Nihan Feyza Lezgioğlu

YOL NOTLARI (7)

Yürüyen merdivenlerin yanı başında meyve dolu bir tezgâh. Çilek ve ıslak çim kokuları eşliğinde metroya iniyoruz. “Baş başa uzandık günlerce ıslak / Çimenlerine yaz bahçelerinin” diye yazmıştı Tanpınar.

Haziran. Yerin bilmem kaç metre altında yürüyoruz, yürüyoruz. Işıklar, sesler ve küf kokuları arasında onca insan. Yetişmemiz gereken işler, dersler, düğünler, cenazeler… Sekiz vagonlu bir tren geliyor perona. Zar zor giriyoruz içeri. Ayakta kalıyorum yine.

Sıcaktan bunalmış bir amca, bastonuna dayanmış uyukluyor köşede. Boş yer bulamayınca koridorun ortasına yığılır gibi çökmüş lise öğrencileri, bağıra çağıra bir şey tartışıyorlar. Kim haklı kim haksız sorusu bir yana, ne konuştuklarını bile anlayamıyorum. Kelimeleri, nasıl telaffuz edeceklerinden emin olamadıkları bir yabancı dili konuşuyor gibi ağızlarında geveliyor, buruşturup şekilsiz hâle getiriyor ve öylece fırlatıyorlar sanki orta yere. Kime denk gelirse o karşılık verecek. Ya da vermeyecek ve öylece asılı kalacak hepsi havada. Muhatapsız, cevapsız, bu yüzden de -sanki- önemsiz. Muhatabını bulan çok söz varmış gibi. Nasıl severler kabahati “içinde yaşadığımız çağ”a yüklemeyi. Eskiden böyle değilmiş, herkes anlaşabilirmiş, afaki tek şey çıkmazmış ağızlardan ama şimdi öyle miymiş?

İstemediğim ama yapmak zorunda olduğum bir şeyle, işle meşgulken -ineceğin durağa varıncaya kadar beklemek de bir iştir ne de olsa- defterin arka sayfasına, kâğıdın köşesine, telefonun envaiçeşit paragrafla dolu notlar uygulamasına bir şeyler yazmayı seviyorum. Aklıma hiçbir şey gelmiyorsa bile saat, semt, şehir ve mekânı sıralıyor, tekmil veriyorum sanki.

Saat 09.43, metrodayım. İki vagonun birbirine bağlandığı, akordeonu andıran o bölmelerden birindeyim. Sıkışık trende ayakta duruyorum, sağ omzumda bir sırt çantası asılı. Buradayım. Yaşıyorum.

Kirazlar, çilekler, ıslak çimler, yaz geceleri, dondurmalar, soğuk kahveler, limonatalar, kimi zaman bunaltıcı bir sıcak, sonra hafif bir meltem. “Her güzel şey, kalbimde bir yara açarak geçer” diyordu Mehmet Rauf. Siyah İnciler’deydi. Lisede ne çok aramıştım o kitabı. Şiir yazmaya çalışmadım ama doyasıya okudum o yıllarda. İlhan Berk, Ümit Yaşar Oğuzcan, Edip Cansever, Hilmi Yavuz, Turgut Uyar, Sezai Karakoç; hep bir giz vardı onlarda, okur dururdum. Edebî türler içerisinde en farklı olandı şiir. Olan’dan, olabilecek’ten fersah fersah uzaktı. Kim yazarsa yazsın masal gibi, bir çeşit sayıklama gibiydi. İlk gençlik afyonuydu. Belki de bu yüzden, biraz daha sonra dört elle sarıldım gerçek’e. O güzel yaz günlerinde; ipiyle omuzları kesen ağır çantalar, kurumuş damaklar, ter kokuları arasında oradan oraya taşınan, sıcaktan yorgun ve sanki genleşmiş vücutlar da vardı. Olan’ı yazmak istedim, herkesin şahit olduğunu, tahmin edebileceğini, öngörülebilecek olanı. Bir şey mümkün değilse de neden mümkün olmadığını söylemek, anlatmak, “çünkü” demek. Nedenleri ve sonuçlarını hep sevdim. Karşıma hoşlanmayacağım şeyler de çıksa değişmedi bu. Hatta “Bir şeyin ne olmadığını bilmek hep daha büyük şanstır.” (Çatlaklar Eşikler Avuntular, s. 21) diye yazdım yıllar sonra.

Ben bu satırları not alırken vagon epeyi boşaldı. İneceğim durağa geliyoruz artık. Elli altmış yaşlarında bir adam ve kolunu şefkatle tuttuğu, doksanlarında olduğunu tahmin ettiğim annesiyle yaklaşıyoruz kapıya. Tren duruyor. İniyoruz. Yine genç, yaşlı onlarca insan. Merdivenlere doğru yürüyoruz. Tüm sahiciliğiyle önümüzde uzanıyor hayat. Bir peri masalı değilse de öylesine bizim…

 

Daha fazla anlatı okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir