YARIM KALMIŞ BİR ROMAN / Dilek Neşe Açıker
YARIM KALMIŞ BİR ROMAN
Başrollerini Meg Ryan ve Tom Hanks’in paylaştığı You Have Got Mail (1998) filminde Ryan’ın canlandırdığı Kathleen Kelly karakteri, gizemli mektup arkadaşına Jane Austen’a duyduğu sevgiyi dile getiren bir e-posta gönderir.
“İtiraf: Gurur ve Önyargı‘yı iki yüz kez okudum. Dilin içinde, şu tür kelimelerde kayboluyorum: Mekân. Talihsizlik. Saadet. Elizabeth ve Bay Darcy’nin gerçekten bir araya gelip gelmeyecekleri konusunda durmaksızın acı çekiyorum. Oku onu! Seveceğini biliyorum.”
1998’de, öncesinde ya da bugün, kitapları sayısız dilde yayımlanan ve defalarca film ve diziye uyarlanan Jane Austen, dünyanın her yerindeki okuyucular üzerinde, Kathleen’de şahit olduğumuz etkiyi yaratmaya devam ediyor. Tabii, bilhassa akademik çevrelerde, edebiyat eleştirmenleri ve kimi araştırmacılar arasında bunun tam tersi düşünce ve hislere de rastlamak mümkün. Onu bilhassa sevgiye yükledikleri anlam benzerliğine binaen Shakespeare’le kıyaslayanlar ve edebiyata katkılarını kutlayanlar olduğu gibi, yazdıklarının dar bir çevreyi içine aldığı ve aslında aynı kurgunun farklı şekillerinden ibaret olduğunu söyleyenler de var. Kişisel olarak romanlarda beni huysuzlaştıran şeylerin başında kibirden gözü dönmüş erkeklerin ehlîleştirilmesinin bir başarı, bir haz unsuru gibi hissettirmesinin geldiğini söyleyebilirim.
Kimileri için ilk feministlerden biri olarak kabul edilen yazar, son yıllarda, belki de cinsiyet rolleri üzerindeki yeni tartışmaların ve uyarlamalardaki dokunuşların da tesiriyle giderek artan bir ivmeyle tam tersi yönde konumlandırılabiliyor.
Austen’ı yaşadığı çağın ve topluluğun şartlarını göz alarak tartışmak, onu sevmek ya da sevmemek ve konumlandırmak bakımından işimizi kolaylaştırabilir mi? Ya da önüne geçilemez popülaritesini günümüzde de koruması, tartışmaları zamansal bağlamından koparıyor olabilir mi? 1800’lü yıllardan bu yana modern dünyada kadının konumu değişmiş olsa da, sosyolojik ve kültürel açıdan ele aldığımızda, Austen döneminden bu yana değişmeyen bazı şeylerin – ya da pek çok şeyin – kaldığını görebiliriz. Yazarın eserlerinin “güncelliği” veyahut popüler kültür öznesine dönüşmesinin arkasındaki sebepler sadece romantizmle ilgili olmayabilir.
Ancak kim ne derse desin Austen insanları büyülemeye devam ediyor ve belki de öncelikle çözülmesi gereken bu büyünün arkasındaki yazınsal sır ya da matematik. Onun romanlarını güzel genç kadınlar, saray gibi evler, kibirli zengin erkekler ve çizim odalarından ibaret görmek büyük haksızlık olur.
Hayattayken eserlerini anonim olarak yayınlayan Austen, 18 Temmuz 1817’de öldüğünde – ölümü de hayatı gibi tartışmalıdır ve hala modern tıbbın ve tarihi spekülasyonların konusudur – arkasında aralarında modern bir efsane haline gelen Gurur ve Önyargı da dahil altı tamamlanmış, bir yarım roman, sayısız mektup, el yazmaları ve notlar bıraktı. Hayranları arasında Charles Darwin’in de yer aldığı, George döneminin bir nevi vakanüvisi olarak da görülen yazar, kitapları iyi satmasına rağmen asıl büyük ününü ancak öldükten sonra kazandı.
Bir diğer İngiliz yazar Charlotte Brontë, Austen’ın romanlarını ilgi çekici bulmadığı söyledi. 1850 yılında bir edebiyat muhabirine yazdığı mektupta, Austen için çok duygusuz bir kadın, dedi ve ekledi. “Meraklı bir şekilde, kibar İngilizlerin hayatının yüzeyini tasvir etme işini yapabilir.” Gurur ve Önyargı’yı ise bir arkadaşına şöyle anlatmıştı: “Düzgün sınırları ve narin çiçekleri olan, itinalı bir çitle çevrili, fazlasıyla ekili bir bahçe.”
Menfi eleştirilerin yanında, edebiyat araştırmacıları arasında Austen’ı çağının ötesinde görenler çoğunluktadır ve onun üçüncü şahıs anlatı tarzını ustaca ve yenilikçi bir şekilde kullandığına bilhassa işaret ederler. Bu üslup günümüzde yaygın şekilde uygulanıyor olsa da, Austen’ın yaşadığı döneme baktığımızda henüz yeni yeni şekillendiğini görebiliriz.
Hakkındaki tüm eleştirilere ve kitaplarının aslında bir editör başarısı olduğunu iddia eden spekülasyonlara rağmen yapılması gereken Austen romanlarını derin okumaya tabii tutmaktır. Bunu yaparak, romantizm örtüsünün ve tüm cafcaflı renklerin ardında, cılız da olsa, toplumundaki eşitsizliklere, örneğin Mansfield Park romanında olduğu gibi sınıf ayrımlarına karşı duran eleştirel sesini duyabilirsiniz.
Jane Austen’ın, arka planında bir kentin mimari değişimini başarıyla anlattığı ve yaşadığı dönemin sınıfı merkezine alan eşitliksiz sosyal yaşantısına meydan okuduğu bir başka eseri de yarım kalmış romanı Sanditon. Yazarın hayatını son altı, yedi ayında, el yazısıyla ve The Brothers adıyla on bir bölümünü yazabildiği romanın adı daha sonra ailesi tarafından değiştirilmiş.
Romanının 2019 dizi uyarlaması Sanditon, pek çok tarihsel ve sosyolojik gerçeği arka planına alırken izleyiciyi insan ilişkilerinin hiç de yüzeysel olmayan karmaşasının içine çekiyor. Sanditon dizisi aynı uyarlandığı roman gibi yarım kalmıştı, ancak üç yıl sonra senaristlerin hikâyeyi tamamlamasıyla geri döndü. Austen’ın diğer kitaplarından sayısız esinlenmeyle oluşturulduğu aşikâr olan bu devam serisi yeni tartışmaları da beraberinde getiriyor. Yarım kalmış bir romanı tamamlana hakkına sahip miyiz? Austen’dan esinle diye yayınlanmaya başlayan dizi hayranları ve Austen okuyucuları tarafından büyük teveccühle karşılanırken ortaya çıkacak bu yeni tartışmayı da merakla beklemeye yol açıyor.
Daha fazla Panzehir kitap analizine buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
