HADES’TE BİR DAVA: LETHE IRMAĞINDAN ÖNCE SON ÇIKIŞ (1) / Emre Şahin
HADES’TE BİR DAVA: LETHE IRMAĞINDAN ÖNCE SON ÇIKIŞ (1)
“1911 yılının buz gibi bir kış akşamında Narodni Bulvarı No:22’deki Café Louvre’nin kapısından girmeye başlayan misafirler, kiraladıkları kulüp odasının yerini sormuşlardı görevliye. Karşıladıkları insanların kimler olduğunun bilincinde olmanın verdiği çekingen bir tavırla “Lütfen beni takip edin” dedi kapıdaki adam ve masaların bulunduğu koridorun sonundaki bölüme götürdü misafirleri. Misafirlerinin birçoğunun Prag Alman Üniversitesi’nden geldiği ve yer yer satranç oynanan masaların arasından geçerek en köşedeki masaya ulaştılar. Önceden oturmuş ve sohbete başlamış olan iki sıkı dost Franz Kafka ve Max Brod kendilerine yaklaşan kalabalık grubun içerisinden fark ettikleri kişiyi gördüklerinde bir an duraksaladılar ama yaklaşık bir yıldır daha sık görüşmeye başladıkları Alber Einstein’i hemen tanıdılar ve masalarına kabul ettiler.”
Böyle bir buluşmanın aynen bu şekilde gerçekleştiğine dair kesin bir kanıt yok. Fakat Einstein’in 1910-1912 yılları arasında Prag’da bulunduğu ve Franz Kafka ile çeşitli toplantılarda Cafe Louvre’de bir araya geldiği ve sohbet ettikleri biliniyor. İkili kuantum ve belirsizlik ilkesi üzerine konuşmuş olabilir mi? Aynı yıllarda Einstein’in görelilik teorisi, kuantum fiziği, radyasyon matematiği gibi konularda çalışmalar yürüttüğü ve bu konularda makaleler yazdığı göz önüne alınırsa Franz Kafka ve Albert Einstein büyük olasılıkla “belirsizlik” ve “nedensellik” üzerine konuşmuş olabilirler. Aralarında Kafka’nın sıkı dostu Max Brod’un da yer aldığı bu üç Yahudi kökenli arkadaşın birikimleri, devrin sosyal koşulları ve profesyonel olarak üzerine kafa yordukları konular göz önüne alındığında Yahudilik özelinde dini konular başta olmak üzere bilimin ve dinin sosyal yaşama, dolayısıyla hukuk düzenine etkileri konularında konuşmuş olmaları kuvvetle muhtemeldir.
Modern ve Post-modern dönemdeki hukuk düzeninin belirsizleştirilmesi, bireyin küçümsenmesi ve modern hukuk sisteminin araçsallaştırılarak, birey üzerinde tahakküm kurulması ile Kafka’nın Dava romanı arasındaki paralellikleri ve benzerlikleri göstermeden önce Kafka’nın etkisi altında olduğu sosyo-kültürel çevre, yukarıda bir örnek olarak verildiği gibi Kafka’nın görüştüğü bilim ve düşünce dünyasına ait insanlar ve etkisi altında kalması muhtemel kavramlar ortaya konduktan sonra yapılacak bir analiz, hem Kafka’yı kişisel olarak anlamamızda yardımcı olacaktır hem de aynı zamanda Dava’yı daha iyi kavrayıp; günümüzle karşılaştırma yaparken daha doğru yorumlar yapmamızı sağlayacaktır. Bunun yanı sıra Kafka’nın Dava’sı ile günümüz “hukuk düzeni” arasındaki paralellikleri gösterirken, bu “hukuk düzeninin” nasıl oluştuğunun tarihsel arka planını detaylı bir şekilde irdelemenin konumuz açısından önemli olduğunu düşünmekteyim. Bugün politikanın çalkantılı sularından bağımsız olması gerektiğine inandığımız bir “hukuk düzeni” varsa da, bugünkü çelişkileri anlamak ve iktidarların yasayı —kasten— belirsizleştirip araçsallaştırmasının sebebini esas olarak kavramak için politika-hukuk ilişkisinin felsefi arka planını irdelemek bize iki noktada açıklık sağlayacaktır: Birincisi hukuk düzeninin ve yasaların kendi içerisinde bulunan —araçsallaştırılmaya— müsait kısımları ve bunların nereden çıktıkları, ikincisi de açımlanan felsefi arka plan sayesinde günceli daha iyi anlamak ve Dava ile olan paralelliklerin nasıl bir arka plandan geldiğini anlayarak, mevcut benzerlikleri ve kıyaslamaları daha doğru bir zeminde yapmak.
Sümer’deki Urgakina kanunlarının yazılmasının üzerinden yaklaşık 5 bin yıl, Magna Carta’dan yaklaşık 8 asır ve Fransız Devrimi’nin üzerinden iki asırdan fazla zaman geçmişken, insanların haklarını bir egemene teslim ederek, yasalara uymayı taahhüt ettiği sözleşme ile günümüzdeki temsili sözleşme (Locke’un deyişiyle zımnî onay) aynı sözleşme midir? Yoksa otoriterleşen dünyamızdaki mevcut yasalar bir egemen tarafından eğilip bükülen ve yeri geldiğinde kendi çıkarı için belirsizleştirilip, araçsallaştırılan yasalar hâline mi getirilmiştir? Günümüz modern insanı, yasaların tarihsel ve düşünsel içeriğini —yani iktidara neden ve ne ölçüde yetki verdiğini— unutmuş durumdadır. Platon’un benzetmesiyle söylersek, Lethe Irmağı’nın sularına kapılmışçasına, ne doğa durumunun ne de sözleşmenin doğasını hatırlayan birey, egemenin haklarını sınırsız kabul ederken kendi haklarının farkında bile değildir. Böylece özgürlük ve adalet düşüncesinin temelleri belirsizleşmiş, meşruiyet sorgulanamaz hale gelmiştir.
Kafka’nın Dava kitabının ana karakterinin adı Josef K. Eserin başından sonuna kadar kendini hissettiren bir huzursuzluk sarmalı içerisinde olan karakterin adıdır Josef K. Yahudilik geleneğinin içerisinde yetişen Kafka’nın bu gelenekten aşina olduğu yargılanma ve suçluluk terimleri “kısmen” de olsa eser boyunca kendini hissettirir. Roger Graudy’nin ifadesiyle Musa’nın tanrısının, gazabından korkulan bir “yargıç tanrı” olduğu nitelemesi düşünüldüğünde Franz Kafka’nın kafasında nasıl bir resim olabileceği ve düşünce dünyasının nasıl şekillenmiş olacağı anlaşılabilir. (1) Buna ilaveten Eski Ahit’teki anlatılarda Yusuf kardeşleri tarafından kıskanılan, dışlanan ve hatta tenhada yine kardeşleri tarafından tenhada öldürülüp bir kuyuya atılacakken, Mısır’a yine kardeşleri tarafından “köle” olarak satılan Yusuf’un başına gelenler bununla sınırlı değildir. Masum olmasına rağmen suçlanıp zindana atılır, çok zor günler geçirir. Kafka’nın Dava romanındaki karakterine etimolojik olarak Yusuf’a (Yosef) bir gönderme mahiyetinde Josef adını vermesi oldukça manidar. (2)
Dava romanında gerek Kafka’nın içerisinde yetiştiği ve etkilendiği kültür gerekse de özellikle 20. yüzyıl ile birlikte değişen dünya görüşlerinin etkileri görülebilir. Bilimde ve sanatta ortaya çıkan farklı akımların ve bunların sosyal hayatta oluşturdukları etkileri siyasi ve dini alanlarda sorgulamalara yol açmıştır. Gustav Janouch, Kafka ile Konuşmalar adlı kitabında, karakalem çizimleri yapmakta olan Kafka’ya rastladığında neler olduğunu anlatıyor: Kafka, çizimi kimse tarafından görülmesin diye hemen küçük parçalara ayırdı. Bu birkaç kez tekrarlandıktan sonra, Kafka eserini görmesine izin verdi. Janouch şaşırmıştı. “Onları benden saklamana gerçekten gerek yoktu,” diye söylendi: “Onlar tamamıyla zararsız çizimler”. Yine Janouch’un aktardığı şekliyle Kafka’nın yanıtı oldukça enteresan: “Hayır! Göründükleri kadar zararsız değiller. Bu çizimler eski, köklü bir tutkunun kalıntılarıdır. Bu yüzden onları senden saklamaya çalıştım…. Kâğıt üzerinde değil. Tutku benim içimde. Her zaman çizebilmek istemişimdir. Görmek ve görülenlere sımsıkı sarılmak istedim. Bu benim tutkumdu.” (3) Demek ki Kafka’nın “görülenle” ve “görülenlere sımsıkı sarılmakla” ifade ettiği bir tutkusu vardı. Peki bu tutkunun çizimleriyle ve Kafka’nın gerçeklikle (nesnel olanla) nasıl bir ilişkisi olabilir?
Tıpkı Kafka’nın diğer eserleriyle ilgili Brod’a onları yok etmesini söylemesi gibi çizimleri için de aynı şeyleri söylemesine rağmen bu çizimlerin bir kısmı Kafka’nın eserlerinde kitap kapağı olarak kullanıldı. Franz Kafka’nın “Horse and Rider (1910)”, “Three Runners (1912)”, “The Thinker” yahut “Fencing (1917)” gibi karakalem çizimlerine baktığımızda 20. yüzyılın başlarında yükselmekte olan soyut sanat akımlarından etkilenmiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kazimir Malevich (1879-1935) gibi soyut sanatın en önemli temsilcilerinden birinin eserlerinde görüleceği gibi gerçekliğe ve nesnel olana karşı bir duruş kendini gösterir. Nesneden kendini kurtarmış geometrik şekillerin yer aldığı eserler, gerçek olanın gerçek-üstü bir yolla yeniden yorumlanması şeklinde ifade edilebilir. Kafka’nın “nesnel olanla” ya da “gerçekle” ve “gerçeği gerçek üstü bir üslupla” anlatması, tıpkı karakalem çalışmalarında olduğu gibi romanlarında da kendine yer edinir.
Kafka’nın romanlarında genellikle nesnel dünyanın gerçeklik anlayışından ve neden-sonuç ilişkisinden kopuk olaylara yer vermesine tanık oluyoruz. Dava eseri özelinde düşünürsek, eser boyunca ağırlığı hissedilen, nedensellikten kopuk bir olay örgüsü ve belirsizlik silsilesi kendini hissettiriyor. Kafka’nın Dava eserindeki “yargıç” ve “yargılama sistemi” açıkça bir belirsizliği, olasılıklar dünyasını (sosyal hayata tercüme edildiğinde bir bakıma “keyfiliğe açık” olmayı) ve daha da önemlisi kendini bir türlü göstermese de, orada bir yerde var olduğu düşünülen ve kendisinden “korkulan” bir yargıç tasvirini bize sunuyor. Özellikle İslam ve Yahudilik dinlerinin Tanrı tasvirleri ve bu tasvirlerdeki sosyal hayata müdahil bir “kadiri mutlak” yasa koyucu özelliği göz önüne alındığında, böyle bir yargıç nitelemesi ve hukuk düzeni tanımlaması Yahudi bir aileden gelen Kafka’da yer etmiş görünüyor. Guattari ve Deleuze’nin nitelemeleriyle Kafka’da yüceltilmiş bir “Baba figürü”, kendisinde iz bırakan Yahudi kültüründen gelen mirasın varlığını yadsımaz. (4) Adına kendisinden korkulan bir “baba”, ya da “Tanrı” yahut “Yargıç” demek özünde Dava romanındaki Josef K’nin kendini bulduğu belirsizlik ve nedensizlik ortamında, rolüne itaat etmeye hazır bulunduğu gerçeğini değiştirmez. Dava romanında geçen “Yargılanıyorsam kesin bir suçum vardır!” ve “..çünkü korkmakta biraz olsun haklıysa eğer, o zaman görevin kabul edilmemesi korkusunu itiraf etme anlamına gelecekti.” (5) gibi cümleler büyük bir belirsizliğe, suçluluk duygusuna ve korkuya işaret ediyor. Modern ve post-modern dönemde olgunun yerini algının aldığını ve nedensellikten kopuk uygulamalarla devletlerin, çoğunlukla elde ettikleri gücü sürdürebilmek için, cezalandırıcı bir “baba” rolüne büründüklerine tanık oluyoruz. Sağ iktidarların tekrar yükselişe geçtiği, hukuk sisteminin adeta egemenlerin bir maşası haline getirilmeye çalışıldığı çağımızda Kafka’nın Dava’sı halen güncelliğini koruyor diyebiliriz. Modern çağın “iş adamı” liderleri, egemenliklerini, yarattıkları belirsizlik (korku) duygulanımları ve kurmaya çalıştıkları tahakküm (itaat) üzerinden tekrar inşa etmeye çalışıyorlar. Bu anlamda modern çağın iktidar analizleri Dava ile büyük bir paralellik içerisindedir.
Belirsizlik (ve bu belirsizliklerin yarattığı korku) duygulanımları konusunu biraz daha derinlemesine irdelememiz gerektiğini düşünüyorum. Zira bu “korku” tıpkı Hegel’deki efendi-köle diyalektiğindeki gibi; bir taraftan egemenlerin halkta yarattıklari “korku” şeklinde kendini gosterirken, öte taraftan ilerleyen bölümlerde hukukun felsefi-politik arka planını incelerken göreceğimiz gibi, aynı zamanda egemenin sahip olduğu egemenliğini -kaynagını mülkiyetten alırken aynı zamanda otoriter hukuk uygulamaları ile bu mülkiyeti ve hakimiyeti koruma anlamında- kaybetme korkusu şeklinde ortaya çıkabilir. Spinoza’nın Tractatus (Teolojik-Politik İnceleme) yapıtında Tanrısal Yasa başlıklı bölümden aktaralım: “Mutlak anlamıyla yasa sözcüğü, ister aynı türden tümü olsun, ister bazıları, bireylerin kesin ve belirli, tek ve aynı neden uyarınca davrandığını anlatır. O ya tabiatın zorunluluğuna ya da insanların bir kararına bağlıdır. Tabiatın zorunluluğuna bağlı olan yasa zorunlulukla şeyin tabiatından ya da tanımından kaynaklanan yasadır. Bir insani karara bağlı olan ve daha özel biçimde hukuk kuralı diye adlandırılan yasayı ise insanlar kendileri ve başkaları için koyarlar: daha güvenli, daha rahat bir biçimde yaşamak amacıyla ya da başka nedenlerle…” (6) Spinoza’nın burada sözünü ettiği “daha güvenli, daha rahat” Hobbes’çu anlamıyla “barış ve huzur içerisinde” diye çevrilebilir. Oysa modern yasaları ve hukuk sistemleri olan modern dünyada barışın ve huzurun bir türlü sağlanamamasının sebebi ne olabilir? Yasa yapıcıların yahut siyaseti şekillendiren egemenlerin oluşturduğu nedensellik dışı ve belirsizlik ortamları bunda ne kadar etkilidir?
Totaliter rejimlerin “yasaları” ve yasaları uygulama biçimleri, yönetilenlerin hurafelerle ve korkularla boyunduruk altına alınmaları esasına dayanır. Yazılı hukuk bir formaliteden ibaret kalır. Egemenlerin baskı ve zorlama ile oluşturdukları korku iklimi sayesinde halka hurafeleri hakikat diye yutturmaları söz konusudur. Spinoza “hurafeyi doğuran ve besleyen neden korkudur” der ve ekler: “Monarşik yönetimin en büyük sırrı ve tüm çıkarı, insanları aldatmakta ve onları dizginlemesi gereken korkuya din maskesi takmakta yatar. Onlar böylece, sanki kurtuluşları için savaşıyormuşçasına, köleleşmek için savaşırlar. Tek bir adam kibirlenebilsin diye kanlarını ve canlarını vermeyi bir utanç değil de en büyük onur sayarlar. Ama, tersine, özgür bir devlette, bundan daha uğursuz bir şey ne hayal edilebilir, ne de denenebilir.” (6) Dava’dan takip etmeye devam edersek, memurlardan avukatlara, iş adamından yargıcına kadar bütün bürokrasi gri bir alanda, nedenlerini bilmediği uygulamaların bir aparatları haline gelmenin yanı sıra, yukarıda bir yerde, varlığından emin olunan fakat tanımlanamayan bir “tek adam” için hizmet etmeye devam eder herkes. Bu açıdan bakıldığında tıpkı modern çağın kalabalıkları gibi nedenlerini bilmedikleri bir yasa ve onun yaptırımları arasında sıkışmış kalmışlardır. Sayıları oldukça fazla Josef K.’lar aramızda olmaya devam ediyor.
Batı hukuk sistemi içerisinde toprağın ve işletme hakkını elinde tutan egemenin meşruiyetinin neye dayandırılması gerektiği en önemli konulardan birisi olmuştur. Doğal yasalar ve insan elinden çıkmış yasalar (nomoi) ayrımını antik dönemde Sofistlere kadar götürebiliriz. Onlara göre insan elinden çıkan yasaların zamana ve mekâna bağlı olmaları söz konusu olduğundan değişime tabidirler. Ve antik çağda değişime tabi olan tanrısal olmayandır ve aşağı görülür. Zamana tabi olan insanın koyduğu yasalar toplum içindeki sınıfsal farkları ve ayrıcalıkları gideremez. Oysa doğa yasaları (doğal hukuk) tanrısaldır ve karşısında herkes eşittir. Sofistlerin doğa hukukunu öne çıkarmaları ve insan eliyle çıkmış yasalardan üstün görmeleri, doğal hukuk (hak) düşüncesinin ne sebeple üstün görüldüğünü ve tarihsel olarak nereden çıktığını göstermek açısından önemli olsa da, toplumsallaşan ve daha geniş alanlarda, birlikte yaşamak zorunda kalan insan açısından ne derece yeterli ve ihtiyaçları karşılayabildiği ayrı bir tartışma konusudur.
(DEVAM EDECEK)
Referanslar
- Garaudy, Roger. Kafka.
- Ahit, Eski. Yaratılış 37.
- Balint, Benjamin. Jewish Review of Books. https://jewishreviewofbooks.com/literature/12268/graven-images/#. [Çevrimiçi]
- Gilles Deleuze, Félix Guattari. Kafka. 2008.
- Kafka, Franz. Dava.
- Spinoza. Teolojik-Politik Inceleme.
Daha fazla Panzehir kitap analizine buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
