YOL NOTLARI (10) / Nihan Feyza Lezgioğlu
YOL NOTLARI (10)
Tren garlarını severim, trenleri de. Lise çağımda, hafta sonlarımızı gasp eden dershaneden çıkınca, Bahariye’den Haydarpaşa’ya yürürdüm. Denize çıkardı sokaklar. Kimi zaman kulağımda bir şarkı, bazen düşünceler içinde. Kalabalığın ortasında ama -ilk gençlik tam da böyledir ya- tek başına. Dalgaları seyrederek sahil boyu yürümek, her adımda o korkulu geleceği kurup bozmak. Yıllar sonra, Camus okurken altını çiziyorum şu satırların.
“Tek gerçek, tüm varlıklar katındaki kaygıdır. Dünyada ve oyalanmaları arasında kendini yitirmiş insan için çabucak geçip giden, kısacık bir korkudur bu kaygı.”
Oysa ne de uzundur yaşarken.
Bugün, 4 Eylül sabahı, 06.30’da kalkacak treni bekliyorum garda. Tıngır mıngır hareket eden hiçbir şeye hayatlarımızda yer yok artık; trenin de yüksek hızlı olanını bekliyoruz. Peronda bir banka oturmuş, etrafı seyrederken düşünüyorum bunları. Bir şeyin değeri, ona ulaşırkenki zahmetle paralel hep gözümüzde. Engebesiz bir yol, nereye çıkarsa çıksın kıymetsiz; diken arıyoruz, tümsekler konduruyoruz yok yere.
Yan taraftaki banka, bir anneyle kızı yerleşiyor. Konuşuyorlar, duyuyorum. Kız memnuniyetsiz, anne tahammülsüz. Güneş doğdu doğacak, hava aydınlanıyor diye lambaları söndürüyor görevliler. Bir düğmeye basıyorlar, bir kolu indiriyorlar ya da her neyse, kapatıyorlar ışıkları. Yine çok hızlı her şey. Bekleyecek zaman yok. Kız az önce işittiği okkalı azarı çoktan unutmuş, telefon ekranına bakıp gülerken karton meyve suyu kutusunu deliyor pipetle.
“Burada her şey, kimi kez gülmelerle /Kimi kez gençlik yumruklarıyla” diyordu Char.
Tren geliyor, koltuklarımıza yerleşiyoruz. Küçük bir çocuk durmadan mızmızlanıyor, bütün vagona sinmiş ağır yiyecek kokuları ve yanı başımda horlayan yolcu eşliğinde başlıyor seyahat; Haydarpaşa’dan kalkan o trenlere benzemiyor hiç. Kurup bozduğum, tekrar kurduğum, beğenmeyip bozduğum, bu kez oldu sandığım tüm düzlemler öylece tepetaklak ve ben yıllar içinde neler bulmuşum. Korkulu senaryolar yerini asla tahmin edilemeyecek gerçeklere bırakmış, hayatın ancak anın içindeyken, ne kadar mümkünse, kurulup bozulabileceği anlaşılmış, sınırların ve sözlerin aslında nasıl da geçişken olduğu, karşıtlarıyla(!) sık sık yer değiştirdiği kavranmış.
Tren, epeydir bozkırı yararak yol alıyor. Başımı cama dayamış, etrafı seyrediyorum. Bir Zamanlar Anadolu’da filmi geliyor aklıma. Lermontov’un Geleceğe Korkuyla Bakıyorum şiiri sonra.
“Geride benden bir iz kalmayacak /Karanlık ve soğuk kuşatacak /Benim yorgun ruhumu”
Bir bozkırı aşarken bunlar hatırlanır, evet. Ovaya inerken başka, denize uzanırken bambaşka. Birinde umut, diğerinde hüzün. Birinde hüzün, öbüründe umut. Öyle ve böyle. Öyle ya da böyle.
Eskişehir’de duruyoruz. Elimde çantalarla iniyorum trenden. Perona güzelim sonbahar güneşi vuruyor, ılık bir rüzgâr peşi sıra. Öylece durup dinliyorum. İlk gençlik korkuları ne uzak. Aiskhylos’un sesi kulaklarımda sanki.
“Bütün bunları tamamlayacak olan zaman /Uzun sürmez, geçer eşikten içeri”
Merdivenlere doğru yürümeye başlıyorum.
Daha fazla anlatı okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

