Binnur Çolak

FOUCAULT SARKACI ÜZERİNE TEOLOJİK VE EZOTERİK BİR OKUMA (4)

Değişik, garip saatlerimiz var. Almaşık devinimli başkaları da… İçinde her çeşit el çabukluğu marifetleri, yapay görüntüler, aldatmacalar, gözbağcıkları yansıladığımız – Duyu Yanılmaları Evlerimiz- var… İşte oğlum, Süleyman’ın evinin zenginlikleridir bunlar…

                                                                           Francis Bacon

Kaleminin sesi, kitaplarının güzelliği, kütüphanenin görkemi beni büyülemişti. Bilgi deryası içinde yüzüyordum. Ahşap zeminde attığım her adımda hissettiğim ürperti hoşuma gidiyordu. Gölgesi renkli vitray camın altındaki masada kitapların üstüne yansıyordu.

         

“Bacon” dedim. Bir an boşluktaki sesim beni ürküttü.

“Neden burada? Aklın adamı o. Tümevarımın, gözlemin, deneyin adamı. Modern bilimin temelini atan kişi. Ama romanda, gizli örgütlerin arasında, komplo zincirinin bir halkası olarak yerleştirilmiş. Yanlış yere konmuş gibi.”

Eco başını kaldırdı. Hafifçe gülümsedi.

“Yanlış yere mi? Ya doğru yere konduysa?

Duraksadım.

“Bacon doğanın bir şifre olduğunu düşünürdü. Okunabilecek, çözülebilecek bir şifre. Yöntemi neydi peki? Gözle, kaydet, bağlantı kur, yasaya ulaş. Sana tanıdık gelmedi mi?”

“Casaubon da öyle yapıyordu” dedim.

“Bacon ona bilim, Casaubon Plan dedi. Aradaki fark nerde?”

“Bacon, doğada var olan gerçek bağlantıları arıyordu” dedim.

Gözlerinde o tanıdık parıltı belirdi.

“Öyle mi? Bir bağlantının gerçek olduğunu nereden bilirsin? Doğru çıktığında mı? Ya henüz doğrulanmamışsa? Ya hiçbir zaman doğrulanamayacaksa? Bacon’ın yöntemi ile Casaubon’un yöntemi aynı kapıdan girer. Yalnızca farklı odalara çıkar. Ve bazen -bunu unutma- hangi odada olduğunu çok geç anlarsın.”

 

Felsefe, Edebiyat, Tarih

 

Eco felsefecileri, romanda entelektüel bir oyun hamuru gibi kullanır. Onların ciddi teorilerini alır, karakterlerinin elinde komplo aracı haline getirir. Bu teorilerin gerçeklik karşısında nasıl çöktüğünü göstererek okuru sağduyulu akla davet eder. Felsefe dünyayı daha gizemli yapmak için değil sahte gizemlerin maskesini düşürmek için yapılmalıdır. Kurguda özellikle batı felsefesinin akılcılık ve hakikat arayışına dair sert eleştiriler vardır. Hegel’in, ‘Tarihin evrensel bir amacı vardır, tarih rastlantısal olaylar dizini değildir’ düşüncesi Plan’ın alt katmanlarından biridir. Karakterler tarihe bir anlam yüklemeye çalışırken kibir içindedirler. Eco tarihin böyle düz bir çizgisi olmadığını, aslında büyük bir kaos olduğunu göstererek bu belirlenimci felsefeyi tiraje eder. Düşünceleri onaylamaz, ironiye indirger ve bilginin nasıl suistimal edileceğini okura gösterir. Aydınlanmanın akılcılığını destekler fakat bu dönemin aynı zamanda en çok gizli cemiyet, gizem, okült meraklısı yarattığını bunların da tarihi şekillendirdiğini vurgular. Ters ironi yapar, akıl yükseldikçe karanlık giz çekici gelir. İnsanlık ne kadar akılcı görünürse görünsün içinde her zaman gizeme ve karanlığa dair merak vardır.

Eco modern insanın bilimi “din” gibi mistisize etmesini eleştirir. Hermetizm gibi düşünce sisteminin, sınırsız yorumunun, her şeyin her anlama gelebileceği felsefesini; nesnel gerçekliğin yerini akıl dışı düşünceye bırakıp fikrin disiplinsiz bir zihinde nasıl bir deliliğe dönüştüğünü kurgunun alt katmanlarında okuruz. Sarkaç, mutlak hakikat arayışını sembolize eder. İnsan evrenin anlamının olduğunu düşünmek zorundadır: Boşluk dehşet vericidir. Eco sarkacın salınım yaptığı o noktanın boş olduğunu göstererek felsefenin yüzyıllardır aradığı cevabın aslında bizim zihnimizin bir yaratımı olduğunu iddia eder. Akıl dünyayı anlamak için bir araçtır. Kendini kandırmak için de kullanılabilir.

Romanda karakterler her şeyin başka bir şeyi temsil ettiğine inandılar. Finalde Casaubon sadece “kendisi” olduğu o huzurlu noktaya varır. Şeftali bir meyvedir, sarkaç metal parçasıdır, asma ağaçları üzüm verir. İnsan zihni karmaşık durumlar uydurarak hayatı anlamlandırmaya çalışır; hayatın gerçek anlamı, anlam aramayı bıraktığımız “sessiz ve somut” andadır. Burada anlatı Heidegger’in ‘Varlık ve Zaman’ felsefesine bir selamdır. İroni azalır yerini onaylamaya bırakır. İnsanın dünyayı açıklamayı bırakıp sadece var olmasına izin verdiği o anı, gerçek bilgelik olarak sunar. Casaubon her şeyi yorumlamayı bıraktığında, varlığın kendisine ulaşır. Bu felsefi bir susma eylemidir. Evet biliyorum, “hiçbir şey yok ve bu harika” demektedir.

Eco’nun seçtiği isimler romanın yapısında tuğla görevi görür. İsimleri kurguya bağlamak için büyük birleştirme yöntemi kullanır. Tarihin farklı dönemlerindeki alakasız düşünürleri, edebiyatçıları tarihi figürleri, bilim insanlarını aynı gizli Plan’ın parçalarıymış gibi  kurguya yerleştirir.

Kurgunun içinde Eco bizi bir cevapla değil, bir soruyla bırakır: Sende mi inanmaya başladın?

Casaubon baştan biliyordu. Oyun oynadığını, kurgu kurduğunu, anlam ürettiğini. Belbo biliyordu. Diotallevi biliyordu. Mantık onları korumadı, şüphecilik onları kurtarmadı.

Foucault Sarkacı, ne yazılırsa yazılsın sadece bir ucundan tutulabilir bir romandır. Yoğun bilgi düzeyinin içine yazılmış olan kurgu okuru oldukça zorlayıcı olabilir. Yüzeysel bir okuma yapılması neredeyse imkânsız olan eser, en azından temel tarih, teoloji ve felsefe bilgisine hâkim olmayı gerektirir. Okuru insanoğlunun düşünce serüvenine çıkaran Umberto Eco romanı şu sözle kapatır: Öyle güzel ki…

120586894

Kapının Ötesi, Yamacın Kenarı

Kapı bu sefer farklı açıldı.

Ağırlığı aynıydı; meşe ağacı, demir çiviler, yüzyılların elinden geçmiş o paslı halka. Ama elim onu farklı kavradı. İçeri girerken kapının beni usulca içine çektiğini bilmiyordum; çıkarken, eşiğin soğukluğu parmaklarımda kalırken, artık biliyordum.

Menteşeler yine gıcırdadı. Uzun bir yolculuğun sonunda söylenen sesiz bir veda gibiydi.

Dışarısı açıktı. Geniş, aydınlık ve sessiz; içerideki o yarı karanlığın, o şifrelerle örülü havanın hiçbir izini taşımayan bir genişlik.

Onu yamaçta buldum. Bağlar sıra sıra iniyordu yamacın boyunca, yapraklar rüzgârda hafifçe titreşiyor, dalların arasından süzülen ışık toprağa titrek parıltılar serpiyordu. Olgun meyvelerin kokusu havada asılı kalmıştı; tatlı, ağır ve sabırlı, sanki toprak yüzyıllar boyu biriktirdiği özünü yavaşça dışarı veriyordu. Meyveler güneşle olgunlaşmış, toplanmayı değil yalnızca var olmayı bekler gibi dallarında usulca sallanıyordu. O ise toprağa sinmiş bir sessizlikte, hiçbir yere varmaya çalışmadan oturmuştu. Elinde sarı bir şeftali. Döndü bana baktı.

“Seni burada bulacağımı biliyordum” dedim. Yanına oturdum.

Toprak sıcaktı ayaklarımın altında. Uzakta tepelerin yumuşak sırtları ufka doğru uzanıyordu. Bin yıllardır toprak uykusunda dönüyor, bir yüzeyi bir başkasıyla değiştiriyordu. Her yüzeyin altında, başka bir yaşam başka bir ses, başka bir anlam yatıyordu; örtülmüş ama hiçbir zaman büsbütün silinmemiş.

“İçeride çok şey vardı” dedim.

“Evet. Çok şey vardı.”

“Şimdi burada hiçbir şey yok.”

“Hayır. Burada her şey var. Yalnızca şifresiz.”

Sustum. Rüzgâr bağ yapraklarını hafifçe kıpırdattı, sonra geçip gitti.

“Bilgelik” dedim.

Şeftaliyi bana uzattı.

“Bilgelik iki türlü gelir. Birincisi bilmektir; tarihi, gizemi, yaşamın bütün o bağlantılarını. İkincisi bilmenin seni kurtaramayacağını bilmektir.”

Durdu gözlerini uzaktaki tepelere dikti.

“Ama bir üçüncüsü var. En nadir olanı.”

“Nedir?”

“Anlayacak bir şey kalmadığını anlamak.”

Sesi alçaldı, neredeyse toprağa karıştı.

“Ağacın en aşağısına inmişsindir. Maddeyi, ağırlığı, ödenmesi gereken bedeli tatmışsındır. Ama asıl denge orada, en dipte değildir. Denge tüm o ağırlığı taşıdıktan sonra yeniden ortada durabilmektir. Ne yukarıda ne aşağıda tam ortada.”

CREATOR: gd-jpeg v1.0 (using IJG JPEG v62), quality = 82

Dinledim. Toprak katman katman altımda uzanıyordu; dinozorlardan bağlara, yanardağlardan şeftaliye, en eski geçmişten bu sessiz ana kadar. Yüzey üstüne yüzey, yaşam üstüne yaşam. Hepsi oradaydı. Hepsi susuyordu. Ve o an- tıpkı Belbo’nun hiç çalamadığı trompetten bir kez olsun yükselen o tek nota gibi, tıpkı bir madlen kekin çayda usulca çözülüp bütün bir geçmişi geri getirdiği o an gibi- her şey yerli yerine oturdu. Ağırlık çekilmiş denge geri dönmüştü. Güzellik, hiçbir şifreye ihtiyaç duymadan, öylece oradaydı.

Bir şey söylemek istedim. Bir teşekkür, beni değiştirdiği, içi boşaltılmış sözcüklerin ağırlığını hatırlattığı… Hangi kelime yeterdi ki buna? Kelimeler, şifrelerle birlikte içeride kalmıştı. Bunun yerine toprağa baktım, bağlara baktım, uzaktaki tepelerin yumuşak sırtlarına baktım. Yeterliydi bakmak ve hissetmek.

O sırada Eco’nun elinde bir kâğıt gördüm. Eski sararmış bir köşesi kıvrılmış. Bana uzattı.

Açtım. Tek bir kelime yazılıydı: PRAG…

 

Burada ne var?” dedim.

“Bir mezarlık ve mezarlıkta yazıldığı söylenen bir belge. Yahudi bilgelerin gizli bir toplantısı, dünyayı ele geçirme planı, senin az önce içinden çıktığın Plan gibi. Kurmaca. Hiç var olmamış.”

“Benzer bir kurgu.”

“Hayır” dedi Eco. Sesi bu kez ağırlaştı. “Aynı değil. Sarkaç’taki Plan kurguydu ve kurgu olarak kaldı. Yalnızca onu kuranları yuttu ama Prag’daki belge kurguyken gerçeğe dönüştü; dönüştüğünde yalnızca birkaç kişiyi değil, milyonlarca insanı yuttu.”

Yamacın güneşine rağmen birden üşüdüm.

“Protokoller” dedim yavaşça.

“Protokoller” dedi Eco. “Sarkaç bir uyarıydı. Prag ise uyarının tutmadığını gösteren kanıt.”

Kalktı, yamaçtan aşağı doğru yürüdü, asmaların arasında kayboldu. Geriye yalnızca şeftali kokusu, elimdeki not ve rüzgâr kaldı.

Öyle güzel ki…

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir