Binnur Çolak

FOUCAULT SARKACI ÜZERİNE TEOLOJİK VE EZOTERİK BİR OKUMA (3)

Kitapların arasında dolaşıyordum. Bir bölüme gözüm takıldı. Borges’in hemen yanında Nerval. İkisi sırt sırta, yan yana sanki yıllardır orada bekliyorlar. Borges’in kapağı durgundu; derin, sonsuz labirentin her köşesine hakim, gören ve kaybolmayan hâlde. Nerval’inki  farklıydı içeriden yazılmış gibi, harfleri bile biraz titrek.

 

Eco’ya döndüm.

“Sana çelişkili bir şey sormak istiyorum.”

Eco bekledi. Bu kez daha dikkatli, daha hazır.

“Borges’i seviyorsun. Nerval’e hayransın. İkisi de metafiziğin gizemi içinde yaşadı. Borges labirentlerinde, diğeri deliliğinde. Ama sen aynı dünyayı alıyorsun ve ironiye dönüştürüyorsun. Bu bir çelişki değil mi?”

Eco hafifçe güldü. Kısa ve içten.

“Hayranlık ile ironi niye çelişkili olsun ki?”

“Çünkü” dedim. “Biri o dünyaya inanmamayı gerektiriyor, diğeriyse mesafe koymayı.”

“Hayır. İkisi de anlamayı gerektiriyor. Borges labirenti inşa etti. Labirentin içinde kaybolmadı, onu izledi. Güzelliğini gördü. Hiç bir zaman çıkış yolunu kaybetmedi. Bu yüzden sevilmeye değer. Labirenti; insanın çaresizliğini, evrenin sonsuzluğunu anlatmak için sanatsal bir araç yaptı.”

“Nerval?”

Eco’nun yüzünde bir şey değişti.

“Nerval çıkış yolunu kaybetti. Bu onu hem daha büyük hem de daha trajik yapıyor. Labirentin içinden yazdı, dışarıdan değil. Sesinde bir gerçeklik vardı. Ama o gerçekliğin bedeli ağırdı. Her ikisi de dünyanın karmaşık labirent olduğunu ya da zamanın döngüsel olduğunu söylerken bir inanç vaaz etmediler; bunu edebi bir oyun ve sanatsal metafor olarak kullandılar.”

“Ezoterizmin şiirselliğini, sembollerin zenginliğini ve yarattığı gizem atmosferini çekici buluyorsun. Benim bakış açımla da Nerval’in rüya ile gerçeği karıştırmasındaki melankoli, insani bir zaaftır ve bu zaaf edebiyat için harika bir malzemedir. Kuramcı tarafınla bu yapıyı deşifre ederken, romancı tarafınla onun tadını çıkarıyorsun. Borges ve Nerval hayranlığın; inancı farklı olan birinin Gotik bir katedralin mimarisine hayran kalması gibi. Katedralin içindeki dogmaya inanmaz ama o katedrali yapan insan aklının ve estetiğinin muazzamlığı karşısında saygıyla eğilir. Borges ve Nerval, senin için o katedralin mimarları; ezoterik örgütler ise katedralin mahzeninde ayin yapan şarlatanlar.”

Gözlerinde o tanıdık parıltı belirdi.

“Tespitlerin yerinde; ben ikisinin de yoluna gitmedim.”

“Neden?”

“Çünkü Borges’in labirenti çekici ve güzeldi ama içine girilmezdi. Nerval’in labirenti sıcak ve tehlikeliydi. Ben okuyucumu o labirentlere götürmek istedim; fark, çıkış kapısını göstermek istemem.”

Durdu.

“En azından çıkış kapısının var olduğunu hatırlatmak.”

Foucault Sarkacı’ında çıkış kapısı var mı?”

“Lia. Lia çıkış kapısıdır. Kimse geçmedi. Kapı oradaydı.”

Sustum. Borges’in derin labirenti, Nerval’in titrek deliliği ve Eco’nun o ikisi arasındaki ince, tehlikeli çizgisi, hepsi tek bir cümlede toplandı. Çıkış kapısı vardı. Kimse geçmemişti. Sihirbazın yaptığı gösterinin gerçek olmadığını bilerek izlemeye devam ediyorduk.

Üç Zihin, Tek Tuzak

Foucault Sarkacı’nda komplo yalnızca dışarıdan gelen bir tehdit değildir. Tehlike içeriden, karakterlerin kendi zihinlerinde büyür. Casaubaon, Belbo ve Diotallevi aynı Planı birlikte kurarlar ancak her biri bu kurguya farklı bir kapıdan girer ve farklı bir bedel öder.

Casaubon romanın anlatıcısıdır. Bu konum, ona başlangıçta ayrıcalık gibi görünür. Her şeyi gören, aktarandır. Planın kuruluşuna katılır ama mesafesini korur; entelektüel bir oyun oynadığının farkındadır ve bu farkındalığın onu güvende tuttuğunu düşünür. Ancak Eco, anlatıcı konumunu bir güvence olarak değil bir tuzak olarak kurar. Casaubon her şeyi gördüğünü sandıkça daha derine gömülür. Müzede bir denizaltının içinde periskoptan bakar. Zamanla bu dar bakış açısı, gerçeğin aynası olan Lia ile ilişkisinde gerilim yaratır. Sevgilisi Lia sağduyunun, sıradan ve temiz anlamın sesidir; Casaubon onu dinler ama oyun ilerledikçe onu duyamaz. Dönüşümü ani bir kırılmayla değil fark edilmez bir kaymayla gerçekleşir. Şüpheci kalmaya çalışır ama şüpheciliği zamanla savunmaya, ardından boş alışkanlığa dönüşür. Müzede ayin gecesinde yalnız başına beklerken artık oyunun içinde gözlemci değil eylemcidir. Gerçeklikten kopan kahraman daracık periskop deliğinden sarkacı ve hiçlik uğruna yapılan ayinleri değil insanlığın anlam bulmadaki çaresizliğini izler.

Belbo en trajik karakterdir. Casaubon gözlemler, Diotallevi inanır ama Belbo yazar. Plan onun için yalnızca entelektüel oyun değil, derin bir varoluşsal ihtiyacın karşılığıdır: Hayatı boyunca gerçek anlamda hiçbir şey yaratamadığını düşünen, her girişimde kendini yetersiz bulan bir adamın nihayet bulduğu büyük anlatı. Belbo, mükemmelliğin felcini yaşar. Daha iyi olabilmek için kendini sürekli yetersiz görmek arasında yok olur. Abulafia, Belbo’nun bilgisayarı bu açıdan son derece anlamlıdır. Belbo düşüncelerini, korkularını, eksikliklerini oraya döker. Plan büyüdükçe Belbo da büyür. Büyüme gerçek değil kurgusal büyümedir. Belbo’nun dönüşümünün en kritik anı, planın bir noktada kendisini aşmasıdır. Kurgu kontrolden çıktığında geri adım atmaz. Geri adım atmak yarattığı anlamı yok etmek demektir. Yaratıcı kendi yarattığının içinde hapsolur.

Diotallevi üçü arasında en az konuşan ama en derinden etkilenendir. Kabala’ya olan ilgisi başından beri diğerlerinden farklı bir nitelik taşır. Casaubon’un entelektüel merakı ya da Belbo’nun varoluşsal açlığı değil içten gelen ve tehlikeli biçimde güçlü bir yakınlık. Diotallevi’nin romanın ilerleyen bölümlerinde ortaya çıkan ölümcül hastalığı, Eco tarafından sembolik bir ağırlıkla işlenir. Harflerin sayıların gizli anlamlarıyla oynamak, hücrelerin gerçekliğiyle oynamaktır. Diotallevi bunu bir ceza olarak yorumlar. Kutsal olanla oynadıkları için bedel ödediklerini düşünür. Eco onu doğrulamaz ama çürütmez de. Diotallevi’nin çöküşü en sessiz olanıdır. Yalnızca susar ve erir.

Üç Dönüşüm, Tek Soru

Eco bu üç karakteri birbirinden farklı kılarken aslında tek bir soruyu üç farklı insan tipi üzerinden sorar; Kendi kurduğun anlamın içine düşmemek mümkün mü? Sarkaç sallanmaya devam eder. Üçü de bir noktada onun altında durmuştur.

Aynalar ve Gölgeler

Eco, yan karakterleri üç ana karakterin dönüşümünü farklı bir açıdan yansıtan, tamamlayan karşı karakterler olarak kurar.

Lia: Kaybedilen Gerçek Ses

Lia romanın en sağlıklı zihnidir. Gerçek olanın yalın sesidir. Bu yüzden en az dinlenen sestir. Casaubon’un sevgilisi olan Lia, planın temel belgesi üzerinde son derece sıradan ve inandırıcı bir açıklama getirir. Şifreli metin aslında sıradan bir alışveriş listesidir. Anlam yoktur, örüntü yoktur, gizem yoktur. Eco onu kurtuluşun mümkün olduğunun kanıtı olarak değil, kurtuluşun neden tercih edilmediğinin kanıtı olarak yerleştirir. Yorumun aşırılığına karşı duran doğal zekânın temsilidir. Gizem aramayı değil olanı olduğu gibi görmeyi savunur. Casaubon’a “Siz her şey de derin bir anlam arıyorsunuz, oysa dünya sadece dünyadır” diyerek gerçekçi zihnin aynasını oluşturur. Hamileliği ve doğumuyla soyut kurgulara karşı somut yaşamı ve üretimi temsil eder.

Aglie: Komplonun Yaşayan Bedeni

Ölümsüz Kont Saint-Germain olduğunu ima eden gizemli Aglie, romanın en tehlikeli yan karakteridir. Casaubon ve arkadaşları planı oyun olarak kurarken Aglie bu oyunu ciddiye alan dünyanın temsilcisidir. Aglie kurgusal bir sahteliğin gerçek alıcılar bulduğunu gösterir. Bir anlatı yeterince inandırıcı biçimde kurgulanmışsa artık yalnızca kurgu değildir. Zamanın daireselliğini, tarihin aynı aktörler tarafından defalarca yazıldığının metaforunu besler.

Lorenza: İnancın Kırılganlığı

Lorenza, Belbo’nun hem aşık olduğu hem bir türlü tutamadığı kadındır. Belbo neyi severse onu yitirir. Lorenza, Belbo’nun en mahrem dünyasının bile kurgunun içine çekilebileceğini gösterir.

Amparo: Gerçekliğin Sınırı

Amparo, Casaubon’un Brezilya’daki sevgilisidir ve akılcılığın, şüpheciliğin simgesi olarak kurgulanır fakat Candomble töreninde yaşadığı deneyim bu mesafeyi paramparça eder. Gerçeğin en kararlı savunucusunun bile teslim olabildiğini göstererek Planın kaçınılmazlığını önceden haber verir.

Dört Ayna, Tek Mesaj

Lia sağduyuyu, Aglie inancın dışarıdaki tehlikeli yüzünü, Lorenza kontrolsüzlüğü, Amparo ise aklın sınırını temsil eder. Dördü birlikte okunduğunda Eco’nun ana üçlüye kurduğu tuzağın ne kadar kapsamlı olduğu görülür. Kaçış yolu yoktur. Ne sevgi ne akıl ne şüphecilik ne de sıradan hayat bu labirentten çıkışı garanti eder. Romanın erkek egemen entelektüel dünyasında kadın karakterler kilit rol oynar. Editörler kendi kurguladıkları hayal dünyasında kaybolurken kadınlar onları gerçek dünyaya çağıran çıpalardır.

 Periskop: Görmenin Yanılsaması

Casaubon romanın büyük kısmını Foucault Sarkacı’nın olduğu müzede periskobun içinden bakarak anlatır. Görmek için tasarlanmış ama bizzat görüntüyü kıran, çarpıtan bir araç. Periskop bir mesafeden bakışı mümkün kılar ama güvenli bir bakış açısı yoktur. Periskop denizaltındadır. Casaubon’un gerçeklikten ne kadar uzaklaştığının yeraltında yaşadığının metaforudur.

Trompet: Çalınamayan Yaşam Senfonisi

Belbo gençliğinde bir cenaze töreninde trompet çalmış çıkan tek bir notada zamanın ve mekânın ötesinde olduğu bir an yaşamıştır.  Trompet çaldığı an, hayatında yaratıcı olduğu tek andır. Sonrasında yazdığı her şey o anın soluk bir kopyasıdır. Trompet; Belbo’nun yaratamadığının, olamadığının simgesidir. Plan ona bu fırsatı sunar. Nihayet bir şey yaratmıştır. Ancak bu ses kurgudur, tehlikelidir ve sonunda kendisini yutar. Trompet suskunluğunu planın gürültüsüyle doldurmaya çalışmak, Belbo’nun trajedisinin özüdür. Hiç bir zaman bir an çalabildiği trompetten çıkan onu büyüleyen saf sese ulaşamaz.

Şeftali: Masumiyet ve Geri Dönülemezlik

Romanın sonunda Casaubon’un şeftaliden söz ettiği an, tüm komplo dokusunun, tüm felsefi ağırlığın içinde nefes alan tek saf andır. Batı geleneği ve doğu felsefesinde derin anlamları olan şeftali sembolü romanın sonuna vurulmuş mühürdür. Doğu mitolojisinde bir anlamı ölümsüzlük olan bu meyve roman boyunca ölümsüz bir sır arayan Casaubon’un sırrı tozlu tarih sayfalarında değil dalından kopmuş gerçek bir şeftalinin somut tadında bulmasıdır. Doğanın en yalın halinde gerçek ölümsüzlük, anın tadını alabilmektir. Batı geleneğinde ise şeftali, bazen elmanın yerine geçerek “bilgi ağacının meyvesi” olarak kabul edilir. Romandaki karşılığı şudur; karakter şeftaliyi yediğinde sert çekirdeğe ulaşır. Çekirdek sadece “öz”dür. Yaşam sevinci dokusu ve kokusuyla tensel hazzında sembolüdür. Kitabın sonunda şeftalinin ortaya çıkması, zihinden bedene, teoriden pratiğe geçiştir. Eco okura seslenir; yeterince düşündün artık hisset. Bu metafiziğe karşı fiziksel dünyanın zaferidir. Okur anlam labirentinden çıkarılıp saf varlık dünyasına bırakılır. Şeftali burada bir “dur” işaretidir; artık yorumlama sadece tadını al.

Sarkaç: Tek Gerçek Karakter

Romanın tüm karakterleri; Casaubon, Belbo, Diotallevi, Aglie  hepsi bir noktada şüphe edilebilir, yorumlanabilir, yanılabilir olarak belirir. Yalnızca sarkaç değil. O her zaman oradadır, her zaman sallanmaktadır ve salınımı hiçbir insan dramasından etkilenmez. Bir noktada sabit durur ve salınım devam eder. Aynası dünyadır. Her şeye rağmen dönmeye devam eder.

Müzedeki ayin sahnesinde sarkaç ile Belbo’nun bedeni arasındaki fiziksel yakınlık kasıtlı bir gerilim yaratır. Bir yanda durmaksızın sallanan metal küre; öte yanda bir anlam uğruna her şeyini yitirmiş insan. Sarkacın en çarpıcı özelliği kayıtsızlığıdır. Komplo gerçek mi kurgusal mı, Belbo suçlu mu masum mu? Bunların hiçbiri sarkacın salınımını değiştirmez. O yalnızca fizik yasalarına itaat eder; yerçekimi, kütle, ivme.

Periskop görmenin yanılsamasını, trompet yaşamda erteleme ve söyleyememenin acısını, şeftali gerçeğin, masum olanın kırılganlığını taşır. Sarkaç ise hepsinin ötesinde durur. Yalnızca var olur. Editörler bu fiziksel gerçeği metafizik bir anlama bükerler.

Devam edecek…

 

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir