Nihan Feyza Lezgioğlu

YOL NOTLARI (9)

Çeşitli müzikler dinlenen ve şarkılar söylenen bir evde büyüdüm ben. Sanat müziğine de halk müziğine de çok küçük yaşlarda aşina oldum böylece. Eski nağmeler de eski kelimeler de bizimleydi hep. Sözlük karıştırmayı da severdim. Türk Dil Kurumu’nun iki ciltlik Türkçe Sözlük’ü ile Mustafa Nihat Özön imzalı, İnkılâp Yayınları’ndan çıkan Osmanlıca-Türkçe Sözlük dururdu kütüphanede. (Hâlâ da oradalar.)

Sözlükleri karıştırdıkça duyguları, hadiseleri, durumları ve daha nicesini ifade eden kelimelerin birbirlerinin yerine kullanıldığını görüyordum. Birini açıklamak için diğerine yer veriliyordu. Eş anlamlılık, deniyordu buna. Farklı yazılan ve okunan ama aynı anlama gelen sözcükler. Sonra okulda da tekrarlandı bu tanım, hemen her sene. Sınavlarda birkaç sözcük verilir, aynı anlamda olmayanları bulmamız istenirdi; şıkları eleyip dururduk biz de. Böyle, senelerce. Ak-beyaz, kara-siyah, amaç-hedef, cevap-yanıt, doktor-hekim, mektep-okul, at-beygir, ev-konut… Fakat bir süre sonra hayat’ın yaşam’dan, muhakeme etme’nin düşünme’den, direngen’in inatçı’dan çok başka olduğunu fark etmeye başladım. Çünkü okuduğum ve böylelikle kullandığım kelimeler çeşitlendikçe onların hissedileni ve hissettiğimi izah etmek için aslında ne kadar yetersiz olduğunu anlıyordum. Hemen hepsi çoğu zaman bu kadar kifayetsizken, biz bir de onların muadili(!) kelimeler bulup “anlam”dan gitgide uzaklaşmayı seçiyorduk. O sözcükle ne anlatmak istediğimizi açıklamaya çalışmak değil de bir parolayı -çabasız- tekrar etmek gibiydi bu.

Mesela Türk Dil Kurumu’na göre, “saadet” kelimesinin karşılığı “mutluluk”tur. “Mutluluk” için belirtilen sözcüklerden biri ise “bahtiyarlık”. Oysa hepimiz biliriz ki ne “saadet” ne de “bahtiyarlık” kelimeleri açıklanabilir “mutluluk” ile. Bu hisleri mutlulukla bir tutmaktan söz etmiyorum bile.

Cahit Külebi bir şiirinde, “Ben de türküsünü söylemek istedim / O ele geçmez saadetin / Döndüm dolaştım bulamadım” der. Tam da böyledir işte. Saadet çoğu zaman ele geçirilemezdir. Bedeller ödenerek kavuşulan bir şeydir, sıradan bir “mutluluk” değildir. Yeri gelmişken, onun -örneğin, mutluluğun aksine- yalnızca bizimle ilgili olduğunu da söylemek gerekir belki burada. Başkaları ya da koşullar önemsizdir; saadet, bahtiyar olmayı gerektirir çünkü. O da insanın yazgısıyla barışık olmasıdır işte. Ve bunun için bizden başka kim, ne yapabilir ki?

“Fakat içimde şarkı bitti” diyen Külebi sonra da türküleri düşündürüyor bana. Ayrılık, aşk, özlem, keder, hastalık, mahpusluk, yokluk, ölüm hep var türkülerde. Mutluluk, aşk, vefa, kına geceleri, düğünler ve nicesi de diğer yanda. Saadet yok ama. Bunu düşünüyorum. Yolda bunu düşünüyorum. Telefondaki çalma listelerine de göz gezdiriyorum bir yandan. Bulamıyorum. Ya keder ya mutluluk söyletiyor insana demek ki, diyorum sonunda, saadeti herkes kendine saklıyor.

Daha fazla anlatı okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir