YİTİK ZAMANLAR / Eylem Erdem Şengör
YİTİK ZAMANLAR
Yaşamana izin vermedim, yaşatamadım seni çocuk. Hayata bağlanman benim iki dudağımın ucunda iken, göbek bağın tam da benden yeni ayrılmışken yapamadım, bilmem neden? Belki bir yıl önce ne hayaller, ne umutlarla başladığım evliliğimde hem bedenen hem de ruhen çektiğim acıları senin de yaşamandan çekindiğimden; ya da belki yıllar sonra aklın erdiğinde niye böyle bir hayata, bu halde seni dünyaya getirdiğimin hesabını sana veremeyeceğimden. Oysa ne çok dua etmiştim senin için, en büyük dileğimdi seni sapasağlam kucağıma almak. Bir yıllık evliliğimde ikinci hayal kırıklığımdın sen, ilki malum zaten. En güzel dualarımdın, ama sonra en büyük korkum ve pişmanlığım…
Bilmeni isterim ki yaşadığım her saniye ve aldığım her acı nefeste, yıllarca ve yıllarca yaşadım bu vicdan azabını. Senin her doğum günün, benim öldüğüm gündü aslında, kimse bilmedi. Yaşadığım pişmanlık, azap ve keşkeleri kimseye diyemedim. Patlamak üzere olan bir yanardağ iken, içime içime aktı tüm volkanım. Ah! Nasıl dağladı yüreğimi bilsen o kor alevler.
Yürek her zaman kendini kandırmaya meyillidir bilirim. Ben de yıllarca mantıklı sebepler üreterek kandırdım kendimi. Kimi zaman tevekkül, kimi zamansa inceden inceye içimi delen o yürek sızısıyla öyle olması gerekiyordu dedim içimden. Belki biraz yüreğimi serinletir diye anlattım herkese nasıl zor bir hayat ve evlilik içinde olduğumu. Bilseler eminim onlar da hak verirlerdi bana yanılsamasıyla yıllarca hiç susmadım. Anlattım, döktüm, dağıttım hep içimdekileri. Senden sonra evlatlarım oldu elbet, fakat onlara soramadım bile dünyaya geldiğinize mutlu oldunuz mu diye? Şimdiye kadar soran olmuş mudur bilmem?
Doğduğun gün, öldüğün gündü de… Ben her doğum ve ölüm yıldönümünde gittim kimsenin beni bulamayacağı, bana ulaşamayacağı bir yerlere. İstedim ki hesabını tek başına vereyim sana, aslında bunu niye tek başına üstlendiğimi de çözemedim yıllarca. Kendimi gözlerden kaçırdığım o günlerde, gözlerimi kapatıp hayallere daldım hep. Senin ve yaratanın beni affettiği, ruhumun huzura, dinginliğe ve hafifliğe erdiği anları yazdım bir bir zihnime. Gözlerimi sımsıkı kapatıp bin yıllık uykulara dalmak istedim sonra. Öylesine derin ve kendinden geçme haliyle dalınan o uykulara hep imrendim.
Hayat, içinden geçmek zorunda olduğum karanlık ve kasvetli bir ormandı benim için. Sonsuz mutluluğun ve aşkın olmadığını, kusursuz görünen kişilerin en büyük kusurlara sahip olduklarını, bana yalan söylendiği ve alçaklık edildiği gün öğrenmiştim aslında. Her şeyi biliyordum artık; bütün insanların kötü olduklarını, yalan söylediklerini, bazı ana-babaların evlatlarını kendilerinden çok sevmediklerini, kimseye güvenmemek gerektiğini, bu dünyaya yalnız gelip yine yapayalnız göçeceğimizi, bu korkunç yaşamın tüm yükünün bazılarımızın çelimsiz omuzlarında daha çok hissedildiğini. Çocukluğa has o neşeli rahatlığın ve güven duygusunun birden bitiverip bir facianın ortasındaymışcasına aniden bir uçurumun kenarında kalınabileceğini acı tecrübelerle öğretmişti bana hayat.
Sorulsaydı bana da belki bu dünyaya gelip gelmemek istediğim; her şeye rağmen yaşamak güzel, evet isterim dünyaya gönderilmeyi der miydim ki?
Gökyüzünün maviliği, denizlerin enginliği, güneşin sıcaklığı yahut rüzgârın serinliği, ya da altına girdiğin battaniyenin sıcaklığı, pufidik bir kedinin yumuşaklığı… Deneyimlemek için yeter mi tüm bunlar, dünya hayatını?
Görmüş olmasaydı seni gözlerim, duymasaydı sorulan o soruyu bu aciz kulaklarım. Dilim bağlansa ve konuşamasaydım o an; ya da hiç sormasa idi o gece nöbetteki ebe, o talihsiz soruyu. Benim kararımda olmasaydı yaşaman ya da yaşattırılman. O zaman belki ne güzel, ne hoş olurdu yaşam.
Yaşamana izin vermedim; yaşatamadım seni çocuk. Senin kanatların yoktu çırpıp uçmaya, dizlerin yoktu koşmaya, benimse umudum yoktu yol almaya… Bir kelebek oldun, geldin kanatlarıma kondun; oysa gücüm yoktu ne uçmaya ne de seni uçurmaya. Çırptım kanatlarımı, düşürdüm seni yere ve kanayan kanatlarınla gittin belki hiç istemesen de o sonsuz cennete. Bir günlük ömrün dahi olmadı sayemde, helalleşmeye varmadı ne elim ne dilim.
Affet çocuk, büyüklük sende kalsın; ben yapamadım, becerebilirsen sen beni affet.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
