YOL NOTLARI 6 / Nihan Feyza Lezgioğlu
YOL NOTLARI 6
Sene 2013, üniversitenin ilk yılındayız. Biri amfiye geç giriyor ve dersi böldüğü için özür diliyor. Sonra da kabahatin onda olmadığını, otobüsün durağa saatinde gelmediğini ekleyerek yerine oturuyor. Anlatacaklarını bırakıp saatten, meydanlardaki saat kulelerinden ve kol saatlerinden söz etmeye başlıyor hoca. Neden saat takma ihtiyacı duyduğumuzu soruyor bize sonra: “İnsanlar neden zamanı her an yanlarında taşımalıdır?” Akıl yürütmemizi istiyor. Birkaç kişiyi dinledikten sonra da zamanın metalaştırılmasından ve bunun üretim süreçlerinin aksamadan işlemesine etkisinden, toplumsal statü göstergelerinden biri olarak kullanılmasından, insanı esir alan lükse dönüştürülmesinden ve tüketim kültüründen bahsediyor. Kapitalizmin, zamanı nasıl para ve faydaya indirgediğini anlatıyor.
Zamanın yalnızca “zaman” olmadığını, başka birçok şeye işaret ettiğini, kimi anlarda da onlara dönüştüğünü -tamamen anlayamasam da- ilk kez o derste fark ettim ben de. Ayırdına daha sonra varacağım bütün soyut, lirik söylemlerin uzağında ve “bir yerlere ulaşan” (bugün ise ancak “bir yerlere varacağı umulan” diyebilirim), yoldayken çoğalan, dallanıp budaklanan, sebep olan, hayata/dünyaya hükmetmek için aracı kılınan, ölüme söz geçirme hayaliyle zapt edilmesi arzulanan “zaman” ile böyle tanıştık işte.
Zamanın örtüyü kaldırması, öfkeyi silmesi, ağrıyı dindirmesi; bize iyi gelmeyeni tanzim etmesinin mucizeviliğine de hayran oldum sonra ve elimden geldiğince yazdım hepsini. Ona ve imlediği bunca şeye duyduğum merak da hayret de hayranlık da bitmedi hiç. Günbegün arttı hatta. Ele avuca sığmaz bir şeyin, nereden bakılırsa bakılsın devasa bir kayadan farksız, hayatın tam ortasında öylece durarak sorulara, anlaşmazlıklara, söze, sessizliğe bürünmesi ve bütün bunların, yatağını arayan çağıl çağıl bir nehir gibi akması, akması, akması…
Bir öyküsünde “Zaman her şeyi yerli yerine oturtur” diye yazmıştı Puşkin. Son metro yolculuklarımdan birinde benimleydi bu kitap. Düşünürken oradan oraya geçmeyi seven zihnim, ilk kez yıllar önce duyduğum ve çok sevdiğim bir deyimi hatırlattı bana sonra: Time will tell. Zaman gösterecek. Zamanın bir şeyleri aydınlatırken bazılarını hiç yaşanmamış gibi silmesi, birçoğunu da izleriyle şimdiye taşıması, eksik parçaları tamamlaması; terleyen avuçlarımızda sıkı sıkı tuttuğumuz, düşürmekten ölesiye korktuğumuz taşları -mutlaka firelerle- oturtacak yerine.
Yine, zaman geçtikçe her şey ilk günkü kadar yoğun hissedilemez, insan zihnini meşgul edemez hâle gelecek. Köprünün altından çok sular akmış olacak yani. (Bu deyimi de çok severim. “Zaman, usa kavuşturur” diyerek mutlu sonu müjdeliyor sanki.) İnsanın öğrenmek ve kabullenmek için yıllarını verdiği bir gerçeği tek cümleyle böyle anlatıveriyor atalar işte. Ve korkudan, vehimden, ön yargıdan, nefretten, aşktan, utançtan azat ediyorlar bizi.
Daha fazla anlatı okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
