Nihan Feyza Lezgioğlu

YOL NOTLARI (8)

Temmuz geldi. Yağmur çiseliyor bugün. Hafif bir rüzgâr eşliğinde biraz yürüdüm. Yağmur yağıyorsa, hele bu bir de yaz yağmuruysa yürümek için bahaneler bulurum kendime.

Sonra kahve içmek için oturdum bir yere. Bardağımı aldım, sakin bir köşeye geçtim. Bir şeyler yazacağım. Kitap ve defterimi, kalemleri koydum masanın üstüne. Suç ve Ceza yanımda. Yıllar sonra yeniden okuyorum onu. Sevdiğim kitapları bir süre sonra tekrar okumaktan keyif alıyorum. Yeterince çabalarsak yazarın ne söylediğini, ona bunu neyin söylettiğini daha iyi anlayabilirmişiz gibi geliyor bana çünkü. Daha iyi anlayabilmek, evet. Birini ne kadar iyi anlayabiliriz? Hissedilen şey(ler) tam olarak dillendirilemez, bunu biliyorum. Duyulan ile söylenen arasında kapanmayacak bir boşluk vardır hep. Kelimeler duyduklarımızı dillendirmeye yetmiyorken bu doğuştan kusurlu şeylerin neye işaret ettiğini kim, nasıl anlayabilir?

Boşluklar, sessizlikler, kusurlar, yalnızlıklar gözüme kötü görünmüyor epeydir. Hayatın baştan sona, ezbere ve doğrusal bir yolu takip etmediğini anladım artık. Yaş aldıkça demeyeceğim; yaşlandıkça. Olgunlaşmak, yılları devirmek, yaş almak değil; düpedüz yaşlanmak. Sakıncalı bir şey söyler gibi, gerçeğin etrafından dolanmak yok. Yaşlanmak da ayıp değil ölmek de.

Yağmur şiddetlendi. Kahvem hâlâ sıcak. Yan masadaki on üç on dört yaşlarındaki kız, bir sürpriz yumurta yiyor. İçinden oyuncak çıkan çikolatalardan. Oyuncak nedir bilinmez, tahmin edilemez; rastgele seçilir bir yumurta. Kimi zaman eksiktir oyuncağın parçaları. Daha farklı yollar denenirse, kâğıttaki yönergeler daha dikkatli okunursa ya da sadece daha uzun mesailer harcanırsa mucizevi bir şekilde tamamlanacak gibidir oyuncak. Eldekinin ve ondan meydana getiril(ebil)ecek şeyin ne olduğunun önemi kalmaz bir süre sonra. Bu delüzyona tutunulur.

Yaşlanmak ve ölüm gibi işte. Elimizde olan, cebimizde duran, sırtımıza yüklenenden nasıl ayrı düşünebiliriz ki bunları? Daha en başından eksik, kusurlu olan bir şeyin her parçası da öyledir mutlaka. Az önce doğan bir bebeği, hasta yatağındaki ihtiyardan ayıran nedir?  Hayat, daha ilk günden “ölümle paslanmış bir ses” değil midir?

Kalkıyorum. Durağa kadar yürüyüp otobüse biniyorum bu defa. Arka arkaya koltuklarda oturmuş üç kadın yelpazelerini açmış, ahenkle sallıyor. En öndeki daha yaşlı. Ellili yaşlarında. Tek renk, açık gri bir yelpaze var elinde. Bu sönük renkli şey, uçak kanatlarına benzer modern tasarımının yardımıyla yine de baktırıyor kendine. Hemen arkadaki koltukta oturan kadın, otuzlu yaşlarının sonunda. Kafasına taktığı güneş gözlükleriyle saçlarını geriye atmış. Yelpazesi renkli, belki yedi sekiz renk var kumaşın üzerinde. En arkadaki kadın ise diğer ikisinden çok daha genç. Yirmilerinin başında. Kabarık saçları pembe. Yelpazesinin üzerinde de kiraz salkımları var.

Kadınların elindeki yelpazeler, bir koronun üyeleri gibi, senkronize sallanıyor hep. Şoför, yol çalışması olan asfaltta sanki hep aynı aralıklarla basıyor frene. Otobüs hep aynı yöne savuruyor bizi. Ve hepimiz -inkâr da etsek- her an duyuyoruz nereye doğru gittiğimizi.

 

Daha fazla anlatı okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir