Ayşe İmamoğlu Azaklı

IŞIĞIN YOKLUĞU

Gözlerimi açtım.

Bunu nasıl anladığımı bilmiyorum; çünkü hiçbir şey değişmemişti. Öncesiyle sonrası aynıydı. Aynı karanlık. Aynı yoğunluk. Sanki göz kapaklarım hiç var olmamış gibi. Gözlerimi açıp kapadığımı, ancak kirpiklerimin birbirine değmesinden anlayabiliyordum. Elimi yavaşça yüzüme götürdüm, parmaklarımı göremedim. Kendi varlığımı, sadece nefesimin ellerime bıraktığı sıcaklıktan anladım.

Ayaklarım çıplaktı. Tabanlarımda ince kesikler vardı; bastıkça yanıyordu. Zemin soğuktu. Taş, nemi emmiş, nem de kokuyu. Küf, pas, eski kan. Bu koku bir süre sonra dışarıdan değil, içimden geliyormuş gibi yerleşti. Karanlığın bile kokusu vardı burada.

Üzerimdeki gömlek yırtılmıştı. Kumaş sertleşmiş, bazı yerleri kabuk bağlamıştı. Dirseklerim açıkta, derim gerilmişti. Pantolonum dizlerimden parçalanmıştı. Cebimde bir şey yoktu: Ne bir kimlik, ne bir anahtar. Sanki beni buraya getirenler, kim olduğumu da üstümden söküp almıştı.

Bir süre bekledim.
Belki alışır, dedim.
İnsan karanlığa alışır.

Ama bu karanlık alışılacak gibi değildi. Işığın yokluğu değildi yalnızca, sanki karanlığın kendisi vardı. Yoğun, ağır, neredeyse dokunulabilir.

Elimi kaldırdım. Görmedim. Fakat hissettim. Adımlarımı yavaş yavaş, kontrollü şekilde attım. Havada bir şey yoktu. Duvar yok. Engel yok. Boşluk.

“Gözlerin kapalı,” dedim kendime. Bunu söylemek rahatlatıcıydı. Çünkü çözümü vardı. Açarsam görürdüm. Gözlerimi daha fazla açmaya çalıştım. Kaşlarım gerildi. Göz kapaklarım titredi. Hiçbir şey değişmedi.

Bir süre sonra başımın içinde bir ses:

Ya zaten açıksa?

Dur. Hayır. Bunu düşünme.

Gözlerimi kırptım. Tekrar. Tekrar. Karanlık yerinden oynamadı. Ellerimi yüzüme götürdüm. Göz kapaklarıma dokundum. Açıklar.

Bir an için içimde bir boşluk oluştu. Midemin altına çöken o tanıdık korku.

O zaman…

“Hayır,” dedim. Sesim boğuktu. Yakın bir yerden geliyordu. Ama yankı yoktu. Yankı neden yoktu?

Bir odaydı burası. Öyle olmalıydı. Ses bir yere çarpıp geri dönmeliydi.

“Hey!”

Sesim çıktı. Ama geri gelmedi. Sanki ses de karanlıkta kayboluyordu. Ayağa kalkmaya çalıştım. Dizlerim titredi. Yere bastım. Sertti. Soğuktu. Düzdü. En azından bu gerçekti.

Adım attım. Sonra bir tane daha ve bir tane daha. Hiçbir yere çarpmadım.

Oda… ne kadar büyüktü?

Yoksa oda yok muydu?

Dur. Bunu düşünme.

Nefes al. Nefes ver. Nefesimin sesini dinledim. Bu vardı. Bu benimdi. Bir süre sonra başka bir şey fark ettim. Kalbim. Hayır. Kalplerim. Göğsümde üç ayrı ritim varmış gibi attığını hissettim. Biri hızlı, biri yavaş, biri arada kalmış.

“Bu gerçek değil,” dedim. İşkenceden sonra olur böyle şeyler. Vücut şaşırır. Zihin oyun oynar.

İşkence: Bir anlık bir görüntü beliriyor.

Işık. Çok parlak. Gözlerimi yakıyor.
Bağlıyım. Sandalyeye. Ellerim arkadan bağlı. Bileklerimde ip izleri. Bir ses var. Soru soruyor. Aynı soruyu tekrar tekrar.
Cevap vermiyorum.
Sonra darbe. Sonra su. Sonra karanlık.

Geri geldim.

 “Burası geçici,” dedim kendime. “Bir süre sonra kapı açılacak.”

Kapı var mı?

Ellerimi ileri uzattım. Yürüdüm. Yok.

Bir yön seçtim. Yürüdüm. Yok. Başka bir yön. Yok.

Zaman geçiyor muydu? Burada zaman var mıydı? Dışarıda bir yer olmalıydı. Bir şehir. Gürültüsü olan, ışıkları olan bir yer. İnsanların birbirine çarptığı, konuştuğu, yaşadığı bir yer. Ama buraya o dünyadan hiçbir şey sızmıyordu.

Bir süre sonra—zamanın ne olduğu belirsizken—bedenim sustu. Oturdum. Sonra yattım. Sonra tekrar kalktım.

Aynıydı.

Sonra düşünmemeye çalıştım. Çünkü her düşünce bir duvara çarpıp geri gelmiyordu. Kayboluyordu.

Ve bir şey fark ettim. Ben de yavaş yavaş kayboluyordum. Hatıralarım önce netti. Sonra bulanıklaştı. Sesler azaldı. Yüzler silindi.

Bir işim vardı. Bir masa. Kâğıtlar. Manşetler. Düzenli bir hayat. Sabahları aynı saatte kalktığım, akşamları aynı yoldan eve döndüğüm günler. Yazdığım son haberi geri çekmeyi reddettiğim gün, buraya getirildim. Şimdi o hayat, başkasına aitmiş gibi uzaklaştı. Ne kadardır buradayım bilmiyorum.

En son kendi yüzümü hatırlamaya çalıştım. Olmadı. Ellerime baktım. Görmedim. Artık hayal de edemedim.

“Buradayım,” dedim.

Sesim çıktı. Ama kime?

Bir süre sonra konuşmayı bıraktım. Çünkü cevap yoktu. Ve soru da kalmamıştı.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bir an farklı bir şey oldu. Çok ince. Çok uzak. Bir çizgi. Işık mı?

Gözlerimi kırptım.

Oradaydı. Yok gibi. Ama var.

Ayağa kalktım. O yöne yürüdüm. Adımlarım hızlandı. Kalbim—ya da kalplerim—çarpıyordu.

Yaklaştım. Işık büyüdü. Gerçekti.

Elimi uzattım. Tam o anda durdum. Çünkü bir şey fark ettim. Işık dışarıdan gelmiyordu. İçimden geliyordu. Göğsümün içinden. O ince çizgi, dışarıda değil, bende açılıyordu.

Geri çekildim. Işık da geri çekildi. İleri gittim. Işık büyüdü. Ama oda hâlâ karanlıktı. Dünya hâlâ yoktu. Kapı yoktu. Duvar yoktu. Sadece ben vardım. Ve o çizgi.

Bir an düşündüm:

Belki çıkış bu değildir.

Belki bu, sadece… kalan son şeydir.

Yere oturdum. Işığa bakmadan. Karanlığın içinde. Bekledim.

Işık büyüdü mü, yoksa ben mi kapattım, hatırlamıyorum. Ama bir süre sonra yine hiçbir şey yoktu.

Ne ışık. Ne ses. Ne düşünce.

Sadece şu kaldı:

Ben burada uyandım. Ve hâlâ uyanık olup olmadığımı bilmiyorum.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir