Ayşe Yeşim Özcan

SAHİPSİZ KANDURA

Belki birilerinde belki televizyonda görüp aklımda kalmış olan, adını sonradan merak edip araştırdığımda “kandura” olduğunu öğrendiğim; Arap Yarımadası, Basra Körfezi, Hindistan taraflarındaki erkeklerin giydikleri, tunik benzeri beyaz entarilerden yaptırmaya karar verdiğimde kaç yaşındaydım tam hatırlamıyorum.

Yıllar önce içinde rengârenk kumaşlar olan bir mağazaya gitmiştim. Top top, rengârenk, çeşit çeşit kumaşların raflarda dizili olduğu, zamana meydan okuyan bir kumaşçıydı. Kimi kumaş topları öyle büyüktü ki, o çocuk aklımla acaba tezgâhtar nasıl indiriyor bunları diye merak etmiştim. Ahşaptan bir merdiven vardı. O merdivene tırmanıp tepedeki kumaşları büyük bir dikkatle indiriyordu tezgâhtar.

Kadınlar için kumaşlar; pazen, keten, pamuklu, yünlü. Bir de balo, düğün, nişan gibi özel günler için dantel, viskon, şifon, ipek kumaşlar vardı o raflarda. İşte en tepedeki raflarda, o özel dikim kumaşlar dururdu olanca haşmetiyle. En tepedeki raflarda duruyorlardı çünkü hatırladığıma göre her dakika indirilmezlerdi o raflardan.

Mağazanın erkekler için kumaşların olduğu tarafı da en az kadınlarınki kadar heyecan vericiydi. Poplin, koton, keten, kaşmir, yünlü, pamuklu kumaşlar. O bölümde üç, bilemediniz dört renk vardı; siyah, gri, lacivert, beyaz belki azıcık da aklımda kalan bordo kumaşlar. Her kumaşçının ölçü alırken kullandığı ahşap bir metresi vardı. O günlerde benim gördüğüm; boyumdan büyük, kayın ağacından yapılmış bir metreydi. Bir mağazanın belleğini herhalde en iyi o metreler anlatırdı.

Ölçü alınırken hatırlı müşterilere öyle olduklarını hissettiren hatır kahvesi gelirdi. İçildiği zaman kırk yıla bedel olan kahveler. Bir yandan kahveler içilir, bir yandan sohbetler edilirdi ve seçilip raflardan indirilip cam tezgâhın üzerine yavaş yavaş büyük bir özenle açılan kumaşlar o kocaman kara renkli makasla kesilirdi.

“Kırt kırt kırt!”

Çıkan ses adeta sihirliydi. Kesilen kumaş güzelce katlanır ve “Hayırlı olsun” denilirdi. Bir de eğer hatırlı değil de ilk kez gelen yeni bir müşteriyseniz “Terziniz var mı” diye sorulurdu.

İşte böyle bir kumaşçıdan kumaş alıp; belki birilerinde belki televizyonda görüp aklımda kalmış olan, adını sonradan merak edip araştırdığımda “kandura” olduğunu öğrendiğim; Arap Yarımadası, Basra Körfezi, Hindistan taraflarındaki erkeklerin giydikleri, tunik benzeri beyaz entarilerden yaptırmaya karar verdiğimde kaç yaşındaydım tam hatırlamıyorum. Neden bir takım elbise, gömlek, pantolon değil de kandura? Onun da sebebini ise tahmin bile edemiyorum.

“Kim için?”

Bilmiyorum. Ama bir adam giyecek.

“Giyecek adam kaç kilo?”

Bilmiyorum. Ama bu adamlar önce istediğim kiloya iniyorlar sonra istemediğim kiloya ulaşıyorlar.

“Boyu kaç?”

Bilmiyorum. Son ikisi hayli uzundu benden.

“Ne renk sever?”

Beyaz severim ben.

Bu soruların hiçbirinin cevabı yoktu bende. Kumaşını seçip, beğenip kırt kırt kestireceğim, sonra kendi terzime diktireceğim o erkek entarisinin yani kanduranın o an bir sahibi yoktu.

Sahipsiz Kandura!

Evet evet. Tam olarak böyleydi.

Önce kumaşı seçtim, ardından kafamda bir ölçü belirleyip söyledim, aldım gittim terzime. O da başladı sormaya.

“Nasıl olsun? Kolları bilek hizasında mı? Uzunluğu nasıl olsun, boyun kısmına minik bir püskül koyalım mı? Omuz genişliği nasıl olsun?

“Göz kararı dikiver sen” dedim. “Sen dik, ben onu giyecek birini bulacağım.”

Hiç provasız, adamsız bir kandura çıktı ortaya. Bembeyaz. Beyaz çabuk kirlenir, lekelenir, toz tutar diye terzi bir de gamboç dikip hediye etti bana.

İşte o sahipsiz kandura, terziden alıp çıktığım günden beri benimle birlikte. Gittiğim her yere taşıyorum. Bu gamboçu da iyi akıl etmiş terzim hem taşıması çok kolay oluyor hem de kimseler ne taşıdığımı görmüyor bu sayede.

Sahipsiz kandura gün geldi bir gün damatlık oluverdi. Cılız, ufak tefek bir adamdı benim kocam. Eskilerin deyimiyle “Çok severek, sevişerek” evlendik biz. Gamboçundan çıkarıp, gizli gizli ölçüsünü aldığım adama uyar mı acaba diye ölçüp biçtiğim günler dün gibi aklımda. Ne günlerdi. Adam elbisenin içinde kaybolmuştu. Dolduramamıştı içini. Kandura büyük gelmişti.

İlk giydiğinde, kendi bedeninden neredeyse üç beden daha büyük kanduraya bakıp bakıp nasıl da gülmüştük.  Çünkü âşıktık ve gözümüz hiçbir şeyi doğru ölçüp biçemiyordu. Oysa daha en başında, sahipsiz kandura adama bol gelmişti.

Yıllarca taşıdık o kandurayı yanımızda. Ben ne zaman kendimi değersiz, kötü, yıkılmış, bedbaht hissetsem gamboç açılıyor ve kandura adama giydiriliyordu. Sevgili entarisi olmaktan koca entarisi olmaya evirilişi yine biraz eğlence biraz hırgürle geçti gitti. Dile kolay, sekiz buçuk yıl! Tam sekiz buçuk yıl, sahipsiz kandurayı bir adama uydurmaya çalışmakla geçti. Ne kandura kısaldı ne de benim adam uzadı! Ve bir gün fark ettim; kandura bu adama çok büyük geliyordu üstelik hiç de yakışmıyordu. Yıllar geçtikçe ben beğenmediğim gibi adam da beğenmiyordu; bana ayıp olmasın, üzülmeyim diye giyer olmuştu.

Bir gece bana olanlar oldu; sahipsiz kandurayı gamboçuna koydum ve artık bu adama giydirmeyeceğim dedim, dolaba kaldırdım.

Ah be sahipsiz kandura! Ne çok anlam yükledim geçen yıllarda sana. Uzunca bir süre kimse giymedi. Ben yine de arada bir temizlettim seni… Çokça ülke dolaştım seninle. Kim bilir nasıl gülüp eğlenmiştir görenler. “Bunun içinde ne var, deneyebilir miyim” diye soranlar da oldu bu arada.

Böylece yıllar geçti. Kocamdan sonra iki adam daha sahipsiz kandurayı giymeye gönüllü oldu. Aslında onların amacı benimle olmaktı da ben onları sahipsiz kandurayı giymeye ikna ettim diyelim. Önce büyük bir heyecanla denediler ikisi de. Sonuncusu sırf entarinin içine girebilmek için, dolabında ne var ne yoksa yaktı yıktı öyle geldi denemeye.

Sahipsiz kandura uzun zamandan beri gamboçun içinde, dolaptaydı. Taşımadım yanımda hiçbir yere. Soranlara, “Çok fazla eşyam var, bir de onu taşıyamıyorum, yoruluyorum” diye cevap veriyordum. Yalan yok hem yoruluyordum hem de vazgeçmiştim ona bir sahip bulmaktan.

Gel zaman git zaman yorgunluğum mu geçti yoksa yeniden içim mi kıpır kıpır oldu orasını bilmem, arada bir yanıma alıp gezdirmeye başladım.

Hiç eskimedi mi?

Modası geçmedi mi?

Beyazı solmadı mı?

Sıkılmadın mı aynı entariden?

Yorulmadın mı taşımaktan?

Bilmem…

Sahipsiz kandurayı en son sen dene diye çıkardım. “Benim zamanında diktirdiğim böyle bir entari var, dener misin” demedim hiç. Bahsetmedim yani. Elimde gamboç öyle gittim geldim bir süre sana. Belki göz ucuyla ölçtüm biçtim seni. Elli yaşımdaki aklımla bırakıp mantığımı bir kenara, bu adam giysin sahipsiz kandurayı dedim ve dolaptan çıkardım. Gamboçun fermuarını açtım, entariyi çıkardım ve bir süredir elimde beyaz entariyle kalakaldım.

Bekledim… Bekledim…

Senin o kandurayı giymek istediğine inandırdım kendimi. Ama hep bir bahane buldum. Çok yoğun, işi var… Bu tam ona göre diyerek ara ara uzatıyordum sana. Alıyor, şöyle bir baştan ayağa süzüyor, belki en fazla üzerine tutup sonra elime tutuşturuyordun.

Ben defalarca, o sahipsiz kanduranın nasıl da büyük bir heyecanla denendiğine, “Tam bu entariye göreyim” deyip de giymek için can atanlara denk geldim. Denediler de. Ne mi oldu? Bir süre üzerlerine giyip dolaştılar. Ya onlar vazgeçti ya da ben artık onlara yakışmadığını düşündüm de geri istedim.

İşte en son o sahipsiz kandurayı alıp sana geldim. Elimde gamboç ile peşinde dolaşıp durdum. Bir dener misin diye? Denetmek için çabaladım, heveslendim. Kimi zaman sana bakıp oldu bu dedim. Kötü haber; sen o gamboçun içinde ne var hiç merak etmedin, bir kez bile denemedin. “Yok, istemem, ben entari sevmem” dedin. Yalan yok, ben de bir süre biz kadınlara özgü inadımla “Bak ben nasıl giydireceğim sana onu” deyip inanılmaz yoğun bir mesai yapmaya başladım.

“Hadi bir dene, beğenmezsen söz giymezsin. Sadece bir defa üzerinde görelim, bir daha hiç ısrar etmeyeceğim sonrasında.”

“Yok, giymem. Giymeyeceğim.”

Giymedin.

Denemedin.

Eline alıp üzerine bile ölçmedin.

Anladım. Giymeyeceğini, giydiremeyeceğimi. O gün bir şeyi daha anladım. Olmazdı.

Yıllarca elimde dolaştırdığım entariyi bu sabah dolaptan çıkardım. Tam kestiremiyorum ama herhalde en az otuz yıldır oradan oraya taşıyorum. Belki de ilk kez bir adama denetmek için değil de kendim için çıkardım sahipsiz kandurayı. Sonra karşıma oturttum, birer de kahve yaptım ikimize. Başladım konuşmaya:

Belki sen de en az benim kadar yorgunsun. Yıllarca oradan oraya gitmek, hiç tanımadığın bilmediğin adamların bedenine uymak, kendini uydurmak için ne çok çabaladın kim bilir? Kimine büyük kimine küçük geldin. Kimi bir süre çok sevdi seni, kimi belki de daha ilk günden nefret etti… Bildiğim; seninle birlikte çok uzun zamanlar geçirip birçok şeyi göze alıp denemekten, denetmekten hiç vazgeçmediğimiz. Sevgiyi, nefreti, saygıyı, değeri, değersizliği, şefkati, şiddeti… Ne çok şeyi gördük, yaşadık. Günün sonunda; dün akşam önce seni bir denesin diye aylarca peşinden koştuğum adama bir baktım sonra bir de sana. Olmaz dedim. Adam daha en başından entari giymeyi sevmediğini bağıra bağıra söyledi. Ah benim bu oldurma hevesim, inadım. İkinizi yan yana koydum sonra hayalimde, adama giydirdim seni. Yok, yakışmadın, olmadın ona. Dahası, sen olmadan o adam sanki kendi gibiydi. Hafif göbekli, ürkek belki biraz kafası karışık… İşte bu benim son denemem oldu. Hem o adam üzerinde hem de tüm adamlarda.

Seni denemeleri için çabaladığım adamların hepsinin de ilk karşılaştığımızda kendi elbiseleri vardı. Sevdikleri, içinde kendilerini rahat hissettikleri elbiseler. Peki ben niye elimde bir gamboç, oradan oraya koşturup sahipsiz bir kanduraya uygun adam arıyorum?  Neden bir adam, benim yıllar önce diktirdiğim entariyi giyip benimle olsun diye uğraşıyorum? Neden?

Sen de kabul edersen, bu uzun ve yorucu yolculuğu artık bitirelim istiyorum. Çünkü sanırım bu son yaşadığım şey içimde yeni bir kapı araladı. Artık otuz yıl önce diktirdiğim entariyi birileri üzerinde denemeyeceğim. Hiç kimse çıplak değil, herkesin üstünde iyi kötü kendinin beğenip giydiği bir elbisesi var. Tıpkı benim olduğu gibi… Rengârenk, farklı kumaşlardan entariler. Ölçüsü alınarak dikilmiş, en kötü ufak bir tadilatla o bedene uydurulmuş. Benim ısrarla giydirmeye çalıştığım değil, zaten onun olanı giyip “Bak bunu senin için giydim bu sabah” diyecek adamlar.

Pek kıymetli ve emektar kanduram; yolumuz burada sona ererken önce sana sonra tüm o adamlara teşekkür ediyorum. Bundan sonra yolunu sen seç. “Artık kimseye denetmeyeceğim kendimi” deyip gitmek istediğini duyar gibiyim.

Yolun bahtın açık olsun sahipsiz kandura.

 

4 Haziran 2026, Ankara

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir