KAPAK (7)
Ahmet Günbaş

ESEN YEL’DEN İKİ KİTAP:
‘KALMERA’DAN SAVAŞTEPE’YE CUMHURİYET’İN ÇOCUKLARI’ VE ‘KALMERA’YA DÖNÜŞ’

Salgın süreci kimi yazarlar için verimli geçti. Bu da ölümcül bir sürece direnmenin başka bir yanıydı sanki. Doğru olan da buydu sanırım: Yazmaya okumaya tutunmak!..  Koşullar ne olursa olsun, bir yazar için kendi derinliğine dalıp oradan birkaç inci çıkarmak oldukça önemli. Kaldı ki yaşam zenginliği böyle olanağı tanıyor yazara. Dönüp arkaya baktığımızda bizi bize anlatmayı başardığımız her şey, aynı zamanda insanlık kalıtına özgü parıltılar içeriyor.

Öğretmen-yazar Esen Yel de anılara dayanan iki kitapla selamlamış okurunu. Biri kırsal bir yöreden öğretmenliğe varış noktasında başından geçenlerle ilgili Kalmera’dan Savaştepe’ye Cumhuriyet’in Çocukları* adlı otobiyografik ayrıntılarla dolu anı-roman; diğeri emeklilik sonrası yaşam izlerini toparlayan Kalmera’ya Dönüş** kapsamındaki anılar toplamı.
Ben, gerek kırsal kökenli bir çocuğun inişli çıkışlı koşullar içerisindeki okuma çabasını, gerekse içinden geçilen ortamlar, olaylar ve sonuçları itibariyle arka planda yansıyan Türkiye fotoğrafını hayli ilginç bulduğumu söyleyebilirim. Çünkü yazar, öznesi-tanığı olduğu her olayı ve izlenimi, neden-sonuç ilişkisiyle vermeye çalışmış. Özellikle bilimsel anlamda eğitim-öğretime düşen cumhuriyet ışığı gözleri kamaştırır nitelikte. O ışık ülkeye ve ülke insanına öyle bir dokunmuş ki, birden herkes kendine gelmiş. Eski saltanat artıklarından oluşan cumhuriyet düşmanları boş durmamışlar bu arada. Her fırsatta ortaçağ karanlığına çekmeye çalışmışlar ülkeyi; yazarın söylemiyle “Deneyimsiz Cumhuriyet”in gülümseyen yüzünü.
Dinsel ve geleneksel baskıyla yer yer geriye dönüşleri anımsatan gelişmeler yaşanmış olmasına karşın, öğretmen okullarının çağdaş kimliği yepyeni bir dünyanın kapısını açmış öğrenme tutkusu içinde bulunan genç beyinlere.
Örneğin, yazar coşkuyla otuz bin ciltlik kitaplığından söz etmekte Savaştepe Öğretmen Okulu’nun.
Böyle bir kitaplığın, günlük gazeteden bile yoksun kırsal insanı için başlı başına bir hazine olduğu aşikâr. İklim Abla’nın yönettiği bu kütüphaneye dadanmakta geç kalmaz genç Esen. Üstüne üstlük kültür ve sanat konusu baş sırayı işgal eder eğiliminde. Şiire yatkındır hayli. Kitaplar bir yana, ona yol yordam gösteren Ahmet Uysal gibi şiir aşığı, mavi gözlü bir ağabey girer koluna. Girmekle yetinmez, sıra nöbeti gibi üstlendiği Damla dergisinin gönüllü temsilciliğini Esen Yel’e devreder. Bu güzel kesişmeyle ilgili birkaç satırı aynen aktaralım:
“Ahmet Uysal ağabey beşinci sınıfta. Damla dergisinin gönüllü okul temsilcisi. Şiirlerinin dergilerde yayımlandığını biliyoruz. Bir son ders çıkışı bizim sınıfa uğruyor, birbirimizi tanıyoruz zaten, şiir konusuna giriyoruz. Oturup konuşuyoruz, söyleşi derinleşiyor…
Ben son günlerdeki şiir yolculuğumu anlatıyorum. Cahit Sıtkı’dan Orhan Veli’ye gelişimi olumlu buluyor.” (KSCŞ, s:257)
Mezuniyet sonrasında o günlerin yasaklısı Nâzım Hikmet’in şiiri geçecektir etkilenme sürecinin ortasından.
Fen derslerine de ilgi odağında, Altamira Mağarası resimlerinden göz kırpan yıldızlara kadar, geniş bir araştırma alanı vardır önünde genç öğrencinin. Psikolog Abraham Maslow’un adıyla anılan “Maslow Piramadi”ndeki “Fiziyolojik, Güvenlik, Sevgi, Saygınlık, Kendini Geliştirme” bölümlerine uygun olarak sepetini doldurmaya bakar bir an önce. Kavrayışı, algısı tepeden tırnağa değişir. Yanı sıra şiirle kapısını araladığı güzel sanatlara kucak açar. Fen dersleri kapsamındaki laboratuvarlarla resim ve müzik odaları aynı bütünlük içinde çağdaş bir kişiliği yaratmaya koyulmuş gibidirler sanki. Deneyip görmek olmazsa olmazıdır fen derslerine bağlı laboratuvarların. Sözgelimi bir bisturi ile kuzu beynini iki parça bölüp beyinle ilgili bölümlerin işlevlerini öğrenmek çağdaş eğitim sayesinde gerçekleşir. Toprağın konuşkan diline benzeyen tarım dersi ise okul binasına sıkışıp kalmaz, çevredeki bağları bahçeleri büyük bir laboratuvar olarak görür. Bizzat yazar adayımızın içinde bulunduğu bir grup öğrenci, bir çiftçiyle yaptıkları röportajı okulun Kültür Edebiyat Kolu’na mahsus duvar gazetesinde yayımlarlar.
Romandaki geriye gidişler öğretmen okuluna giriş coşkusuyla başlar.
Ancak Kalmera’yla  Kalmeralı Esen’i merak edenler, daha fazla gecikmeden 6. Bölümde şöyle bir paragrafla karşılaşırlar:
“Ben Atatürk’ün aramızdan ayrılışının dördüncü yılında doğmuşum. Bergama Krallığı’yla Lidya Krallığı arasındaki çizginin ortalarında bir yerleşim biriminde… Bir yönümde Bergama bir yönümde Sardes… Bu iki tarihsel zenginliğin arasındaki çizginin tam da yoksul noktasında doğmuşum. Uygarlığın ıskaladığı bu ‘ölü noktaları’ görmüş Ata… Yaşadığı kısa zaman aralığında bu ölü noktalara can suyu taşıyacak okullar açılmasını sağlamış. Ata’nı, Cumhuriyeti bu ölü noktalara ulaştırmasını istediği okulların zamanla tabelaları değiştirilse de…” (KSCÇ, S:42-43)
Kısa tanımıyla Kalmera’dan şöyle söz edilir:
“Kalmera! Ayağımı toprağa bastığım yer.” (KSCŞ, s:194)
Böyle bir tanımlamada betona gömülmüş kentler, toprağa veda ettiğimiz yerler gibi görünür bana.  Ne var ki kırsal kesimin de geri kalmışlığı söz konusudur. Dinsel ve geleneksel ahlakın kuşattığı olumsuzluklar adeta doğduğuna pişman eder kırsal kesim insanını. Bu anlamda “Orada bir köy var uzakta” demek yetmez, bizzat oralara gidip cumhuriyet aydınlığını yaymak gerekir. Bunun da çaresi okuldur elbet. Her türlü hurafeden, basmakalıp düşüncelerden uzak, toprak insanını yine toprağın eğiten, araştıran, soruşturan olanak ölçüsünde araçlarla donatan bir eğitim kurumu…
Kalmera’da ilk kez okulun açılması, geç gelen bir sevinç gibi görünse de öğrencilerine “dünyayı öğreten” İbrahim Çiçek öğretmenin özverisiyle tam bir kültür şenliğine dönüşür o gün. Dahası devlet buyruğuyla ilk kez kızlar da okul yüzü görür. Çocuklar, sınıf kitaplığı ile gazetelerden başlayarak okuma heveslerini gidermeye çalışırlar. Bu anlamda “Okul gürül gürül” dür (KSCŞ, S:168) ve çağdaş uygarlığa yönelik özgüvenli bir  yaşam biçiminin taşlarını döşemektedir.
Okulun yanı sıra bir de radyo vardır kırsal kesime güngörmüş kimliğiyle sokulan.
Örneğin, “Radyo Tiyatrosu” denilen program okumuşların olduğu kadar okumamışların da dikkatini çeker. Radyo gizli bir öğretmendir yerine göre. Türküler çığıra çığıra hem eğlendirir hem öğretir dinleyenleri.
Neredeyse Birinci Paylaşım Savaşı’nın estirdiği soğuk rüzgârın eline doğan “40 Karanlığı”nın çocukları için tek kurtuluş umudu cumhuriyet ışığıdır. Köy okulları, bu ışığın en güçlü temsilcisidir.  Ne var ki işler yolunda gitmez. Sözde halktan gelme bir parti olarak ortaya çıkan Demokrat Parti, yalan dolanla iktidarı ele geçirdikten sonra yavaş yavaş cumhuriyet kazanımlarını tersine çevirir. Örneğin, bir zamanlar okumaları zorunlu tutulan kız çocuklarının geleceği tekrar karartılır. Yazar, köyündeki bu olumsuz gelişmeyi anlatırken oldukça buruktur:
“Bütün sınıfta elli öğrenciyiz. Birinci ikinci sınıflarda kız öğrencilerin sayısı fazla. Üçte azalıyor. Dörtte daha azalıyor. Bizim sınıfta iki kız öğrenci. Dördüncü sınıfta birlikte okuduğumuz kızlar, ne olduysa birden ayrılıverdiler.
Emine, Fadime, Gülsüm ve öteki kızlar şimdi yoklar.
Beşinci sınıfta kala kala altı kişi kaldık. Ümmü, Zülfiye, Süleyman, Mehmet, Emin ve ben…” (KSCÇ, s:213-214)
Kızların çoğu halı dokumak, tarla tapan ve ev işlerini yürütmek ve kısmetini beklemek üzere okulu bırakırken, daha doğrusu bıraktırılırken, içlerinden sadece Ümmü -koşulları zorluyarak- İzmir’de bir meslek lisesinin yolunu tutacaktır.
İşbirlikçi DP İktidarının ülkeyi bir yıkım alanına dönüştürdüğü yeni ortamda; 6-7 Eylül Olayları, Kore Savaşı, irticai faaliyetlerin artması, Halkevleri’nin kapatılması, ilerici kesimler üzerinde baskıların artması, nefret söylemi altında halkın ayrıştırılması ve siyasallaştırılması gibi bir dizi olaylar yaşanır ki, bunların her biri Cumhuriyet Türkiyesi’nin çağdaş görüntüsünü ciddi biçimde yaralar. Öğretmen okulu sürecinde daha yakından ve derinden duyumsanır ülkede olup bitenler.
Büyük kentleri sarsan mitinglerin, tutuklanmaların yankısında ilk kez ‘sosyalizm’ sözcüğü telaffuz edilir.
Başta Nâzım Hikmet olmak üzere toplumcu şairler gereğinden fazla ilgi görür. Ağır sansür koşulları altında haber alma özgürlüğü sınırlanan halkın bu süreçte, gözünü kulağını sınır ötesine çevirdiği doğrudur. Yazar, bir bölümde Ahmed Arif şiirine değindikten sonra şu satırları geçer meraklısına:
“Elimdeki ‘hazine kitabın’ dışında bir de radyo vardı. Sofya Radyosu, Bükreş Radyosu,  Moskova Türkçe Yayınlar… Bu cızırtılı radyolardan Nâzım Hikmet şiirleri… Kimi programlarda şiirler yazdırılıyordu da…  Bu şiirler de okula, arkadaşlarıma götürülecek demekti.” (KSCÇ, S:295)
Bir öğretmen okulu mezununun ufkunu genişleten olayların ardı arkası gelmez. Olaylarla bilgiler ışığında algılar da değişmişti doğal olarak. Israrla “Behice Boran ve arkadaşları”nın kim olduğunu sorar kendi kendine öğretmen adayımız. Otuz bin ciltlik okul kitaplığında adı nedense geçmeyen Behice Boran’ın?.. Öğretmenler neden suspustur bu konuda?
Staj döneminde bir köyün sakinleriyle kurduğu içtenlikli ilişkide, köyde sergilenen iki oyunun payı vardır kuşkusuz. Staj sonrasında ise resim öğretmeni Kasım Gülçür tarafından sahneye konan Cevat Fehmi Başkurt’un Paydos adlı oyununda geçerli bir rol üstlenmiştir gönüllü olarak. Ondan sonra “yaşamın içinde oynanan oyunlara” diker gözünü.
Daha birçok yakıcı ayrıntıyı içeriğinde barındıran Kalmera’den Savaştepe’ye Cumhuriyetin Çocukları adlı roman, yakını uzağıyla bir öğretmenin geçmişini dile getirir.
Daha az sayfadan oluşan  Kalmera’ya Dönüş ise, emeklilik yıllarının kaleme alındığı bir anı kitabıdır. Ki erken bir Bodrum hayali “Romatoid Spondilit” hastalığıyla son bulacak; yazlığını tedavi için satmak zorunda kalan öğretmenimiz, elinde bastonuyla ağır aksak yeniden Kalmera’nın yolunu tutacaktır. Kökleri oradadır çünkü. Kendi tabiriyle “On bir milyonluk bir yerleşimden, otuz binlik bir yerleşime…” doğru çok özel bir yalnızlık denemesidir bu! En büyük sitemi, otuz yıl hizmet verdiği İstanbul’dan ayrıldıktan sonra düştüğü ıssızlıktır. Ancak ağaçlar gibi ayakta yaşamaya kararlıdır.  Dostlukla vefa arasındaki ilişkiyi daha fazla sorgulamadan hedefine kilitlenir:
“Bir daha İstanbul’a dönmeyeceksin. Uygarlık mı? Kendi uygarlığını kendin yaratacaksın… İçinde yaşayacağın ortamı yaşanır duruma getireceksin! Ulaştığın kaliteli yaşam düzeyini içinde barındıran bir dünya yaratacaksın ve o dünyada mutlu yaşamayı gerçekleştireceksin!” (KD, s:31)
İşte, Esen Yel’in asıl kimliği burada ortaya çıkar: Bilimle teknikle sarmaş dolaş, kendinin cumhuriyeti gibi bir şeydir bu! Öğrenmek gibi bir amacı vardır sürekli. Çünkü o, öğrenmeyi ertelemeyen öğretmenlerdendir. Yetinme duygusunu bir yana bırakıp yoluna devam eder. Çağına uymak zorundadır. Yeni çağın adı ‘bilimsel-teknolojik’ çağdır bir yerde. Dört daktilo değiştirerek sürdürdüğü mekanik yazma eylemini sonlandırıp bilgisayara yönelir. Kısa sürede kendi adına kurduğu web sitelerini yönetecek kadar ustalaşır. Sanal âlemin en uç noktalarına ulaşır.  Kültür-sanat tutkusunu her şeyin üstünde tutar.  Büyük bir coşkuyla yönettiği -her biri kürsü niteliği taşıyan- Sitemsiz Yazılar, Sistemsizce, Alkımca Çocuk, Esence Dergi, Alkımca, Alkımca Öykü, Alkımsanat, Cosmosgünlüğü adlı web siteleriyle dünyayı avucunun içine alır.  Söz konusu sitelerin her biri önemli bir kürsü niteliktedir.
Yeni döneminde birkaç gerçek dostu ona yarenlik eder.
Gördes-İzmir hattında işlek bir yol haritası oluşturur. İzmir’de odaklanan müzikal etkinlikleri kaçırmamaya çalışır. Ucunda aşk da vardır sanatla içli dışlı serüvenin. Sanki Kalmera’da yeniden doğmuş, onu ciddi biçimde sarsan hastalığından aşağı yukarı sıyrılmıştır. Öyle ki adım atmakta güçlük çeken bir Esen Yel yoktur artık ortada. Hareket yeteneğini giderek artırmış, uzun soluklu yürüyüşlerin insanı olmuştur. Zaman zaman bilinen güzergâhın dışına çıkar, şiirle tatlandırılmış dostlarıyla buluşur. Örneğin, otuz yıl sonra Edremit’te Ahmet Uysal’la karşılaşması sürprizlerin en güzelidir. Hatta bu görkemli buluşma yeni bir şiiri de getirir beraberinde. Uysal’ın huyudur zaten; şiir kokulu buluşmaları şiire çevirir eninde sonunda. Sözü uzatmadan, arkadaş canlısı Uysal’ın Esen Yel’e ithaf ettiği Yakın Olun Daha Yakın adlı şiirden bir dörtlük aktaralım buraya:
“her sabah uzatın kolunuzu
otlara, böceklere dokunun,
kuşlara yakın olun sulara
yakın olun yakın daha yakın!”
Sadece buluşup konuşmakla sınırlı değildir bu kadim dostluğun göstergesi. O sıralar Esen Yel’in yönettiği Alkımsanat sitesine en yeni, en diri şiirlerini gönderir Ahmet Uysal. Bunların en önemlisi, ilgili sitede dosya olarak yayımlanan Troyada Opera / Libretto’dur ki, öncesi ve sonrasıyla ilgisini çekmiştir Esen öğretmenimizin.
Bu arada yazarımızın çalışkanlığı kitap çalışmalarına da yansır. Birbirinden değerli kitaplara imza atar.
Böyle bir huzur ortamının oluşmasında sanırım en büyük sevdiği kadına aittir. Esen Yel’e en büyük armağan can yoldaşından gelir:
“Yaşamamızın son mevsiminde birlikte soluklandığımız için çok mutluyum. İki bin yedi’nin Eylülünde seninle rastlaşmasam başka bir Nermin olacaktım, bundan eminim. Tam da bu yüzden kendimi ve seni seviyorum… Kalkan / 14 Mayıs 2022” (KD, s: 119)
Bense, bu dünyada bilge katında bir insanla tanışmaktan, dahası böyle bir onuru paylaşmaktan büyük mutluluk duyarım.
Çok iyi bilirim ki arkaik zamanlardan geleceğe doğru süzülen güçlü bir ışık vardır onda. Yer yer bu ışığın parıltısıyla arayıp sorarız birbirimizi. En azından şiir gibi ortak derdimiz, uğramadan geçemediğimiz Ahmet Uysal gibi ölümsüz bir dostumuz vardır arada.
Ve çok iyi bilirim ki; romanı, öyküsü, şiiri, anısı, yürek atıştan farksız her türlü kalem kıpırtısı yaşanmışlığın güzelliğiyle değer kazanır Esen Yel’de.
Nice kitaplara diyerek…

*Kalmeredan Savaştepe’ye / Cumhuriyet’in Çocukları (roman) – Esen Yel, Efeakademi Yayınları, 1.basım, Haziran 2022

**Kalmera’ya Dönüş (anılar) – Esen Yel, Efeakademi Yayınları, 1.basım, Haziran 2022

NOT: Yazı içerisindeki alıntılarda kitap adları sözcüklerin ilk harfleriyle belirtilmiştir.

 

Daha fazla kitap analizi okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.