TIKIZ ZAFERLER UĞRUNA / Derya Erkenci
TIKIZ ZAFERLER UĞRUNA
Son günlerde sıklıkla olduğu gibi uyanır uyanmaz yine alnımı hatıralara çarptım. Hayatta batmaz diye övülen bir transatlantikti sırrım. Buzdağına şiddetle kafa atınca, her fâni gibi ziyan olmuş bir ömrün galeyanına kapıldım. Benim genç hayatım ve tahminlerle çok zorlanmadan kurguladığım etrafımı çevreleyen insanların ilk gençlikleri, zihnimdeki derin kılıç yarasının arasında saklanan metrelerce tozlu filmi gün ışığına çıkarıp hiçlik sinemasında oynattı. Filme şöyle bir baktım da, tıpkı diğer kuşakların hatırladıkları sahnelerde olduğu gibi kendimizi çok güzel zannetmişiz. Bu zannedişe sığınarak berbat günleri bir nebze cilalı geçirmişiz. Hafızamda gezinen çoktan çürümüş tazelik hissi beni perişan etmiş. Yas tutmaya başlamışım son çeyrekteyken. Zaman, mırıldandığım otuz senelik şarkılara alaycı ıslıkların rüzgârıyla eşlik ederken.

Neler yok ki hatıramda. Adeta hiçbir hurdanın birbirine benzeşip bir araya gelemediği uçsuz bucaksız, anlamlı bir çöplük. Hayata karşı ahlaklı, kendini ifade ederken utanmaz olanlar. Köy düğünlerinde kollarını çok açmadan birbirlerinin kulağına eğilip az sonra yapacakları figürü fısıltılarla kararlaştıran nişanlı kızlar. Yazdığınızı söylediğinizde paniğe kapılarak bir zamanlar kendilerinin de yazmak istemiş olabilecekleri üzerine tereddütle konuşan insanlar. Gördüğü her serseriye Falkonetti, zenciye Kunta Kinte, buruşuk pardösülüye Kolombo, kötü yürekliye Ceyar demekte hala ısrarcı olan amcalar. Ve insanlara paye verip sonradan onların da kusurları olduğunu anlayarak hayal kırıklığıyla hesap soranlar. Ertesi gün unutulacak tıkız zaferler uğruna, barbar tutkuların koynuna girip mütemadiyen kalp kıranlar.
Neyse ki hafızamız hala kuvvetli çok şükür. Babil Kitaplığı‘nı okur, Hisar İskelesi’nde öğlen uykuları uyur, akşamüstü kendimizi Asmalımescit Refik’te bulurduk. Salı akşamları sofrayı kurar Bir Demet Tiyatro’ya bakıp dururduk. Serbestliğe, sanata kalpten inanır, güç bela da olsa fakirhanemizin kirasını ödeyecek parayı bulurduk. Bu sınırlı imkânlar, şimdinin dijital sınırsızlığının yanında beyzadelikti. Kaderin ağlarının yerine sosyal ağlar, karanlık algoritmalar, ruhsuz yazılımlar geçti. Başkalarının çok güvendiği şeyler soylu heveslerimizi yok etti. Karanlık mahallelerde, zifiri sokakları hanımeli kokan sahil beldelerinde el feneri kullanırdık. Eskiden herkesin bir el feneri vardı. Feneri gecenin sadece bir parçasına doğru tutarken sanki bilmediğimiz bir geleceği de aydınlatırdık.
Hayatın tuhaflıkları hiç değişmiyor. Kendisine berberde rastladım, çorabında sigara paketi taşıyan adam hala var. Ya da yapay zekâ ile yaratıldı, benim gerçeklik algım biraz dar. Tıraş oldu. Berber, fırçayla üzerini silkelerken eğilip paketine uzandı. Bir sigara yaktı. Paketi yalayıp tekrar çorabına yerleştirdi. Parayı ödedi ve gitti. Bütün bunları yaparken kendinden emin ve sakindi. Saçımı kestirirken uzun uzun düşündüm çorabında sigara paketi taşıyan adamı. Belki sigarayı bırakmamış olsaydım ben de aynı şeyi yapardım. Sağ ayak bileğimin dibinden, bütün bedenime doğru bir özgüven hissi yükselirdi belki şimdiye kadar hiç tatmadığım. Ceketimi giyerken yerde düzensiz, dağınık duran saçlarıma baktım. Başka birinin saçları gibiydiler. Artık benim parçam değildiler.
Yazarımızın diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz


