albert-camus-kimdir-6299bd236920a
Selin Deniz

ALBERT CAMUS “YABANCI”

Albert Camus’nün İkinci Dünya Savaşı yıllarında kaleme aldığı Yabancı romanı, yayımlandığı dönemden itibaren günümüze kadar çok ses getirmiştir. Bunun en önemli sebeplerinden biri, İkinci Dünya Savaşı’nın beraberinde getirmiş olduğu yıkımların ve ölümlerin, insanı yaşam üzerine daha çok düşünmeye ve hayatın anlamını sorgulamaya itmiş olmasıdır.

Albert Camus birçok romanını “herhangi bir yaratıcı olmadığından insanlığın evrende bir anlam bulmasına yönelik uğraşlarının boşa bir çaba olduğu ve eninde sonunda bu anlam uğraşının başarısız olacağı” düşüncesiyle yani absürdizm olarak adlandırdığımız düşünce akımıyla kaleme almıştır. Yabancı romanının da işlediği temel konulardan biri olan hayatın anlamsızlığı “Hayatın bir anlamı var mı?” sorusuyla yakından ilgilenen 21. yüzyıl insanının da odak noktası olmuş, romanın kalıcılığı yakalayarak günümüze kadar gelmesinde etkili olmuştur.
Roman, ilk sayfada okuyucuyu Dünya edebiyatının hatırı sayılır giriş cümlelerinden biriyle selamlar:
“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum…”
Bu cümleler bize ilginç bir karakterle karşı karşıya olduğumuzun sinyallerini verir. Annesinin ölümü karşısında kayıtsız kalan, hatta ölümünden bir gün sonra yüzmek için indiği sahilde bir kız arkadaş edinip komedi filmine giden Meursault’un ilgisizliğini sadece annesi üzerinde değil roman boyunca diğer karakterlerle olan ilişkisinde de görürüz.
Çalıştığı ofisteki patronu, ona Paris’te herkesin yapmak isteyeceği bir iş teklif ettiğinde verdiği cevapla onun hayata nasıl bir açıdan baktığını anlarız:
“Hayatınızda bir değişiklik yapmak hoşunuza gitmez mi, diye sordu. Ben de insanın hayatını hiç değiştirmediğini, her hayatın az çok aynı olduğunu, buradaki hayatımdan hiç şikâyetçi olmadığımı söyledim. Duydukları hoşuna gitmemiş gibiydi.”
Her durumu kabullenen, yaşamın tekdüzeliğine kendini kaptırmış, her şeye olduğu gibi duygulara, özellikle aşk ve aile kavramına da “yabancı” biridir Meursault.
Kız arkadaşı Marie, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğini sorar. Onun insan ilişkilerindeki tutumunu şu cümlelerinde görmek mümkün:
”Benim için fark etmediğini, kendisi isterse evlenebileceğimizi söyledim. Bunun üzerine onu sevip sevmediğimi sordu. Daha önce yanıtladığım gibi bunun bir anlam ifade etmediğini ama sevdiğimi sanmadığımı söyledim.”
Romanın akışını değiştiren asıl olay Meursault’un işlediği bir cinayettir.
Kumsalda bir Arap’ın çektiği bıçağın üzerinden gözlerine yansıyan güneş ışınları karşısında kayıtsız kalamaz ve dört el ateş eder. Karakterimiz gerçekten de absürt diyebileceğimiz bir nedenden ötürü cinayet işler. Romanın devamında onun yargılanışını ve idama mahkûm edilişini okuruz. İdam edileceğini öğrendikten sonra bile hayatın anlamsızlığı ve yaşamaya değer olmadığı üzerine kafa yorar:
”Herkesin bildiği gibi hayat yaşamaya değmez. Aslında doğal olarak başka kadınlar ve başka erkekler yaşamaya devam edeceklerine, üstelik bu binlerce yıl böyle sürüp gideceğine göre ha otuz yaşında ölmüşsün ha yetmiş; bir önemi olmadığını biliyordum…”
Bu noktada “absürt” kelimesinin kökeninden bahsetmek isterim.
Türkçedeki karşılığı “saçma, anlamsız” olan Fransızca sözcük, Latincede aynı anlama gelen “absurdus” sözcüğünden gelmiştir. Bu sözcük Latincede surdus “sağır ve dilsiz” sözcüğünden ab+ önekiyle türetilmiştir. Camus toplumsal normları kabul etmeyen, nihilist, kendisine ve topluma yabancı, öğretilmiş ahlaki değerlere göre değil kendi içinden geldiği gibi davranan deyim yerindeyse “absürt” bir karakter yaratmıştır. Başta bahsetmiş olduğum absürdizm akımının önde gelen isimlerinden olan Albert Camus bunu romanda ustalıkla işlemiş farklı ve özgün bir eser ortaya koymuştur.

 

Yazarımızın diğer  yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.