HADES’TE BİR DAVA: LETHE IRMAĞINDAN ÖNCE SON ÇIKIŞ (3) / Emre Şahin
HADES’TE BİR DAVA: LETHE IRMAĞINDAN ÖNCE SON ÇIKIŞ (3)
Dava’nın katedralde geçen kısmında bir rahip tarafından Josef K.’ya anlatılan hikâyeye göre; taşradan gelip “kanun kapısından” içeri adım atmak isteyen bir kişi, kapı bekçisinin kendisini yıldırma çabalarına karşılık, uzun süren bekleyişten sonra kapıdan içeri bakmak istediğinde, bekçiden şu yanıtı alır.
“Madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım. Ancak unutma ki, ben güçlü bir kapıcıyım ve kapıcıların da yalnızca en küçüğüyüm. Ama her salon başında bir başka kapıcı vardır, biri de ötekinden güçlüdür. Daha üçüncüsünü görmeye ben bile dayanamam.”
Bu sözlerde bir güç gösterisi, yıldırma ve korkutma kendini hissettiriyor. Otoritenin kaynağı güç, hiç göremediğimiz sorgu hâkimi hatta savcısına bile ulaşamadan, Josef K.’yi bürokrasiyle ve bürokrasinin “kapı bekçileri” aracılığıyla sindirmeyi başarabiliyor. Tıpkı günümüzde yapılan haksız ve hukuksuz uygulamalara karşı tepki göstermek isteyen, hukukun kendileri için de işlemesini isteyenlere karşı, hukuku otoriter uygulamalarının bir aracı olarak kullanan egemenler gibi. Belirsizliklerden beslenen ve rasyonel olmayan uygulamaları sorgulamayan bürokrasi, söz konusu bu egemenlerin kapı bekçileridirler. Öte yandan Josef K. Ressam Titorelli’nin adalet tanrıçası Themis’e benzeyen fakat elinde terazi ve gözleri kapalı olarak resmetmesine karşın ayaklarının havada olmasına itiraz K.’ya cevap veren ressam, kendisine Adalet ve Zafer tanrıçalarının birlikte resmedilmesinin istendiğini söyler. Oysa bu resme yakından bakan Josef K. resmedilenin bir Av tanrıçasına benzediğini fark eder. Kafka burada “av imgesinden” bahsetmesi tesadüf olamaz. Günümüzde hukuku araçsallaştıran egemenlerin iktidarını sürdürmek için yeri geldiğinde bir avcı gibi iz sürmesi, av olarak gördüğü -tehdit olarak gördükleri- bireylerin peşinden gitmesi her geçen gün daha sıklıkla karşımıza çıkıyor. Tıpkı evrimin işlediği doğada gözlendiği gibi, av olmamak için değişen koşullara, hukuku bir av aracı olarak kullanmaya çalışan egemenlere karşı uyanık olmak gerekiyor.
Sonuç olarak, modern toplumlarda iktidarın işleyişi artık yalnızca yasaların sertliğiyle ya da çıplak zor aygıtlarıyla açıklanamaz. Bugünün egemenlik biçimleri çok daha sızdırılmış, çok daha içkin ve gündelik hayata gömülmüş bir şekilde işler. Michel Foucault’nun kavramsallaştırdığı biçimiyle iktidar yalnızca yukarıdan aşağıya dayatılan bir baskı değil; bireylerin arzularına, davranışlarına ve hatta düşünce yapılarına kadar nüfuz eden bir üretici güçtür. İktidar, yalnızca bedenleri değil; aynı zamanda bilinçleri biçimlendirerek bireyin kendi yaşamını nasıl anlamlandıracağını da belirler. Bu, bireyin kendi durumunu sorgulama yetisini köreltir ve onu, içinde yaşadığı yapıyı doğal, kaçınılmaz ve değiştirilemez olarak kabule yönlendirir.
Yazının önceki bölümlerinde Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau’nun doğal hukuk ve toplumsal sözleşme kuramlarına yer verilmesinin temel nedeni, bugünün unutkan bireyinin aslında hangi tarihsel ve felsefi temelleri unuttuğuna işaret etmektir. Hobbes, insanın doğa durumunda güvenlikten yoksun olduğu için mutlak egemene itaati seçtiğini savunurken; Locke, doğa durumunda var olan hakların korunması için sınırlı ve rızaya dayalı bir yönetimi meşru görür. Rousseau ise sözleşmeyi, bireysel iradelerin genel iradede birleşerek özgürlüğün yeniden kazanılması olarak tanımlar. Bu düşünürlerin ortak noktası, bireyin hak ve sorumluluklarını ancak sözleşme yoluyla güvence altına alabileceği kabulüdür. Ancak günümüz bireyi, bu sözleşmenin tarihsel ve düşünsel içeriğini —yani iktidara neden ve ne ölçüde yetki verdiğini— unutmuş durumdadır. Lethe Irmağı’nın sularına kapılmışçasına, ne doğa durumunun ne de sözleşmenin doğasını hatırlayan birey, egemenin haklarını sınırsız kabul ederken kendi haklarının farkında bile değildir. Böylece özgürlük ve adalet düşüncesinin temelleri belirsizleşmiş, meşruiyet sorgulanamaz hale gelmiştir.
Platon’un Lethe Irmağı metaforu bu durumu çarpıcı biçimde resmeder. Lethe, ölülerin geçmişlerini unuttuğu bir ırmaktır; ancak günümüz toplumlarında bu unutkanlık bir ölüm sonrası değil, yaşamın ta kendisi içinde gerçekleşmektedir. Geniş halk kitleleri, sistematik bir bilinç aşındırması sonucu Lethe’nin sularından içmişçesine bir zihinsel uykuya dalmışlardır. Haksızlıkları, eşitsizlikleri, iktidarın ince ama derin tahakküm biçimlerini, hatta kendi içsel olanaklarını unutmuşlardır. Bu unutuş yalnızca tarihsel belleği değil; içinde yaşanılan adaletsiz yapının tanınmasını da engeller.
Max Weber’in tanımladığı yasal-rasyonel otorite biçimi ve bürokratik demir kafes, bu zihinsel uyku halinin kurumsal dayanaklarını oluşturur. Weber’e göre modernlik, bireyin inisiyatif alanını daraltan, görev ve yetki sınırlarıyla onu anonimleştiren bir bürokratik akılla örülüdür. Bu bürokratik düzen içinde insanlar yalnızca kurallara uymakla yetinir, o kuralların adil olup olmadığını sorgulamak gibi bir sorumluluk hissetmezler. Böylece birey, adaletsizliğin hem taşıyıcısı hem de kurbanı haline gelir. Birey kendisini bir çark olarak tanımlar, ama o çarkın nereye döndüğünü bilmez. Foucault’nun panoptikon metaforu, bu tabloyu tamamlayan bir başka güçlü imgedir. Artık gözetim dışsal olmaktan çıkmış, bireyler kendi kendilerinin gardiyanı haline gelmiştir. Disiplin içselleştirilmiş, birey kendi üzerindeki iktidarın taşıyıcısı olmuş ve böylece itaat gönüllü hale gelmiştir. Ancak burada asıl tehlike, bireyin bu durumu fark etmeksizin sürdürmesidir. Lethe’nin unutuşu ile panoptikonun gözetimi birleştiğinde, özgür olduğunu sanan ama sürekli biçimde yönlendirilen bir birey ortaya çıkar. Bu durum, sadece politik değil, aynı zamanda etik ve varoluşsal bir krizdir.
Bu bağlamda, Kafka’nın Dava adlı romanındaki Josef K. karakteri, modern bireyin bu karanlık panoramasının çarpıcı bir temsiline dönüşür. Josef K., sistematik olarak oluşturulmuş belirsizlikler içinde yavaş yavaş tükenir. Ne gerçek bir dava ne de adalet sağlayacak bir yasa ya da muhatap bulabilir. Sürekli ötelenen, gizlenen ve tarif edilemeyen bir sistemin içinde yönsüz ve çaresiz kalır. Tıpkı modern ve post-modern bireyler gibi, kendisini sınırları belirsiz bir açık hava panoptikonunda bulur. Kuralların belli ama anlamlarının muğlak olduğu, itaatin zorunlu ama nedeninin bilinmediği bir dünyadır bu.
Yine de Kafka, Dava’nın sonunda sönmemiş bir umuda yer bırakır. Josef K.’nın öldürülmek üzere götürüldüğü anda, bir evin üst katında yanan bir ışık ve açılan bir pencereden uzanan bir el görünür. Bu el, örgütlü şekilde bir araya gelecek ve hak ettiği adaleti egemenlerin tekelinden çekip alabilecek insanların eli olabilir mi? Belki de bu ışık, ayakları havada asılı kalmış olan Themis’in —adaletin tanrıçasının— ayaklarının yeniden yere basması için bir umut ışığıdır. Çünkü her ne kadar Lethe’nin suları belleğimizi silmeye çalışsa da; her ne kadar panoptikonun gözleri bizi kendi kendimize gardiyan yapsa da, bir yerlerde ışığı açık bir odada adalet hala mümkün olabilir. Bu da hatırlamanın, direnmenin ve birlikte örgütlenmenin elinden geçer.
-SON-
Referanslar
- Garaudy, Roger. Kafka.
- Ahit, Eski. Yaratılış 37.
- Balint, Benjamin. Jewish Review of Books. https://jewishreviewofbooks.com/literature/12268/graven-images/#. [Çevrimiçi]
- Gilles Deleuze, Félix Guattari. Kafka. 2008.
- Kafka, Franz. Dava.
- Spinoza. Teolojik-Politik Inceleme.
Daha fazla Panzehir kitap analizine buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
