KUYUCAKLI YUSUF – SABAHATTİN ALİ

Kuyucaklı Yusuf | Türkiye İş Bankası Kültür YayınlarıBahar coşmuş, apartman bahçelerini rengârenk boyamıştı. Yaz başlangıcı dediğimiz günlerdi. Bir yandan TRT’nin Sesli Kitap uygulamasında karşıma çıkan Kuyucaklı Yusuf’u dinlerken, diğer yandan baharın parlak renklerinin bahçelerden sokaklara taştığı sessiz mahallemizde sokak aralarında dolanıyordum. Pandemi çok yaygındı. Sokağa çıkma yasakları uzun süreliydi ama benim bir görevim vardı. Mahallenin metruk alanlarında yaşama tutunmaya çalışan sokak hayvanlarının bulunduğu odaklara yiyecek ve su taşımak için her gün sokağa çıkıyordum. Canları besleme ödevimi tamamladıktan sonra apartman bahçelerinde her gün bir yenisini keşfettiğim çiçekli bitkileri ve meyve ağaçlarını sırayla selamlıyordum. Eve mümkün olabildiğince geç dönmek için yolumu uzatıyor, sokakların hemen hepsini tek tek ziyaret ediyordum.

Sabahattin Ali’nin 220 sayfalık ilk romanı Kuyucaklı Yusuf’u işte bu hoş ortamdaki yürüyüşlerim sırasında iki günde dinlemiştim. Mevsim bahardı, evde oturup kitap okumak yerine açık havada olmanın cazibesi dayanılmazdı. TRT’nin bu uygulaması sayesinde açık havada yürürken bir yandan da çok iyi bir tonlamayla seslendirilmiş romanları dinlemek benim için sınırlı zamanımı değerlendirmenin çok etkin bir yolu olmuştu. Bu yürüyüşler sırasında Cumhuriyet dönemi yazarlarımızın çok bilinen romanlarından bazılarını dinlemeyi kısa sürede tamamlamıştım.

Sonra ne mi oldu? Yaz sıcakları bastırdı, pandemi yasakları gevşetildi. Mahalle arasındaki yürüyüşlerim sona erdi. Deniz kıyısına kaçma zamanı gelmişti.

O asude bahar sabahlarında ve akşama yakın saatlerde beni ilk gençlik dönemimin yazarlarıyla buluşturan, roman ve öykülerin sayfalarını benim için çeviriveren sesli kitap uygulaması alışkanlığım başladığı gibi aniden sona erdi.

Bugün size o güzel günlerin armağanı Kuyucaklı Yusuf’tan söz etmek istiyorum.

Sabahattin Ali Aydın’da Almanca öğretmeni olarak görev yaptığı sırada, Komünist Partisi ile ilişkisi olduğu gerekçesiyle tutuklanmış ve hapse atılmıştı. Üç ay kaldığı mahpushanede tanıştığı Yusuf’un başından geçenleri dinlediğinde çok etkilenmiş ve Yusuf’un hikâyesini yeşil mürekkebiyle kâğıda dökmeye başlamış. Yakın arkadaşlarından öğrendiğimize göre yazarımız başlangıçta Yusuf’un hikâyesini üç cilt olarak yazmayı planlamış.  Ancak, nedendir bilinmez; elimizdeki romanda uykudaki bir yanardağa benzeyen sessiz Yusuf’u dokuz yaşındayken tanırız, yirmi yaşındayken kopan dehşetli bir fırtına sırasında da gözden kaybederiz.

Kim bilir? Belki de, Sabahattin Ali’nin aklında ilk romanda yeterince tanıyamadığımız Kübra ile Yusuf’un buluşacağı ikinci bir roman olduğunu, hatta yazacağı üçüncü ciltte Yusuf’un Cumhuriyet döneminde kente yerleşmesini planladığını işitmiş olduğumuzdan, bu ilk romanı çok sevmemize rağmen, Kuyucaklı Yusuf romanı biz okurların yüreğinde hep biraz eksik kalacak. Yusuf’un yirmi yaşından sonraki hayatını hep merak edeceğiz.

Kuyucaklı Yusuf Sabahattin Ali

İnternet ortamında Kuyucaklı Yusuf’un çok sayıda özetinin olması nedeniyle bu yazıda konudan uzun uzun söz etmek yerine, neden bu kitabı okumanızı ya da benim gibi dinlemenizi önerdiğimi anlatmak istiyorum.

Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf’u yazmadan önce şiir ve öykü yazan gencecik bir öğretmendi. Çok heyecanlı, duygusal ve ateşli bir karakteri olan, yerinde duramayan, heyecanlarına gem vuramayan, düşündüklerini bir çuvalda saklamak yerine sakınmadan, korunmadan sere serpe etrafa saçıveren apaçık bir kişiliğe sahip cesur bir insandı. Halkla iyi iletişim kurabilen, onları yakından tanıyan, sorunlarını, isteklerini bilen, duygularını anlayan, onlarla bağ kurabilen, dillerini anlayan, hatta söylemediklerini bile sezebilen duyarlı bir toplumcuydu.

Yusuf’un 1903 yılı sonbaharında Aydın’ın Nazilli ilçesinin Kuyucaklı köyünde başlayan dramını 1931-32 yıllarında gencecik bir öğretmen olarak kaleme alırken, okurunu yıkılmakta olan bir imparatorluğun kasabalarında soluksuz dolaştırmış, eşraf ve bürokrasinin sıradan halk üstündeki hegemonyasını gençler arasındaki bir aşk hikâyesinden yola çıkarak başarıyla anlatmıştır.

Kuyucaklı Yusuf çok iyi yazılmış bir kasaba romanıdır. Konu 1900’erin başı ile 1. Dünya Savaşı arasında geçmektedir. Romanın son bölümlerinde I. Dünya Savaşı başlamış ve seferberlik ilan edilmiştir. Yıl artık 1914’tür. Yani 11 yıllık bir dönemin öyküsü anlatılmaktadır.  Yazarımız bu dönemi bir kasaba yaşamı üzerinden çok etkili bir şekilde anlatmıştır. Romanda geçen birer cümle ile Balkan savaşı ve Trablusgarp Harbinden de haberdar oluruz.

Roman çok sade ve akıcı bir dille yazılmıştır. Anlatıcı bazen araya girerek, bazı bilgiler verse de bu romanın akışını bozmaz. Romandaki doğa tanımlamaları ise yazarın güçlü şair yönünü gösteren iyi yazılmış cümlelerle bezelidir.  Kuyucaklı Yusuf  romanı bu yönüyle bir doğa güzellemesidir. Saflığın, yabanıllığın güzelliğine vurgu yapar. Kendisi de saf ve yabanıl olan Yusuf kendini bağda, zeytinlikte, doğadaki uzun yürüyüşlerde daha iyi hisseder ve koyu yalnızlığını ve kimsesizliğini bir nebze olsun unutur. Ancak aynı anda tutunacak güçlü bir şeyin, bir varlığın bir duygunun eksikliğini de en derinden hisseder.

Doğa, Yusuf’un babalığı yorgun ve bezgin Kaymakam Salahattin Bey’in de zaman zaman nefes almak için kaçtığı yegâne sığınaktır.

Doğa bozulan ve çürüyen toplumsal ilişkilerin karşısında tertemiz ve güçlü varlığıyla bir koruyucu bir sığınak olarak tanımlanmaktadır.

Zaten Yusuf da romanın son satırında artık hiç bir bağı kalmamış olan Edremit’e sırtını dönecek ve atını dağlara doğru sürecektir.

Kuyucaklı köyünden dokuz yaşındaki Yusuf’un anne ve babası bir eşkıya baskınında öldürülmüştür.  Yusuf da baskın sırasında yaralanmış hatta başparmağını kaybetmiştir. Ancak bu büyük acı ve kayıpları şaşırtıcı bir sükûnetle karşılaması dikkat çekicidir. Jandarmayla birlikte olay yerine gelen ilçe kaymakamı Salahattin Bey kimsesiz kalan Yusuf’a sahip çıkar. Evine götürür ve evlat edinir. Kaymakam bir yıl sonra Edremit ilçesine atanır, ailece Edremit’e taşınırlar. Kaymakam Bey bu ilçeye yerleşmeye karar verir, kasabanın içinde bir ev ve küçük bir zeytinlik edinir.

Türk Sineması Arş. on Twitter: ""#SabahattinAli'nin ilk romanıdır Kuyucaklı Yusuf. İlk olarak Tan Gazetesi'nde tefrika edilir. Kuyucaklı Yusuf 'u, Sabahattin Ali'nin Aydın hapishanesinde tanıdığı Yusuf'un yaşadıklarından etkilenerek kaleme alındığını ...Kaymakam Salahattin Bey’in şımarık ve bencil karısı Şahinde, Yusuf’un eve getirilmesinden hiç hoşlanmaz ve ona karşı hiçbir zaman sevgi ve ilgi göstermez. Yusuf, evin üç yaşındaki biricik kızı Muazzez ile yakından ilgilenir, iki çocuk birlikte büyürler.

Eşkıyaların öldürdüğü anne ve babasının başında bekleyen küçük Yusuf’un suskunluğu onun karakteri haline dönüşmüştür. Fazla konuşmaz, içine kapanıktır. Kasabanın gençleri ile yakın arkadaşlık kuramaz. Okulda da uyumsuzdur ve başarısızdır. Salahattin Bey Yusuf’u zorlamaz. O da uzun doğa yürüyüşleri yaparak, kendi içi ile konuşarak, zeytinlikle ilgilenerek vakit geçirir. Yusuf yalnızdır, bir türlü dolduramadığı bir yalnızlığın içinde hapistir. Tek yakınlık kurabildiği kişi Kaymakam’ın kızı Muazzez’dir. Adına sevmek denirse, koruyup, kollamak istediği, kem gözlerden esirgediği kişi küçük Muazzez olmuştur hep.

Küçük ve kapalı bir ekonomiye sahip olan kasabaların kendi özel dinamikleri söz konusudur. Kasabanın az sayıdaki zengini kendini her şeyin ve herkesin üstünde tutar, her şeye hakkı olduğuna inanır, kendilerini kasabanın ve kasaba halkının sahibi sayar. Ancak bu sahiplik bir aile babasının sahip çıkması gibi değildir. Ezmeye, tahakküme, sömürmeye dayalıdır. Günümüzün popüler tanımıyla bir tür  “çökme” eylemidir. Öyle ki; fakirin emeğine,  kimsesizin malına el koymak, hatta korunmasız genç kız ve kadınların namusuna göz dikmek tarihsel ve geleneksel bir hakka dönüşmüştür. Örneğin Vurun Kahpeye adlı romanına mekân ve atmosfer olarak gene verimli bir Ege kasabasını seçmiş olan Halide Edip Adıvar’ın yarattığı zengin kasaba eşrafı tiplerden biri gözünü Aliye Öğretmene dikmişken, Hacı lakaplı olan ise Aliye’yi bağrına basmış olan kimsesiz karı kocanın verimli bağına göz koymuştur.Halide Edib Adıvar - Vurun Kahpeye / Selim İleri'nin sonsözüyle | | | - Can Yayınları

Kuyucaklı Yusuf’ta ise fabrikatör Hilmi’nin arsız ve dejenere oğlu Şakir’in ardı arkası kesilmeyen entrikaları, kötülükleri söz konusudur. Baba oğulun kötülüklerinin sonu yoktur. Evlerinde ya da bağlarında çalışan çocuk yaştaki kıza tecavüz, bilerek adam öldürme, kumarda hile yaparak, karşıdaki oyuncuyu ödeyemeyeceği borca sokma, yaptıkları kötülükleri başkalarının üstüne atma becerisi gibi bin bir kötücül eylemi yapıp, ortalık yerde sütten çıkmış ak kaşık gibi dolaşmaktadırlar.

Kucaklı Yusuf romanındaki asıl gerilim Şakir’in bir bayram günü, kasabanın bayram yerinde salıncaktaki Muazzez’e sataşmasıyla başlar. Muazzez henüz on üç yaşındadır. Yusuf ise on dokuzunu sürmektedir. Yanlarında Yusuf’un okuldan kalan tek arkadaşı Ali de vardır. Ali, okuldan sonra babasının bakkal dükkânında çalışmaya başlamıştır. Şakir, sadece bir anlık can sıkıntısını gidermek amacıyla Muazzez’e asılınca, Yusuf’tan sıkı bir yumruk yemesinin acısını unutamaz ve olay örgüsü bu andan itibaren bir öç alma hikâyesine dönüşür.

Roman bu noktadan itibaren bir entrikalar yumağı halini alacaktır. Fabrikatör Hilmi, oğlu Şakir ve karısı elbirliğiyle Kaymakamın ailesinin dirliğini ve düzenini bozmak için her türlü yola başvuracaklardır.

Kasabadaki üst düzey devlet görevlisi olan kaymakamlar dönemin göreceli olarak iyi eğitim görmüş insan kaynağına bir örnektir. 1900’lerin başındaki,  hatta bugünün küçük ve kapalı bir ekonomiye ve sosyal çevreye sahip kasabasında göreve atanmış, o kasabadan olmayan  (dışarlıklı) ve eğitimli bir memurun hissedebileceği yalnızlığı, iç sıkıntısını, iletişimsizliği ve içinde boğulduğu sıkıntıyı yazarın kaleminden birlikte okuyalım:

“Bereket versin, Anadolu’nun bu yalnız kendisine mahsus dertleri yanında bunların gene yalnız kendisine mahsus çareleri vardır. Bunlardan en birincisi ‘rakı’dır.”

Kuyucaklı Yusuf’un kaymakam babalığı Salahattin Bey de kasabadaki tekdüze hayata rakı eşliğinde tutunmaktadır. Kasabanın önemli ailelerinden birinin üyesi olan avukat arkadaşı ile birlikte akşamlarını ya avukatın bağ evinde, ya da şehir kulübünde uzun saatler boyunca devam eden rakı sofralarında geçirmektedir.  Evine çok geç dönmekte, günlerce çocuklarını görmemeden yaşamaktadır.

Diğer yandan işinde dürüst ama etliye sütlüye karışmadan durumu idare eden bir tutumu vardır. Eşrafla içli dışlı olmadan, az sayıdaki eğitimli insanla rakı masasında hayatını sürükleyen ama rüşvet ve hediye batağına bulaşmamış bir Osmanlı bürokratıdır.

Yusuf’tan yediği yumruğu bir türlü sindiremeyen Şakir sırf Yusuf’u üzmek için Muazzez ile evlenmek ister. Şahinde bu habere çok sevinir ve hemen dünür adayları ile içli dışlı olur ama Kaymakam Salahattin Bey’in bu haytaya verecek kızı yoktur. Muazzez’in evlenmek için henüz çok küçük olduğunu söyleyerek konuyu kapatır.

Ancak “su uyur, düşman uyumaz” demiş atalarımız. Bir süre sonra, Şakir’in zengin babası Hilmi Bey, Salahattin Bey’in sık sık akşam yemeğine konuk olduğu avukat arkadaşının bağına adeta baskın yapan kumarla hiçbir ilgisi olmayan Kaymakamı zorlayarak, manevi baskı uygulayarak ve sarhoş olmasından da yararlanarak Kaymakam Salahattin Bey’e kumar oynatır ve yüksek miktarda borçlandırır. Artık Kaymakam Bey’in başında Demokles’in Kılıcı asılıdır. Acaba fabrikatör Hilmi Bey kenarda beş kuruş birikmiş parası olmayan,  evin geçimi dışında tüm maaşını rakı masasında tüketen Kaymakam Bey’den kumar borcunu nasıl, hangi yolla tahsil edecektir?

Bu sorunun cevabı için fazla beklemezler. Hilmi Bey ve ailesi Muazzez’i yeniden oğulları Şakir’e isterler. Şahinde’ye gün doğmuştur. Kaymakam Bey ise kara kara düşünmektedir. Kumar borcunu ödeyebilecek yeterli miktarda maddi varlığa sahip değildir. Henüz çok genç olan Muazzez’e ise ne istediğini, ne düşündüğünü soran kimse yoktur. Anne ve babasının huzurunu ve rahatını sağlamak için Muazzez’in tanımadığı, sevmediği bir adamla evlenmesinin normal karşılandığı, yadırgamadığı zamanlardan söz etmekteyiz.

Aslında baktığımızda kız çocukları için çağlar boyunca çok az değişiklik olduğunu hemen anlarız. Avcı, toplayıcı dönemden yerleşik düzene tarım toplumuna geçen insanoğlu için düşman kabilelerle anlaşmanın ve huzur içinde yaşamanın en kestirme yolunun kızlarını o kabileye gelin vermek, daha doğru bir anlatımla kabile reisine veya oğluna hediye etmek olduğunu biliyoruz. Dünya tarihinde kız çocukları üzerinden sağlanan barışların sayısız örneğinin sadece şanlı tarihimizin sayfalarında kayıtlı olduğunu sanmayalım. En küçük toplum birimi olan ailelerimiz içinde de kız çocukları üzerinden sağlanan anlaşmalar maalesef günümüzde halen hız kesmeden devam etmektedir.

Gelin, kız çocuklarının kurban edildiği acımasızlığı bir süreliğine unutalım ve romanımıza geri dönelim.

Tam bu noktada yazarın kasaba halkının evliliğe verdiği önemi ve evlilik konusuna bakışını anlattığı satırlardan bazı örnekler alıntılamak istiyorum:

“Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bir müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler. Tabii bu evlenmede herhangi bir müşterek hayattan ziyade, erkek için evde bir kadın bulunması; kız için de “münasipçe bir kısmet” varken kaçırılmaması düşünülmüştür.”

Kaymakam Salahattin Bey de Nazilli’de görev yaptığı sırada çevre baskısına dayanamayarak, kendisinden 15 yaş genç ve oldukça güzel olan Şahinde ile evlenmiştir. Şahinde’nin bencil, eğlence düşkünü, düşüncesiz ve duygusuz bir genç kadın olduğunu kısa sürede anlayan Kaymakam bir süre uzak durduğu rakı maslarına geri dönmüştür. Yusuf’un aileye katılmasından sonra küçük Muazzez’le bile ilgilenmeyen Şahinde tüm zamanını eşraf hanımları ve komşu kadınlar ile dedikodulu, yemekli, şarkılı türkülü eğlenceli toplantılarda geçirmektedir.

Ailesi tarafından sadece dış görünüşüne önem verilerek büyütülen ve “kafasının içi ile bir parça bile meşgul olunmayan” Şahinde karakteri ile yazarımız kız çocuklarının ve kadınların hangi koşullarda yetiştiğini göstererek, eğitimsiz kadınların güçlükler karşısında savrulmasını ve sığınacak güçlü bir kapı arayışından başka çare bulamamasını vurgulamakta, kasabada yaşayan kız çocuklarından sadece evinin kadını olması beklenmesini eleştirmektedir.

Şakir’in yeniden gündeme getirdiği evlilik telifini ve Kaymakam Bey’in kumar borcunun yükü altında ezildiğini öğrenen Yusuf’un aklına bir fikir gelir ve arkadaşı Ali’ye başvurur. Ali uzaktan beğenip, sevdiği Muazzez ile evlenebilmesine olanak sağlayan bu öneriyi hemen kabul eder ve babaannesinden aldığı altınları sorgusuz sualsiz Yusuf’a teslim eder.

Kaymakam Salahattin paranın kaynağını sorgulamaz, kumar borcunu ödeyerek rahat bir nefes alır. Muazzez bir kere daha satışa çıkarılmıştır. Öte yandan, Ali’nin Muazzez’e hani o olaylı bayram yeri eğlencesinden beri âşık olduğunu bilen okurun içi belki biraz rahatlamıştır.  Ali en azından çalışkan, işinde gücünde, mütevazı bir genç adamdır. Üstelik Muazzez’i beğenmekte, için için sevmektedir.

Her şey keşke bu kadar basit olsaydı. Hayat sürprizlerle ve kötücül enerjiyle doluyken, romana gerilim katmadan olmaz. Ali ile Muazzez’in sözlendiği haberini bir türlü kabullenemeyen Şakir kasabanın gençlerinden bir ortak arkadaşlarının düğününde, sağa sola ateş ederek eğlenmek bahanesiyle bile isteye Ali’yi vurur ve öldürür.

İzninizle burada biraz soluklanmak ve haddimi aşarak romanın kurgusundaki bir zayıflıktan söz etmek istiyorum.

Ali, kendisini çok seven babaannesinden altınları kolayca almış ama bundan ailesine söz etmemiştir. Anne ve babası sadece oğullarının kaymakamın kızı ile evleneceğinden haberdardır. Henüz aileler arasında tanışma ve görüşme olmamıştır. Ancak Ali’nin ailesi kendi çapında hazırlık yapmaya başlamıştır. Şahinde’nin ve Muazzez’in bu evlilik planına gösterdikleri tepkilerden okur olarak pek haberdar değiliz. Evin erkekleri pek konuşmadan, söze dökmeden bu kararı almışlardır. İyi, güzel de! Ne Ali’nin yakın arkadaşı Yusuf, ne de bizzat Kaymakam Bey, Ali’nin vurulup öldürülmesi ile pek ilgilenmezler. Ortalığı dağıtmazlar, aile ile görüşmezler. Şakir’in ceza almadan, elini kolunu sallayarak bol eğlenceli hayatına dönmesini sessizce izlerler. Muazzez’den de sözlüsünün ölümü konusunda tek bir ses ve nefes çıkmaz. Kaymakamın evi sanki Ali’nin ölümü ile rahat bir nefes almıştır. Nasıl olsa kumar borcu kapanmıştır. Ali’nin öldürülmesi ile zorunlu evlik planı da ortadan kalkmış olur.

Burada anlam veremediğim ve ciddi bir eksiklik olarak gördüğüm husus Ali’nin ailesinin sessizliğe bürünmesidir. Düğünde herkesin gözü önünde oğulları öldürülmüştür ama olayın üstünün kapatılmasını, tanıkların ifadesinin değiştirilmesini ve Şakir’in ceza almamasını sineye çekerler. Özellikle bir zamanlar aileyi çekip çevirdiği, ailenin birikimini sağladığını okumuş olduğumuz Babaanne figürünün Kaymakam’ın kapısını çalmamasını, Ali’nin kanının yerde kalmasının ve vermiş oldukları altınların hesabını sormamasını yadırgıyorum.  Yazarımızın asıl konuya odaklanmışken bu yan hikâyeye yeterli özeni göstermediğini düşünüyorum.

Kaymakamın evinde Ali’nin ölümü kısa sürede unutulmuştur. Şahinde’nin kurduğu kumpaslarla ve hazırladığı oyunlarla fabrikatör oğlu, edepsiz ve sarhoş Şakir ile bir kez daha evliliğe zorlanan Muazzez annesinin ellinde oyuncaktan farksızdır. Kaymakam Bey’in ise kızı ve karısı ile uğraşacak, ilgilenecek enerjisi ve hevesi yoktur.  Hilmi Bey’in bağındaki, konağındaki eğlencelere ve zengin sofralara doyamayan Şahinde kızını da peşi sıra sürüklemektedir.

Bu Akşam Televizyonda Hangi Filmler Var? – Sinefesto

Gidişattan çok endişelenen Yusuf, bizzat Muazzez’den duymuş olduğu ”kimi sevdiğimi anladın mı” sözcüklerinden ibaret minik cümleden aldığı güçle bir gün ansızın bir yaylı araba kiralayarak Hilmi Bey’in bağına gelir ve Muazzez ile konuşmak istediğini söyler. Üzerinde çarşafı olmadan diğer konuk kızlarla bahçede dolaşmakta olan Muazzez hiç tereddüt etmeden Yusuf’un elini tutar ve yaylı arabaya biner. Dizginleri eline alan Yusuf, Muazzez ile birlikte hızla kasabadan uzaklaşır ve gece yol üstündeki bir köye sığınır. İzlerini süren Kaymakam Bey bir iki gün içinde gençleri bulur ve eve getirerek, küçük bir düğün yapar. Salahattin Bey kızının sütü bozuk Şakir evlenmemiş olmasından ziyadesiyle memnundur.

Düğünden sonra hiçbir işi ve mesleği olmayan evlatlığı ve damadı Yusuf’u Kaymakamlık emrinde Tahrirat Kâtibi olarak işe başlatır. Yusuf’un doğru dürüst bir eğitimi yoktur. Üstelik eşkıya baskınında bir parmağını da yitirmiştir. Hiç bir fikri ve ilgisi olmayan devlet işlerine karşı yabancılık hissetmektedir. Kayınpederinin devlet dairesinde çalışmanın anlam ve önemi hakkında Yusuf’a çektiği nutuk romanın önemli bölümlerindendir.

“Bu iş sana göre değil ama ne yapalım?” dedi. “Biliyorum, canın sıkılacak, fakat insan yavaş yavaş alışır. Gördün ya, kimsenin bir iş yaptığı yok. Mesele o odanın içinde beş on saat oturuvermekte… Lüzumsuz gibi görünür ama bunsuz da dünya dönmüyor. Öyle ya, herhalde böyle boş oturmanın da bir hikmeti var. Bir bakarsın, hükümetteki işlerin hepsini eli kalem tutan iki kişi bile çevirir dersin. Lakin o kalabalık olmasa âlem birbirine girer. Mesele memurların yaptığı işte değil, onların mevcut olmasında. Şimdi sen o tozlu odada oturdukça kendi kendine: “benim burada ne lüzumum var?” diyeceksin! Yanlış! Mademki sen bir kere hükümet kapısından içeri adımını attın, artık lüzumlusun. Sen olmasan muhakkak bir yerde bir aksaklık çıkar…”

Romanın konusunu anlatmayı burada bırakıyorum. Romanın en gerilimli bölümünün bundan sonra başladığını söylemekle yetiniyorum.

Tam bu noktada Yusuf ile Muazzez’in aşk sandıkları duygunun aslında birbirlerine duydukları güven ve ihtiyaçtan ibaret olduğunu da belirtmek isterim. Aralarında öyle tutkulu bir aşk, meşk yoktur. Her iki genç de ilgisiz anne ve babanın yanında birbirlerinden destek alarak birlikte büyümüşler, birbirlerine tutunmuşlardır. Aralarında aşk sandıkları duygu,  güçsüz ve eylemsiz, ne yapacağını bilemeyen, mücadele kapasitesi ve becerisi olmayan iki kişinin çareyi birbirinde görmesinden ibarettir. Yusuf ile Muazzez’in arasındaki bağ aslında hayatlarında var olan ve asla yokluğunu düşünemeyecekleri o bildik kucağa sığınmadan ibarettir.

Sabahattin Ali de şu cümleler ile Yusuf ve Muazzez’in arasındaki bağı tanımlamaktadır. “Hiç birbirlerinden koparılma tehlikesi yaşamamış olsalardı, birbirlerini ne denli sevdiklerini de anlamamış, evliliği değerlendirmemiş olacaklardı. Tek bir istedikleri vardı: beraber olmak ve şimdilik beraberdiler”.

Kuyucaklı Yusuf’u romantik bir aşk hikâyesi olarak görmek isteyenlere, Yusuf ve Muazzez’i lirik bir aşkın kahramanı olarak yüceltenlere katılmadığımı belirtmek isterim.

Sabahattin Ali, bir aşk hikayesi etrafında aslında kasabaların asıl hâkim sınıfı olan zengin eşrafın zalimliğini, fütursuzluğunu, bürokrasiyi kolaylıkla parmağının ucunda oynatabildiğini, rüşvetin yaygın olduğunu, fakir ve kimsesiz çoğunluğun eşraf ve bürokrat koalisyonu karşısında çaresiz kaldığını anlatmaktadır.

Romanın ana karakteri olan Yusuf çok yalnız bir gençtir. Birine yakınlık duyması, bağlanması çok zordur. Belki doğuştan getirdiği kişilik, belki de anne ve babasını yitirdiği eşkıya baskını sonucunda suskun ve eylemsiz bir insana dönüşmüştü. Acısından, sıkıntılarından hayallerinden söz edeceği tek bir arkadaşı yoktur. Okul çağındaki çocukluk günlerini bile akranların oyunlarına fazla karışmadan geçirmiştir.  Ancak okulda veya oyunlarda çıkan kavgalarda güçsüz ve fakir çocukları korumuş, onları savunmuş, eşraf ve memur çocuklarının eziyet etmesini engellemiştir. Yakınlık kurabildiği ender kişilerden biri Muazzez, diğeri de Ali olmuştur. Her ikisi de sessiz, uyumlu ve Yusuf’un korumasından ve ilgisinden memnun olan çocuklardır.

Romana adını veren Yusuf ile ilgili bu uzun girişten sonra Sabahattin Ali’nin Yusuf’u anlattığı eşsiz betimlemelerle dolu cümleyi birlikte okuyalım:

“Yusuf bir sur harabesi üzerinde biraz sıkıntılı ve şekilsiz, fakat serbest ve istediği gibi büyüyüp gelişen yabani incir ağacına benzer.”

Yusuf’un yalnızlığının anlatıldığı bölümleri özellikle paylaşmak isterim:

“Yusuf iki eliyle arkasındaki ağacın kabuklarına sarıldı. Parmakları soğuk yarıkların arasına girdi. Elini hemen geri çekti ve göğsüne götürdü. Göğsünün içinde, bu asırlık ağacın kabuğu gibi yarıklar bulunduğunu sandı ve gırtlağına kadar bir ateşin çıktığını hissetti. Aman yarabbi, ne kadar yalnızdı. Düşüncelerini hangi istikamete koştursa, karşısına kimse çıkmıyordu. Şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan, sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu. Yalnız, gökyüzündeki yıldızlardan çayın dibindeki çakıllara, doğu tarafından kopup gelen bulutlardan batı tarafındaki denize kadar uzanan ve yayılan bu kocaman gecenin içinde, yapayalnızdı.”

Kuyucaklı Yusuf romanındaki karakterler genel olarak edilgendir. Romanın genelinde bir kadercilik hali sezilir.

Ali’nin ailesinin oğullarının öldürülmesini çaresizce kabul etmesi, babası evi terk edince yaşamak için annesi ile birlikte geçici işlerde çalışmak zorunda kalan ve her tülü kötülüğe maruz kalan genç Kübra’nın çaresizliği, okumayı özledikçe sadece evdeki eski okul kitaplarını okumaktan başka bir seçenek üretemeyen Ali’nin ufuksuzluğu, babasının bakkalında çalışmaktan başka bir olasılığı aklına bile getiremeyen Ali’nin edilgenliği romandaki kaderci atmosferin parçalarını oluşturmaktadır.

Romanda özellikle Kaymakam Bey ailesinde genel bir karamsarlık hâkimdir. Salahattin Bey adeta ayaklarını sürüyerek yaşamaktadır. İçki sofralarında geçen uzun yılların sonucunda ciddi bir kalp rahatsızlığı geçirmiş iyice çökmüş ve çocukların evlenmesinden kısa bir süre sonra da vefat etmiştir.

Yazarın Yusuf için söylemiş olduğu şu cümleyi aslında romandaki “iyi” karakterlerin hepsi için söylemek mümkündür.  “Kendinde her şeyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hiçbir şey bulamamak… Tükenmek bilmez bir sabırla bir meçhulü beklemek…”

Kuyucaklı Yusuf bugün 84 yaşında. Bugüne kadar hakkında çok yazılmış, çizilmiş, yüzlerce araştırma ve incelemeye konu olmuş, satır satır irdelenmiş, hakkında öğrenci ödevleri, akademik tezler yazılmıştır. Hatta ilk yayınlandığında tutuklanmış, sakıncalı bulunarak toplatılmış. Aralarında Reşat Nuri Güntekin’in de bulunduğu üç farklı bilirkişinin verdiği rapor sayesinde aklanmıştır.

Kimileri aynı dönemde yayınlanan Yeşil Gece, Vurun Kahpeye ve Yaban adlı romanlar ile kıyaslamış,  kimileri tarafından komünist bir yazarın sol propaganda yapan siyasi içerikli romanı olarak tanımlanmış, kimileri tarafından da yeterince siyasi eleştiri yapmadığı, sınıflar arası tahlilleri yeterli olmadığı için eleştirilmiştir.

Kuyucaklı Yusuf romanı kısaca söylersek; zengin ve fakir, zalim ve mazlum, saf olanla yozlaşmış olan, doğal hayat ve yapay hayat farklılıklarına dayanmaktadır. Romanda kasaba hayatında eşraf ve işbirlikçi bürokrasinin kurduğu adaletsiz düzen anlatılmakta ve romanın sonunda her koşulda bir başkaldırının mümkün olduğu vurgulanmaktadır.

“Yusuf karakterinin köyden kente çeşitli nedenlerle göç eden ve uyum sağlayamayan köylü tipinin de habercisi olduğunu” söyleyen Prof. Dr. Alaattin Karaca tarafından kaleme alınan inceleme yazısının son paragrafını alıntılıyorum:

“Kuyucaklı Yusuf, Rousseau’nun isyan ve doğaya dönüş felsefesinden kaynaklanan başkaldırı temasını işleyen ilk roman Türk edebiyatında. Diğer yandan Anadolu’daki toplumsal düzene yönelik getirdiği eleştirilerle de öncü sayılabilir. Bu özelliğiyle Türk romanının o döneme değin ana sorunsalı olan batılılaşmama dışına çıkmış ve 1950’lerde yaygınlaşmaya başlayan köy edebiyatına yönelişte de önemli rol oynamıştır denilebilir. Her ne kadar kasaba yaşamını ele almışsa da S. Ali, Yaşar Kemal ve Kemal Tahir zincirinin ilk halkası olarak kabul edilmelidir. Hatta toplumla uyuşamama temini ve uyuşamayan bir kişiyi konu edinmesi bakımından S. Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ının da ilk halkasıdır kanımca.”

Yazının tamamını okuma isteyenler için makalenin linkini de buraya ekliyorum.

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/12/849/10755.pdf

Yazımı sonlandırmadan önce Kuyucaklı Yusuf’un okurla buluşması sürecine de kısaca değinmek istiyorum.

Romanın yazılış öyküsünden bu anlatının ilk bölümünde söz etmiştim. Kuyucaklı Yusuf, ilkin Konya’da yayımlanan Yeni Anadolu gazetesinde tefrika edildi fakat ücret anlaşmazlığından ötürü yarıda kesilmiş. Mart 1936’da Projektör dergisinin birinci ve Kasım 1937’de Varlık dergisinin sekizinci sayısında yayımlanmış fakat gene yarıda kesilmiş. Romanın tamamı ilk kez 9 Kasım 1936 ile 21 Ocak 1937 tarihleri arasında Tan gazetesinde tefrika edilmiştir.

Kuyucaklı Yusuf kitap olarak ilk kez 1937’de Yeni Kitapçı tarafından basıldı. Sonrasında beşinci baskıya kadar Akba Kitabevi (1943), Varlık Yayınları (1965), Bilgi Yayınları (1972), Cem Yayınları (1980) tarafından yayımlandı. Kitap 2001’den beri Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmaktadır. 2017’de Kuyucaklı Yusuf 80 Yaşında özel baskısı yayımlanmıştır.

Bu roman Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 1980 sonrasında ortaöğretim öğrencilerine önerilen (günümüzde geçerli olmayan)  100 Temel Eser listesinde yer almıştır.

Kuyucaklı Yusuf 1985 yılında Feyzi Tuna tarafından aynı adla sinemaya uyarlanmış, ana roller Talat Bulut, Derya Arbaş ve Ahmet Mekin tarafından üstlenilmişti.

Bu yazı kapsamında romanın yazarı büyük şair, öykücü ve romancı öğretmen Sabahattin Ali’den çok az söz ettiğimizin farkındayım.

Bu eksikliği gidermek için Hülya Duman’ın Panzehir Dergi sayfalarında yayınlanan “Kendime Not- Yeşil Mürekkep/ Sabahattin Ali-1. Bölüm” başlıklı yazısını okumanızı öneriyorum:

https://www.panzehirdergi.com/kendime-not-yesil-murekkep-sabahattin-ali-1-bolum-hulya-duman/

Yalnız, Sabahattin Ali’nin romanın önemli bölümünün geçtiği Edremit’te bir süre yaşamış olduğunu, kasabayı ve çevresini, halkın alışkanlıklarını, yaşamını iyi bildiğini, bir öğretmen olarak da okul yaşındaki çocukları çok iyi tanıdığını ve bu romanın ayrıntılarında kendi yaşam deneyimlerinden ve gözlemlerinden çok başarılı bir şekilde yararlandığını hatırlatmakla yetiniyorum.

Birsen Karaloğlu

5 thoughts on “KUYUCAKLI YUSUF – SABAHATTİN ALİ/ Birsen Karaloğlu

  1. Hulya Duman dedi ki:

    Öncelikle kendi adıma çok teşekkür ederim. Refere etmişsiniz ne büyük incelik, onur duydum.
    Ve yazınız için de ayrı bir teşekkürü kabul edin lütfen. Kaleminiz kavi olsun

    1. Birsen Karaloğlu dedi ki:

      Sevgili Hanımefendi, Yazınızı öyle incelikli duygularla ve bilgilerle donatmışsınız ki, bize söyleyecek söz kalmamıştı. Asıl ben sizi kutluyorum. Devamını hevesle bekliyorum. Sevgiler.

  2. Ali Kutlu dedi ki:

    Filmini izlemistim çok güzeldi,ben sesli roman dinlemedim ,ama dinlemek isterim yutubda köşe yazılarını dinliyorum hergün. Selamlar saygılar

    1. Birsen Karaloğlu dedi ki:

      Merhaba Alicim, TRT’nin Sesli Kitap uygulamasını telefonunuza ücretsiz indirebiliyorsunuz. Çok sayuda yerli ve yabancı yazarın roman ve öyküleri tiyatro sanatçıları tarafından şahane bir şekilde seslendirilmiş. Yürürken, metroda, durakta beklerken, her ortamda dinleyebilir, kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. Ara verniştim, yeniden başlayacağım, okumaktan daha kolay. Çok sayıda eseri hiç eksiksiz ve hatasız dinlemek mümkün. İlginiz ve desteğiniz için çok teşekkür ederim. Sevgilerimle,

  3. Sedef Ergürbüz dedi ki:

    Bir solukta okudum Birsen Hanım’cığım. Ne kadar duru, sıcak, objektif ve kapsamlı anlatımlar. Emeğinize sağlık, kutluyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir