Resmiye Aslan

ANNA

Bana “Özgürlük nedir?” diye sorsanız, “sabah saatin kaç olduğunu umursamadan uyanmak,” derdim. Nihayet! Nihayet bir yerlere yetişmek, bir şeyleri yetiştirmek kaygısıyla zamanla yarıştığım, kendimi düğmesine basılmış robot gibi hissettiğim haftanın beş mesai günü geride kaldı.

Nihayet hafta sonu ve günlerden cumartesi.

Uyandığımda, saatin kaç olduğuna aldırmadım. Bu harika bir şey!

Yataktan çıkıp lavaboya gittim, sonra mutfağa geçip kendime kahve yaptım. Fincanı alıp doğuya açılan mutfak penceresi önünde dikildim. Hemen karşıda inşaatı devam eden yedi katlı binayı seyrederek, kahvemi yudumlamaya başladım. Daha bir yıl öncesine kadar çok sayıda ağaçların bulunduğu yeşil alana açılan bu pencereden, börtü böceklerin yuvası üzerinde yükselen dev bir beton yığını görüyorum artık.

Sonbaharın kasvetli havası ile beton yığını dev bina sabah keyfimi biraz kaçıracak gibi olduysa da buna izin vermedim. Hemen bugün neler yapabileceğimi düşünmeye başladım. O sırada oturma odasında bıraktığım telefon çalmaya başladı. Arayanın kim olabileceğinin merakı içinde oturma odasına yönelecektim ki inşaata doğru havalanan iki serçe beni alıkoydu. İnşa halindeki binanın üzerinden uçup gözden kaybolana kadar izledim onları. Telefon susmak nedir bilmiyordu. “İyi ki kuşlar var” dedim. Kahve fincanını masaya bıraktım, telefona koştum.

Telefondaki Martin’di.

“Erken saatte aradığım için özür dilerim. Biliyorsun, Anna…” dedi ve sustu.  Anna’nın adını duyunca bir anlık susmasının nedenini anladım. Beklediğimiz gün gelmişti, o gün bugündü. Onu son ziyaretimde, doktoru her an her şeye hazır olmamız gerektiğini söylemişti.

Martin oldukça üzgün bir ses tonuyla: “Dün onu görmeye gittim, sen de gidip görsen iyi olur” dedi.

Alacağım yanıtı bildiğim halde sormadan edemedim: “Nasıl, çok mu kötü?”

“Şu an nasıl anlatabilirim durumunu, bilemiyorum. Gidince nasıl olduğunu kendin görürsün” dedi.

Bir kere daha sessizliğe gömüldü. Ama bu da uzun sürmedi.

“Şimdilik hoşça kal Deniz” dedi ve telefonu aniden kapattı.

Hemen giyinip evden çıktım.

Belediye otobüsü durağına koşarak vardım. Otobüse binince gördüğüm ilk boş koltuğa oturdum. Başımı çevirip camdan dışarıyı izlemeye başladım; dışarıda akıp giden bir şehir vardı ama ben anlamsız bir boşluğa bakıyordum. Tam o sırada, sağ omuzum üzerinden kulağıma bir kadın sesi geldi.

“Burada benim oturmam gerekli, lütfen kalkar mısınız!”

Başımı yukarıya doğru kaldırdım hemen, yanı başımda ayakta yolculuk yapamayacak kadar yaşlı bir kadın duruyordu. O anda, otobüsün özel yolcular için ayrılmış koltuklarından birine oturduğumu fark ettim. Yaşlı kadından özür dileyip koltuktan kalktım. Oturacak başka boş yer yoktu. Ayakta duran yolcuların arasından ilerleyip daha boş bir yer aradım. Sonunda, çocuk arabalarına ayrılmış bölümde, cam kenarında durdum. Biraz önce beni oturduğum koltuktan kaldıran yaşlı kadına dönüp baktım. Kadının kısa ve sarı saçları nasıl da Anna’nın saçlarına benziyordu. İçimden, “Ah Anna” dedim. Bundan tam otuz iki yıl önce, bir fabrikanın yemekhanesinde ahşap masada, sandalyesine oturduğum Anna! O oturuşumla başlayan bir dostluk hikâyesi daha dün gibi aklım ve ruhumdan akıp gitmeye başladı.

Otomobil ve bilgisayar üretiminde kullanılmak üzere çeşitli yedek parça üretimi yapan bir fabrikada, üretilen malların kalite kontrol sorumlusu olarak çalışmaya başlayışımın ilk günüydü. Öğlen yemek saatinde fabrikanın yemekhanesine gidip tezgâhtan yemeğimi aldım. Oturmak için boş yer bakındım. Hemen karşıda iki kadın ve iki erkeğin oturduğu masada boş bir sandalye gördüm. Yanlarına gidip oturmak için izin istedim. Adının Sabine olduğunu sonradan öğrendiğim genç kadın, boş olan sandalyenin, yıllık izinde olan bir arkadaşlarına ait olduğunu, ama o dönünceye kadar oturabileceğimi söyledi. “O döndüğünde kendime başka bir yer bulurum” dedim içimden ve oturdum.

Kısa bir tanışma ve ön sohbet sayesinde, masada oturanların isimlerini ve mesleklerini öğrendim. Martin mühendis, Andreas teknisyen, Sabine ve Verisa benim gibi kalite kontrol sorumlusuydu. Her biri ayrı bölümlerde çalışıyorlardı. Verisa, benim gibi göçmendi. O Yugoslavya, bense Türkiye’den gelmiştim.

Kırk beş yaşında evli iki kız çocuğu annesi Verisa, Yugoslavya’da yaptırdığı ev için bankadan çektiği kredi borcunu ödemek için uzun saatler mesai yapıyor, emekli olduğunda ülkesine dönüp yaptırdığı evde yaşayacağı günlerin hayalini kuruyordu.

Martin, motosiklet sevdalısı, otuz iki yaşında bir Viyanalıydı. Hemen her hafta sonu motosiklet turlarına katılıyor, katıldığı o turları uzun uzun ve heyecanla anlatıyordu. Diğer başka konularda çok fazla konuşmuyor, tartışmıyor, söyleyeceği bir şey varsa söylemekle yetiniyor, kimseyi ikna etmeye uğraşmıyordu.

Andreas yirmi dört yaşında Avusturya’nın Burgerland bölgesinden, Viyana’ya çalışmak için gelmişti. Mesai saatleri dışında gece hayatını ve eğlenceyi seviyor sık sık gece geç saatlerde eve dönüyor, uykusuz kalıyor, hemen her gün yorgun oluyordu. Asıl mesleği kuaförlük olan Sabine ise kuaförlükten çok fazla para kazanamadığı için burada çalışmaya başlamış, sekiz yaşında bir erkek çocuk annesiydi. Meslek eğitimi esnasında hamile kaldığı erkek arkadaşı tarafından terk edilince, o da oğlunu babasız dünyaya getirmiş ailesinin de desteği ile büyütüyordu.

Günler çabuk geçmiş, beşinci hafta geride kalmıştı. Yine bir pazartesi günü ve yine yemek saatiydi. Kantine indim. Yemek tezgậhından sebze çorbası, schnitzel ve yanında haşlanmış patates alıp her zamanki yerime yöneldim. “Afiyet olsun” deyip oturdum. Sebze çorbasından henüz birkaç kaşık almıştım ki arkamdan gelen bir ses “Afiyet olsun. Ama burası benim yerim” dedi. Dönüp baktığımda, karşımda kısa sarı saçlı, orta boylu, beyaz tenli, mavi gözlü sevimli bir kadın duruyordu. Onun, yıllık izinde olan arkadaşları olduğunu anladım hemen. “Kusura bakmayın, bugün döndüğünüzü bilmiyordum” dedim ve ayağa kalktım. Bu sırada Sabine bana dönerek araya girdi: “Tanıştırayım. Anna, tatilde olan arkadaşımız.”

Anna önce yüzüme dikkatlice baktı, sonra elindeki tepsiyi masaya bıraktı ve yemek tezgâhına gitti. Aşçıyla bir şeyler konuştu, ardından yemek tezgâhının arkasına geçip gözden kayboldu. Bu arada ben diğer masalarda kendime boş yer bakınmaya başlamıştım ki Anna, elinde bir sandalye ile geri geldi. Sandalyeyi benim sağ tarafıma yerleştirirken aynı anda da bana: “Oturun, oturun. Bu masada hepimize yetecek yer var” dedi. Teşekkür ettim, tekrar yerime oturdum. Kısa bir tanışmanın ardından beni adeta soru yağmuruna tuttu Anna. Hangi ülkeden, hangi şehirden geliyordum? Evli miydim? Çocuğum var mıydı? Kaç yaşındaydım… O öğle yemeği saati süresince o sordu, ben yanıtladım. Diğerlerinin tatilinin nasıl geçtiği ile ilgili arada bir kendisine yönelttiği sorulara ise kısa yanıtlar verdi. Almancayı aksanlı ama akıcı konuşuyordu. O da benim gibi göçmendi.

Anna, Türkiye’de ben ve benim gibi binlercesinin uğrunda mücadele verdiği sosyalist rejiminden hoşnut olmadığı ülkesi Çekoslovakya’dan illegal yollarla Avusturya’ya gelmiş ve bu ülkenin vatandaşlığına geçmişti. Fabrikada muhasebeci olarak çalışıyordu. Ülkesinde eğitimini aldığı ve bir süre yaptığı mesleğini burada da sürdürme şansı bulmuş az sayıdaki göçmenlerden biriydi. Eşi uluslararası taşımacılıkta uzun yol şoförüydü, aylarca eve gelmiyordu. Viyana üniversitesinde mimarlık okuyan kızı Claudia ise arkadaşı ile ayrı eve taşınmıştı.  Anna yalnızdı.

Anna’nın yıllık izinden dönüşüyle yemek masasında daha sıcak, daha samimi bir hava esmeye başlamış ben de bu havaya karışıvermiştim. Havadan sudan başlayarak, sanat, kültür, siyasete varıncaya kadar her konuda konuşuyorduk aramızda. O günkü Almancamla konuşulan konulara dahil olmakta zorlanıyor, tekrar tekrar sormak zorunda kalıyordum. Fakat Anna bıkıp usanmadan tekrar anlatıyor, yanlış konuştuğumda beni düzeltiyordu.

Anna, ülkesinde eğitimini tamamlamış, mesleğini yapmış birçok Doğu Avrupa ülkesini gezmiş, Rusça biliyordu. Onun Çekoslovakya’da sosyalist rejiminden hoşnut olmamasının tek nedeni, özgür olamamasıydı.

Ben ise doğup büyüdüğüm Orta Anadolu’da lise eğitimini tamamlamış fakat Viyana’ya gelince görmüştüm ki benim lise diplomam bir batılının lise diplomasıyla aynı seviyede değildi. Yemek masasındaki sohbetler esnasında bu farkı derinden hissediyordum.

Anna, “Okula gönderilmeyen kız çocuklarından daha şanslı, dünyaya at gözlüğü ile bakan üniversite mezunlarından daha değerlisin” dese de ben, çok şey öğrenmem gerektiğinin farkındaydım.

Güler yüzlü, hoşgörülü, samimi davranışlarına hayran kaldığım Anna, hafta sonları iş çıkışı evine dönerken fabrikanın hemen yanındaki cadde üzerinde bulunan çiçekçiden bir kaç karanfil alıyordu. Defalarca kendisine nedenini sordum. Her seferinde bana çok da inandırıcı gelmeyen “kendime” yanıtını aldım.

Ne zaman ki onu evinde ilk kez ziyaret ettiğim gün mutfak masasında duran içi kırmızı karanfil dolu vazoyu gördüğümde inandım ona.

Her zaman güler yüzlü görmeye alışık olduğum Anna’nın ağladığını ilk kez, Yugoslavya savaşının üçüncü yılı 1993’ün temmuz ayında, Verisa’nın gözyaşları içinde Yugoslavya’da yaptırdığı evinin bombalandığı haberini verdiği günkü yemekte gördüm. Dirseklerini yemek masasına, başını ellerinin arasına koydu, “kahrolasıcalar” dedi. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarından süzülerek masaya döküldü.

O gün, Martin, Verisa’nın sağ tarafına oturdu, onu omuzlarından sarıp sarmaladı. Sabine sol elini, tam karşısında oturan Andreas ise sağ elini tuttu. Masaya derin bir sessizlik ve matem çöktü.

Sonraki günlerde ailesi ve akrabalarının hayatta olmasıyla teselli etmeye çalıştığımız Verisa, birkaç ay sonra kendinden iki yaş büyük olan erkek kardeşini de savaşta kaybetti. Ruh sağlığı bozuldu, baş ağrıları dayanılmaz hal aldı. Sık sık hastalık izni almaya başladı. Daha sonra işlerin azaldığı bahanesiyle işveren tarafından işten çıkarıldı. Onun masadaki yokluğuna uzun zaman alışamadık.

Verisa’nın işten çıkarılmasının üzerinden iki yıl geçmişti ki fabrika sahibi iflas ettiğini duyurdu, iki ay sonra da fabrikayı kapattı. Fabrika kapanınca her birimiz başka bir tarafa çil yavrusu gibi dağıldık. Andreas Kanada’ya, Sabine Almanya’ya göç etti. Martin ve ben kendimize başka şirketlerde yeni işler bulduk.  İçimizden bir tek Anna, yaşı ilerlediği için uzunca bir süre iş aradı. İş aradığı süre içinde de doktoru ona akciğer kanseri teşhisi koydu.

Anna, akciğer kanserine yakalandığı haberini telefonda verdi.

Haberi aldığımın ertesi günü onu bir buket kırmızı karanfille evinde ziyarete gittim. Kapıyı gülerek açtı “Hoş geldin Deniz” dedi. “Hoş buldum” deyip elimdeki karanfilleri verdim.

Geçmiş olsun demeye bir türlü dilim varmadı. Onun bu illet hastalığa yakalandığına inanmak istemiyordum.

“Kahvelerimizi hazırladım mutfağa geçelim.” Birlikte mutfağa geçtik.  Cam kenarında duran ahşaptan, dört köşeli mutfak masasının üzerinde henüz içleri boş iki kahve fincanı ve içinde solmaya başlamış ikisi sarı üçü kırmızı karanfil olan vazo duruyordu. Anna karanfil buketini masanın bir kenarına koydu. Vazoyu aldı, solan karanfilleri çöpe attı içindeki suyu döktü, yeni su doldurdu tekrar masaya koydu. Karanfil buketini açtı. Kırmızı karanfilleri vazoya özenle bir bir yerleştirirken, “Deniz sen hep soruyordun ya, neden her fırsatta karanfil aldığımı” dedi ve sustu. Yüzüne hüzün çökmüştü. Karanfillerden birini burnuna götürdü. Derin bir nefes çekti. “Karanfiller, ülkem gibi, evim gibi, evimin bahçesi gibi, en çok da annem gibi kokuyorlar” dedi.

“Anna sınırlar açıldı yasaklar kalktı şimdi evine dönebilirsin” dedim. “Annem öldü Deniz, gidecek bir evim yok artık.” Bu söz gelip yüreğime bıçak gibi saplandı. Hemen konuyu değiştirmek istedim eşinin ne zaman döneceğini sordum.

“Hiç, hiçbir zaman dönmeyecek.” Hiç beklemediğim bu yanıt karşısında şaşırdım, şaşkınlığımı gizleyemedim “Neden?” diye sordum. Uzun yol şoförü olduğunu günlerce aylarca eve gelmediğini biliyordum ama hiç gelmediğini nereden bilebilirdim. Hiç söz etmemişti Anna.

“İş yolculuğu esnasında başka kadına aşık oldu. Kadın Alman. Onunla Almanya Köln’de yaşıyor artık. Arada bir gelip kızını görüyor. Benim de hatırımı soruyor işte.”

“Neden hiç anlatmadın Anna?”

“Anlatamadım, nedenini ben de bilmiyorum, anlatamadım.”

Sağ tarafımda duran bir bay “Bayan iyi misiniz?” diye sorunca kendime geldim. Hâlâ otobüsteydim. Gözümden yaşlar akıyordu.

“İyiyim iyiyim, teşekkür ederim” dedim. Çantamdan mendil çıkarıp gözümden akan yaşları sildim. İki durak sonra da Otto Wagner Hastanesi durağında otobüsten indim. Hastanenin bahçe kapısı girişindeki çiçekçiden iki kırmızı karanfil aldım. Onkoloji bölümünün, ikinci katında bulunan yüz yirmi numaralı odaya koşarak vardım. Kimse yoktu. Anna’nın yatağı boştu. Odadan çıkıp hızlıca hemşire odasına gittim. Oradaki hemşireden morga kaldırıldığını, kızına haber verildiğini öğrendim. Elimde karanfillerle bahçeye çıktım. Anna’yı yaz aylarında ziyarete geldiğim zamanlar oturduğumuz banka elimdeki karanfilleri bıraktım. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım, iki güvercin bulutlara doğru uçuyordu.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir