Esin Ulutaş

BEN HÂLÂ SENDEYİM

Pazar günlerini sevmezdi adam. Şu anda hatırlamıyordu; hiçbir zaman mı sevmemişti, yoksa sonradan mı sevmemeye başlamıştı. Ne zamandan beri sevmediğinin ne önemi vardı ki? Sevmiyordu işte. Zaten yaşamda önemli olan neydi? Birisine göre önemli olan ötekine göre o kadar da önemli olmayabilirdi. Neydi önem? Neye göre, kime göre?

Of, başı çatlıyordu. Saatine baktı 22.00 ye yaklaşıyordu. Öğleden beri yani yataktan kalktığından beri ağzına tek lokma atmamıştı. İçki lokma sayılmazdı. Üç beş kadeh, bilemediniz sekiz on kadeh içmişti. Saymamıştı kadehleri. Ne önemi vardı ki? Yalnızdı işte. Yalnız olunca insan özgürdür. İstediği saatte kalkıp istediğini yapabilir, istediği kadar içebilir örneğin. Kimse onu uyaramaz, kimseye göre plan yapmaz, kimseye hesap vermez, kimsenin suratını çekmez… Of, başı çatlıyordu.

Elindeki boşalmış kadehi sehpaya bırakıp uzandığı Minotti kanepeden sendeleyerek kalktı adam. Carrara mermeri banyoya girip duvarın yarısını kaplayan flotal aynaya yaklaştı. Karşısındaki saçı başı dağınık, sakalı uzamış, yabancı adam kıpkırmızı gözlerle baktı, pis pis güldü ona. Adam ciddileşince, karşısındaki yabancı da ciddileşti. Bugün gülecek hali yoktu hiç. Lavabonun gümüş kaplamalı musluğunu açtı. İki avucunu da suyla doldurup suyu suratına çarptı. Aynadaki adamın da suratına bir avuç su fırlattı. “Şimdi gül bakalım’’ dedi hiddetle.

Banyodan salona yönelip beyaz deri koltuklardan birine attı kendisini. Koltuğun yanındaki barın üzerinde duran telefona çarptı eli. Neye çarptığını anlamak için telefona uzun uzun baktı. Sonra kulağına dayadı onu. Bir yıldan beri özlemle beklediği sesi duymak için dua etti. Nasıldı o ses? Üç yüz altmış beş gün boyunca duymak için çırpındığı, telefonun her çalışında yüreği ağzına gelerek koşturduğu, farklı bir ses duyunca damarlarındaki kanın çekildiği bir sesi insan nasıl unutur?

Parmaklarıyla telefonun tuşlarına rasgele basmaya başladı.

‘’Alo…? Alo, kimsiniz? Alo…?’’

Sesini çıkarmadı hiç. Telefon kapanınca ahizeyi yerine bıraktı. Karşısındaki gençten bir erkek sesiydi. “Öğrenci galiba’’ dedi. “Sesi eğitimli birine benziyor.’’

Salonu turladı, yeniden kalktığı yere oturdu. Bir sigara yaktı, iki nefes çekti. Bu yaşa geldin, hâlâ verdiğin sözleri tutamıyorsun, diyerek kızdı kendisine. İki nefes çekilmiş sigarayı, sehpanın üzerindeki kristal kül tablasına sinirli sinirli bastırdı. Etrafa dağılmaya başlayan dumanları elinin tersiyle birkaç kez iteledi. Telefona yöneldi yeniden, tuşlara gelişi güzel bastı.

“Öhö, alo, öhöö, öhö, alo? Konuşsana kimi arıyon? Öhö… Allah Allah konuş be kimsin?”

Oturduğu koltuğa iyice gömülüp az önce konuştuğu adamı düşündü. Hastaydı herhalde, fena öksürüyordu. Bir an önce doktora gitmeli. Kaç yaşında acaba? Elliden çoktur, ben geçtim kırkı. Benden daha yaşlıydı. Evet, evet belki de altmış, altmış beş falan… Orta boylu olmalı, şişmanca, göbekli. Bacakları kalındır, başı da kelleşmiştir biraz. Başının üstü çıplaktır, yanlarda beyazlaşmış kıvırcıklar hafif uzun olabilir. Yok, yok kısadır. Bu tipler uzun saçtan hazzetmez. Gençliğinde de kısadır bu adamın saçı, hiç uzatmamıştır saçını. Belki oğlu vardır, saçını uzattı diye dövmüştür oğlunu. Oğlu da ‘Herkes uzatıyor ama baba’ diye terslenmiştir herhalde. Belki de çocuk evden soğumuştur, saçını rahat uzatmak için çarpmıştır kapıyı, evi terk etmiştir. Belki kızı da vardır adamın. Damadı da uzun saçlıysa acırım adama. Damada da bir şey diyemez bu adam. Kızına düşkün birisine benziyor. Korkar, kızına kötü davranacak diye, damada bir şey diyemez. Yakışmış oğlum, yakışmış, biraz daha uzat, der. Belki de bu yüzden terk etmiştir oğlan evi. Damada gelince yakışmış deyin, bize gelince dayak, deyip çarpmıştır kapıyı.

Güldü kendi kendine. İyi yazıyorsun oğlum, devam et, dedi. Sonra gülüşü donuverdi dudaklarında. O düştü yine aklına. Karısı… Ne çok sevmişti onu. Ne çok sevmişlerdi birbirlerini. İlk yıllarda bir saniye bile ayrı kalmak, onlar için cehennem azabıydı. Ellerinde olsa, günün yirmi dört saatini birlikte geçirirlerdi. Ama ikisi de çalışıyordu. Karısı o zamanlar bankada memurdu, kendisi de stajyer bir avukat. Sonradan o tatlı memur kızın yerini havalı ve otoriter Müdüre Hanım almıştı. Kendisi ise şehrin en çok kazanan, en saygın avukatlarından biri olmuştu.

Kafasını iki yana salladı farkında olmadan, alt dudağı aşağı sarktı. Hayıflandı, efkârlandı. Kalktı, bardan bir içki doldurdu kristal kadehe. Kulaklarında bir ses yankılandı.

“Her şey kristal olmalı evde. Sıradan şeylerden hoşlanmıyorum tatlım.’’

Acı acı gülümsedi. Onunla ilk tanıştıklarında, ortası sarı yaldızlı cam bardaklarda içmişlerdi çaylarını. On bir buçuk ayak, yerli buzdolabını alınca nasıl mutlu olmuşlardı. Gerçi dolabın içini uzun süre dolduramamışlardı ama naylon kahvaltı setinin içine peynir, zeytin, reçel koyabilmişler, pazara çıkıp dolabın sebzeliğini dolduracak kadar sebze, meyve alabilmişlerdi.

Başını iki elinin arasına alıp iyice sıktı. Bir süre öylece kaldı. Sonra sendeleyerek sıradan evlerin salonları büyüklüğündeki mutfağa geçti. Mobilyalı dev buzdolabının kapağını açtı. Kristal sürahiden, kristal bardağa su doldurdu. Bir ağrı kesici alarak bardağı kafasına dikti. “Evet, işte her şey kristal. Yaşamımızı da kristalleştirdin kadın. Sıradan, mütevazı, sevgi dolu dünyamızı kristal bir küreye çevirdin. Bak, düşürdük elimizden o kristal küreyi.

Devasa salona döndü. Telefona yönelip tuşlara gelişigüzel basmaya başladı.

“Aloo, aloo? Buyurun… Kimi aramıştınız acaba? Aloo? Konuşun lütfen, beni mi aramıştınız?’’

Telefonu kapattı. Kadın yatak odası sesiyle konuşuyordu. Ağzını yamultup güldü. Otuz beş yaşlarında olmalı, dedi. Sarışındır mutlaka, ama gerçek sarışın değil. Koyu kestane olabilir, renksiz birisi. Ama renklendirmiştir kendisini. Renksizliğinin, fark edilmezliğinin inadına renklendirmiştir. Acayip bir sarıdır mutlaka saçları… Tanrım, o rengi kafasında nasıl taşıyor?

Karısı “Doğal görünmeli her şey, ama sıradan değil; gösterişli olmalı, ama bağırmamalı” derdi. Telefondaki kadını düşündü yeniden. Bu kadının her şeyi bağırıyordur. Güldü, kafasını hınzırca iki yana salladı. Elini yumruk yapıp kafasına hızlı hızlı vurdu. Yedin oğlum sen bu kafayı. Dur şimdi, konuyu saptırma. Dönelim otuz beşlik sarışın güzel bayana. Ne güzeli be, çirkindir bu kadın. Bir kere gözleri birbirine çok yakındır. Gözleri de sarıdır bunun. Haydi kahveye çalan sarı olsun. Alnı geniştir, kırmızı geniş bir alın. Alnını birkaç perçemle kapatması gerekir. Yüzü de çiçek bozuğudur. Bozuk çiçek gibi bir kadındır bu kısacası. Yok, yok bu kadından adam olmaz.

Kıpkırmızı kesilmiş gözlerini kısıp acı acı güldü. Kadehini kaldırdı. “Aspava” diyerek dikti kafasına. Karısı kızardı bu söze, nedense sinir olurdu. Oysa ilk zamanlar bira şişelerini aspava deyip çarparlardı birbirlerine ve birbirlerinin gözlerinin içine baka baka dibine ulaşırlardı şişenin. Sonradan Müdüre Hanım bira içmez olmuştu, başını ağrıtmaya başlamıştı bira nedense. “Cin tonik rahatlatıyor beni tatlım, bir parmak viskiye de hayır demem’’ özdeyişlerine başlamıştı.

Aklına aniden bir şey gelmiş gibi yalpalayarak vitrine yöneldi. Vitrinin içindeki bütün kristal bardakları yere indirdi. Gümüş zarflı bardakları yana çekti. Tamam, dedi; başını aşağı yukarı birkaç kez salladı. Anladım işte, bizde kristal bira bardağı yokmuş, kadın içer mi bira? Nasıl içsin, neyle içsin? Kafasını vitrinin kenarına bir iki kez vurdu. Akılsız kafa, akılsız kafa, bunu nasıl da düşünemedim?

Dağıttıklarını öylece bıraktı. Kadehini yeniden doldurdu. Telefona yöneldi, numaralara rasgele basmaya başladı.

“Alo, aloo…? Kimsiniz? Alo, kimi aradınız? Alo? Dalga mı geçiyorsun sen benimle?’’

Telefonu hızla kapattı. Gözlerini hayretle açıp telefona dikti.

Tanrım, bu nasıl çıngıraklı bir ses? Hayatımda duyduğum en tatlı kadın sesi. Evet, evet bundan iyisi olamaz. Bu, dünyanın en sıcak, en sevecen, en melodik, en… en… eni. Hayır, hayır bu ses tanımlanamaz, bu ses duyulur, duyumsanır, hissedilir… Ne bileyim işte? İnsanı kendinden alıp deli divane eder.

Sallanarak kendini koltuğa attı. Saçmalama oğlum, bak çok içtin yine. Yüzünde alaylı bir gülümseme belirdi. Müdüre Hanım görmesin seni bu halde. Burnundan fitil fitil getirir. Bu konuda uzmandır kendileri. Uzmanlık alanı yalnızca bankacılık değildir. Her konuda uzmandır benim karım, heer konuda. Hiç kimse onun eline su dökemez, en iyi o bilir, o yapar. Zaten o olmasaydı ben nasıl adam olurdum? Kim tanırdı beni bu koca şehirde? Sıradan bir semtte, sıradan bir avukat olup boşanma davalarına bakardım yalnızca.

Kadehini kaldırıp “Aspava” diyerek dibine ulaştı. Oof… of. Ne güzeldi ilk yıllar. Büyük hayallerim yoktu benim, büyük mutsuzluklarım da. Sıradan olsundu her şey n’olur? Herkesin içtiği gibi olan bardaktan çay içseydik, nohut oda, bakla sofa bir evimiz olsaydı.

“Olur mu tatlım? Genciz, dinamiğiz, iyi bir eğitim almışız. Neden değerlendirmeyelim? Önümüze çıkan bu fırsatları bir daha nerede bulacağız?’’

Her fırsatı yakalamaya çalışırken yaşamaya fırsatımız olmadı kadın… Kızdı kendisine. Bak konuyu yine değiştirdin. Dön şu çıngıraklı sesli kıza. Bu kız yirmili yaşlarda olmalı. Sıradan bir kız, hayatı toz pembe görüyor. Sevmek istiyor, sevilmek istiyor. Yükseklerde gözü yok, sevdiğine tapıyor. Sen yanımdayken hiçbir şey umurumda değil, diyen bir kız. Ömrünün sonuna dek sevdiğinin kollarında yaşamak isteyen, onsuz bir yaşamdan tat almayan, her zaman gülen kara gözleri olan bir kız bu. Bu kız yirmi iki yaşında, bir bankaya yeni girmiş bir memur. Stajyer bir avukatla yeni evlenmiş. Kısacık siyah saçları var, üzüm karası gözleri. Minicik burnunun altında bal dudakları var. Bu kızı tanıyorum ben. Bu çıngıraklı ses, bana tanıdık geliyor ve beni yirmi dört yaşıma çağırıyor. Değişme, hiç değişme, hep aynı kal tatlı kız.

Kendisini yatak odasına güçlükle sürükledi. Çin ipeğinden yatak örtüsünün üstüne attı sarhoş vücudunu. Bugün, ayrılık yıldönümleriydi. Tam bir yıl önce bugün ayrılmışlardı ve onun sesini bir daha duymamıştı.

ses ver, kanat çırp

hadi sal renklerini

gel tez ol, ten ol gel

hadi gel, içeri gir

uyandır bedeni

hâlâ seni arıyorum

yetiş, kurtar gözlerimi

şimdi sen

neredesin, hangi tendesin?

BEN HÂLÂ SENDEYİM

bilesin…

Şiir: Cem Seyhun Ünbay

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir