Deniz Yalınkaya

SAAT 05.12

Aynada uzun uzun kendini seyretti. Yıllar, her yaş dönümünde hediye gibi gelen çizgileri özenle yerleştirmişti yüzüne. Derindi çizgiler. Gözlerini kıstı, tekrar baktı. Sanki kendisi ile ilk kez tanışıyormuş gibiydi. Dudakları kımıldadı. Kendine bir ad aradı. Bulamadı.“İnsan kendi adını unutursa geriye ne kalır?” Bu soru belleğinin duvarlarına çarpıp geri döndü. İçinde terk edilmiş odalar vardı ve unutulmuş üç beş kahkahayı, sararmış fotoğrafları gölgeleyen ince bir toz tabakası ile kaplı yıllar.

Aynaya biraz daha yaklaştı. Nefesinin camda bıraktığı buğu kısa sürede silindi. Yaşam da böyle değil miydi; bir varsın bir yoksun. Yıllardır içinde biriken keder gelip gözlerine yerleşti. Çizgiler derinleşince önce unutkanlık başlıyor, sonra zaman duruyordu belki de.

Odaya geçip pencerenin önündeki koltuğa oturdu. Yeni güne hazırlanan şehri izledi. Telefonda konuşarak yürüyenler, apartman girişinde eteklerini kısaltıp makyaj yapan kızlar, otobüs durağında servis bekleyen işçiler, elini sımsıkı tuttuğu çocuğunu hızlı adımlarla okula götüren genç bir kadın.

Rüzgâr karşı balkondaki çamaşırları havalandırıyordu. Rüzgârın şarkısına eşlik eden anıları da odanın içinde savrulmaya başladı. İçinde tarif edemediği bir boşluk vardı. Hızla akan yıllar,  eşyaların üzerine çökmüş gri bir sis gibiydi. Omzunda bir sıcaklık hissetti; sevdiğinin eli gibi. Adını hatırlamaya çalıştı, bulamadı. Nefesi daraldı. Yıllardır oturduğu ev bu sabah ona yabancı gelmişti. Koltuktan kalkmak isterken gözü duvardaki saate takıldı; 05.12’de durmuştu. Kolundaki sızıyı da göğsündeki ağrıyı da o an fark etti.

İlacını almak için mutfağa gittiğinde ocağın üstünde fokurdayan çaydanlığı görünce şaşırdı. Çay suyunu ne zaman koyduğunu düşündü, hatırlayamadı. Sandalyeye oturup koridordaki boşluğa uzun süre baktı. Çıkıp gitmek istedi. Tavandaki ampul önce bir iki kere göz kırptı sonra mutfakla birlikte bütün ev karanlığa gömüldü.

Gözlerini açtığında penceresiz, küçücük, dikdörtgen bir yerde buldu kendini. Üzerinde dosyalar ve fotoğraflar olan eski, ahşap bir masa vardı köşede. Masaya dokunmadı, çünkü dokunmak tehlikeliydi; dokunduğun şey, seni içine çekerdi. Babasından kalan kahverengi bavul da buradaydı. Ne çok şehir gezmişti bu bavulla. İçi kıyafetlerle doluydu, yoksa yine yolculuğa mı çıkacaktı? Hatırlayamadı.

Odadan çıkmak istedi. Kapının olduğu yerde kendi fotoğrafını görünce irkildi. Sağ alt köşeye el yazısı ile “15 Aralık 2025 saat 05.12” yazmışlardı. Bu fotoğrafı çektirdiği tarihi ve adını düşünürken ağzında yuvarlanan kelimelerin paslı tadı boğazını yaktı. Şimdi anladım neden burada olduğumu dedi ve kendi kendine söylenmeye başladı.

‘dosyalar masada

masa yok

dosya açılır

içinden günler düşer

bazıları yere

gürültüyle düşer

kırılır

neden

soru değildir

her şey

hep tekrar eder

adım

bir gölge önümde

ben kelimesi ağır

taşınmaz

saat

yuvarlak

içi boş

içinde ben

zaman durmadı

zaman vazgeçti

vazgeçilen

yerde kalınmaz

gitmek denilen şey

yer değiştirmek

midir?’

Çok yorgundu. Başını babasının bavuluna yaslayıp gözlerini kapattı. Emir Sultan Meydanı’ndaki çay bahçesinde buldu kendisini. Kalabalıktı. Çocuklar da gelmişlerdi. O anda hatırladı adını, gülümsedi. Mevsim değişti; yaz geldi, ağaçlar çiçek açtı. Umursamazlıkla ve çocuksu bir mutlulukla aydınlandı yüzü. Kendisini hiç olmadığı kadar hafif ve özgür hissetti. Sanki her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Sırtını güneşe yaslayıp keyifle içti çayını. En mutlu olduğu anda zaman dursun istedi. Gözlerini açmadı.

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir