HÂLÂ KOŞUYORUM / Eylem Lodos
HÂLÂ KOŞUYORUM
Bazı yangınlar söndürülmez. Kovalar boşalır, nehirler tükenir, gökyüzü bütün yağmurunu indirir. Duvarlar kül olur, insanlar toprağa verilir ama o ateş sönmez. Çünkü insanın içine düşen yangına hiçbir su yetişmez. Ben bunu yedi yaşımda öğrendim. Şimdi kırk yaşındayım. Aradan otuz üç yıl geçti. Ama bazen gözlerimi kapattığımda, kırk yaşındaki bedenimden sıyrılıp yeniden o çocuğun içine düşüyorum. Dizlerini karnıma çeken, katlanan koltukların altında saklanan, korkunun neye benzediğini ilk kez öğrenen o çocuğun.
İnsan bazı günlerden çıkamaz. Ben 2 Temmuz 1993’ten çıkamadım.
O gün, Sivas’ın üzerine çöken sıcaklığı hatırlıyorum. Gökyüzü masmaviydi. Kim bilir, belki kuşlar yine aynı türkülerini söylüyordu. Belki ağaçlar aynı rüzgârla sallanıyordu. Ama insanların içine çöken karanlık, gökyüzünün maviliğinden çok daha büyüktü.
Atatürk Kültür Merkezi’nin içindeydik. Dışarıdaki kalabalığı görmüyordum. Ama sesleri görür gibi oluyordum. Cam kırılmalarının rengi vardı. Çığlıkların gölgesi vardı. Nefretin ayak sesleri vardı. Bir uğultu yaklaşıyordu. Uzaklardan gelen bir sel gibi. Önüne çıkan her şeyi sürükleyen bir sel. Sonra bir ses yükseldi.
“Yakın!”
Yedi yaşındaydım. Ama bazı kelimelerin insan öldürdüğünü anlayacak yaştaydım. Ardından başka sesler geldi. Tekbirler. Sloganlar. Bağrışmalar. Ve korku… Korkunun da sesi vardır. İnsan bunu ancak çocukken öğrenir. Yanımda ablam vardı. Küçücük bir dünyanın içinde birbirimize sığınmıştık. Sonra bana döndü. Öyle bir cümle söyledi ki, hayatımın geri kalanını o cümlenin içinde yaşayacağımı bilmiyordum.
“Ölürsem annemin yanına gömsünler beni.”
Çocuklar ölümü bilmez derler. Yalandır. Bazı çocuklar ölümü oyuncaklarından önce tanır. Ben o gün tanıdım. Ablam da. Sonra amcamı gördüm. Koşuyordu. Hayatım boyunca hatırlayacağım şekilde koşuyordu. Elinde yangın tüpü vardı. Bir insanın, başka insanları kurtarmaya çalışırken nasıl göründüğünü ilk kez o gün gördüm. Bir yaralının yanına çöktü. Üzerindeki beyaz atleti çıkardı. Yırttı. Parçalara ayırdı. Kanayan yaranın üzerine bastırdı. O an hiçbir şey anlamadım. Ama yıllar sonra fark ettim. O gün yalnızca bir atlet yırtılmamıştı. Bir şehir yırtılmıştı. Bir ülke yırtılmıştı. Ben yırtılmıştım.
İnsan bazen tek bir günde eksilir. Sonra ömrü boyunca eksik yaşar.
Bizi otobüse bindirdiler. Ali Baba Mahallesi’ne gidiyorduk. Annem yanımdaydı. Otobüs ilerliyordu. Ama sanki dünya yerinde duruyordu. Korku zamanı uzatır. Mesafeleri büyütür. Bir yarım saati, bir ömre dönüştürür. Pencereden dışarı bakıyordum. Yüzler geçiyordu. Evler geçiyordu. Ağaçlar geçiyordu. Ama içimdeki korku geçmiyordu. Ali Baba’nın girişinde indik. Bir amca vardı yanımızda. İsmail Kaya. Şimdi adını söylediğimde içimde bir sızı dolaşıyor. Çünkü bazı isimler yalnızca isim değildir. Bir hikâyedir. Bir çığlıktır. Bir bekleyiştir. Çocukları Madımak’taydı. Onları düşünüyordu. Bir baba yüreğinin çaresizliğini ilk kez onda gördüm. Sonra telefon çaldı. Amcam arıyordu. Sesindeki titremeyi bugün bile duyabiliyorum.
“Madımak’ı ateşe vermişler.”
Dünya bazen tek bir cümleyle ikiye ayrılır. Benim dünyam da o cümleyle ayrıldı.
Balkona çıktık. Uzakta yükselen dumanı gördüm. Gökyüzüne açılmış kara bir yara gibiydi. Ve tam o sırada İsmail Kaya’yı gördüm. Koşuyordu. Madımak Oteli’ne. Çocuklarına. Umuduna. Felaketine. Koşuyordu. Bir insanın çaresizliği koşarken nasıl görünür, o gün öğrendim. Ve galiba ben de o gün onun peşine takıldım. Otuz üç yıldır koşuyorum. Ne zaman gözlerimi kapasam onu görüyorum. Bir baba. Bir yangın. Bir koşu. Ve yetişilemeyen bir…
Yıllar geçti. Bazıları öldü. Bazıları unutuldu. Bazıları makam sahibi oldu. Bazıları ödüllendirildi. Bazıları sustu. Bazıları susturuldu. Ama yangın hafızadan çıkmadı. Çünkü bazı yangınlar binaları değil, zamanı yakar.
Ben bugün kırk yaşındayım. Amcam artık yaşamıyor. Üç yıl önce o da gitti. Ama ne zaman onu düşünsem aynı görüntü geliyor gözümün önüne. Elinde yangın tüpü, koşuyor. Sonra atletini yırtıyor, bir yaranın üzerine bastırıyor. İşte o yüzden, yıllardır kendimi bir insan gibi değil de o yırtık atletin parçası gibi hissediyorum. Bir kumaş parçası. Kandan ağırlaşmış. Acıyla sertleşmiş. Ama hâlâ yaranın üstünde duran bir parça. Çünkü kan hâlâ durmadı. Çünkü adalet hâlâ gelmedi. Çünkü bazı yaralar unutuldukları için değil, hatırlandıkları halde İyileştirilmedikleri için açık kalır.
Bana bazen soruyorlar.
“Neden hâlâ anlatıyorsun?”
Çünkü anlatmazsak ölüler ikinci kez ölür. Çünkü susarsak yangın kazanmaya devam eder. Çünkü hatırlamak, bazen adaletin yerine geçmese de ona açılan tek yol olur. Ben artık ağlamaktan çok anlatıyorum. Ama her anlattığımda içimdeki yedi yaşındaki çocuk yeniden uyanıyor. Koltukların altından başını çıkarıyor. Dışarıdaki sloganları dinliyor. Ablasının sesini duyuyor. Amcasının koşusunu izliyor. Madımak’tan yükselen dumanı görüyor. Ve bana fısıldıyor.
“Unutursan, onlar bir kez daha yanar.”
Bu yüzden unutmuyorum ve hep anlatıyorum. Çünkü ben hâlâ o günün içindeyim. Hâlâ o koşunun içinde. Hâlâ o yırtık atletin bir parçasıyım.
Daha fazla deneme yazıları okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
