın cesaretle, aldırmamak yüz çeviren geceye ve teşekkür etmek kırağıya, şebneme.

Diğer gezi yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir