AKSAK ZAMAN CÜCELERİ’NE ŞİİRLE BAKMAK!

 Ahmet GÜNBAŞ

 

Çağdaş bir masalcı edasıyla gerçeği tersyüz eden ironik bir dil yaratmak!..

Böyle bir tutumu ve duruşu var Halime Yıldız’ın son yapıtı Aksak Zaman Cüceleri’nde.⃰

Gerçi her halinde bir masalcı havası/kimliği taşıdığı gözden kaçmıyor şairin. Çocuk kitapları da bunun özeti. Değiştirime, tersinlemeye, tekerlemeye, düşselliğe, rengârenk boyalarla dünyayı ve insanları kucaklamaya bayılıyor. Böyle bir yaklaşımı ya da dili, çocuksu eda ile yetişkinler için  kullandığında hem gözden kaçanı yakalıyor, hem de çoğunluğun farkında olmadığı yakıcı gerçekleri evcilleştiriyor, minimal anlamda sorgulanır kılıyor.  Dahası kanayan bir yarayla birlikte umarsızı/aymazı güle oynaya hırpalıyor.

Oyun derken aklıma takıldı birden: Fazıl Hüsnü Dağlarca şiiri oyun olarak görür, algılar. Bu noktadan hareketle, ‘çocuk-ergen-yetişkin’ uzantısında herkese açık bir kapı bırakır çağrışım konusunda. Yıldız da öyle… Taşın Kuyuya Düştüğü başlığını taşıyan ilk şiir üslubunu ele veriyor hemen. Yani “ben / kuyudaki taşın kim/sesi” (s:7) işaretinde gizemli bir çınlamanın peşine takılıyoruz. Giderek daha derin ve geniş bir açıklama içinde buluyoruz kendisini:

“bir de kereveti kırık masalların kim/sesiyim

ve göçmen kuşların emanetçisi

kuşların yaz albümünü saklar göğsümün kileri” (s:7)

“Ses kimin sesi, kuyu kimin kuyusu, kereveti kırık masallar neyin nesi, göçmen kuşların emanetçisi olmak ne demek?” gibi birbirine eklenen sorular epeyce karıştırıyor aklımızı.

Bilinir ki ‘kuyu’ metaforu, tüm zamanlar içinde kutsal bir söylence olarak  “Yusuf’un kuyusu” olarak yer etmiştir belleğimizde. Karşılığı ise gözden uzak,  yazgısal bir yalnızlıktır.

Evet, asıl konumuz dipsiz bir yalnızlık!..

Masalcımızın  “düşüngezer” kimliğiyle ortaya çıkarttığı bir dünya yoklaması bu. Öyle bir yalnızlık hali ki kuyusu ona dar geliyor, aklı dünyanın bir ucunda:

“düşüngezerim

alıp başımı dumana, başımı fizana” (s:9)

Gittiği, gördüğü, elinin değdiği her şey, her köşe, her bucak, her ayrıntı, çürümeyi andıran özelliğiyle baştan aşağı yalnızlık kokuyor.

Masalcımız, büyük bir hayal kırıklığına uğruyor dünyadan geçerken. Uçan halıyla yarışan düş atına bindiğinde, -ki bu “bir şarkının atı” da olabilir- uluorta tökezliyor, canı yanıyor. Çünkü dünya masalından sıyrılmış durumda. İnsanlığın geçmişi yitik, geleceği bulanık. Düş ciddiyeti kalmamış, hayal ufku kuşlarından vurulmuş.  Ancak düşüngezerimiz hayli kararlı, dil tazeliğiyle tozutuyor ortalığı:

“hadi türkçem, ayarla nefesini bir yaban atına

de hâlimi kaleme, de sırılsıklam, de eldivensiz ellere         

kuşlar uçadursun kökyüzünden gökyüzüne” (s:11)

Diline seslenirken düş atının gemini çeker gibi görünüyor, öznesi kadın olan masalcımız yaralı haliyle. Herkesten çok yaralı, dışlanmış, ezik… Ne var ki umutsuz değil.  Öncelikle yarasıyla dalga geçmeyi başarıyor. Ölü yaşamların seyrinde, ölümle dirimin yerini değiştirmekle başlıyor işe. Ölümden çalıp yazmaya koyulmakla soylu erdemlar katıyor varlığına. Doğal ki yeni bir bakış açısı da armağan ediyor bize, gözlerimizi ovuştururken:

“ansızın bir şarkı öptü dudağımdan, yaşım on sekiz sandım

tecrübeyle sabittir, şarkı dediğin hem öper hem döver

ölümden çalıp yazmaya koyuldum

yazmadan çalıp gitmeye

bir kıl testere gezindi aklım içre” (s:19

Sadece bedene değil, ruha da seslenen bir yenilenme ya da tazelik vurgusunun ardından, içinde gezinen o masalcı çocuğu da yakalıyoruz çok geçmeden:

“isteyen gülsün, resimli çocuk kitapları okuyorum

yeniden sevmek, yeniden okumayı öğrenmek gibi bir şey

tecrübe kabul etmiyor aşk

her bitiş bir çeşit erken ölüm” (s:52)

‘Ölüm’ sözcüğü ne denli yumuşatılırsa yumuşatılırsın, her alanda geçerliliğini korumakta ne yazık ki!  Şair de bunun farkında. Fondaki zifiri karanlık görünen yüzleri de gölgeliyor yavaş yavaş. Baskın kötülüğü kabullendikçe bu böyle sürüp gidecek. Asıl sorun, “i n s a n n e a h l a k s ı z b i r m u c i ze” (s:47) diyen sese kulak vermekle açığa çıkıyor. Çünkü her türlü çökkünlüğün, yabancılaşmanın uç verdiği yer burası. Kestirmeden insanın yutulduğundan söz edebiliriz. Bir şeyleri yorumlamak da yetmiyor, azıcık kımıldamak, bizi tümüyle flu bir çerçeveye sokan o külrengi görünümden sıyrılmak gerekiyor. Örneğin şöyle bir uyarı, sorgulamanın temel koşulu sayılabilir:

bir çağdan çıkmak beş dakikanı almaz

çık” (s:44)

Bizi uyuşukluğa sürükleyen dilin eskidiğini belirten şu ikilik de kulaklara küpe olmalı, ayağa kalkıp ilk adımı atmada. Çünkü dilden çıkamayan daima eski/de kalır:

“kaç kanadın var, kaçı gülmeye gitti kaçı ağlamaya

dil ne menem kandil, kaç role bir gerçek denk getirir” (s:24)

Sonrasında konuşulanları yapılacaklar listesine dâhil ederek sağaltabiliriz kendimizi. Şair, ince fikriyle yeni bir çağın/dünyanın kapısını aralamış bile:

“bunca çanak çömlek uykuya ihanet

umut ne zarif mazeret

unutmak öğrenmekten pahalı

ama yaşamak şahane zaaf

ipliğini pazara çıkaran

konuşma çizgisine asmış kilitlerini” (s:32)

Görünen/gösterilen olumsuzluklar, toplamda ‘iletişimsizlik’ sorununu öne çıkarıyor ister istemez. İnsan insandan haberdar olmayınca ıssızlık kaçınılmaz. Uzun uzadıya irdelenmesi gereken iki dize var ki, insanlık tarihiyle yaşıt bir sitem taşıyor özünde:

 “keşke okumayı da icat etseydi sümerler

geceyi güneşe tercüme etseydi keşke” (s:47)

Özellikle  ‘gece’ sözcüğünü çok boyutlu kavramsal değeriyle, özenle çekip alıyorum buradan. Güneş yüzü görmeyen o katmer karanlıkta çok şey gizli çünkü. Tümüyle ‘yaşanmamışlık’ birikimi de diyebiliriz. Modern birey adına baskılanıp gizlenen, itilip kakılan, gün yüzüne çıkmayan her şey…  Bu arada kadın gözüyle yapılan durum saptamasının vahametini bizzat dize dize okumak, özümsemek zorunda olduğumuzu belirteyim. İronisi can yakıyor gülüp geçtikten sonra. Hele son dizedeki “usta çek bir kaburga” söylemi, dinsel yaratıcılığa meydan okuma niteliğinde:

“kadınlar recep yokuş yukarı sevmeye gidiyor eyvah

Sanki bir yanardağ hapşırmış da tam kadınlar geçiyormuş

Yüzleri lav, rahimleri cephane

Uykum kumkuma, uykuma kuma, uykum dannn

Has si… mi fa sol la… usta çek bir kaburga!” (s:57)

Yıldız, böyle bir kaostan çıkmanın umarını doğrudan ‘aşk’a bağlıyor. Aşka inanmak, aşkla var olmak, aşkla yapılanmak olmazsa olmazı. Aşkı merkeze alan duyarlığı dalga dalga yayılıyor geniş zamanlara doğru. Çünkü iletişim noksanlığı dili çürüttüğü gibi dokunma duygusunu da mahvetmiş, bunun farkında. Herkes kendi kalıbına sıkıştırılmış durumda. Biri diğerinden farksız. Hatta duyguların dondurulduğundan söz edebiliriz. Aşk da anlamını yitirmiş bu arada, sıradanlaşmış, alınıp satılır olmuş, gündelik heveslerle yer değiştirmiş… Bir yapaylık, bir garabet ki deme gitsin! Böyle olmasaydı, “son zamanlarda aşkın içine ne katıyorlar kuzum / eski tadı kalmamış hiç” (s:38) diye sormazdı aşk ehlimiz. Aynı şekilde yine masalcı edasıyla, aşk uydurukçuluğuna soyunmazdı gelişi güzel. Doğa-insan sarmalı içinde bu denli duyumsanır kılmazdı aşk arayışını:

“kaptan bana aşk uydursana

ki o aşk gelinciklerin ziline basıp basıp kaçsın

ki o aşk tek ayak üstünde mızıka çalan leylek getirsin

ki o aşkın son dizesi limanı gıdıklasın” (s:40)

Dayanılmaz olana karşı aşkla örgütlenmek, aşkla kalkışmak ağır bedeller gerektiriyor doğal ki! Şair, yapay aşka duyduğu tepkinin yanı sıra, çıktığı yolda uğradığı yenilgileri, yanılgıları da gözden geçiriyor zaman zaman. Sesi Nar Bahçesi’ndeki hüzne baktığımızda hâlâ soğuk bir iklimde yaşadığımızı anlıyoruz. İsmet kılıklı erkekler, el-dil vermez varlıklarıyla aşkın önüne set çekmeye devam ediyorlar:

“oluyor böyle şeyler, neler oluyor ismet

herkes evinin önündeki kışı süpürse

yaza beslenmez mi sokak

sesi nar bahçesi, kumsalda buluyor iç yükünü

gözleri kara, yazları maskara

kimine terementi kimine amorti

bunca yaz insana az ismet” (s:16)

Ne var ki aşk, özgürleşme eylemidir. Engel, kural tanımaz. Kişi bir takım yol kazalarına uğrasa da bu böyledir. Özellikle kadın için misliyle tehlikeli bir serüvendir. Çünkü aşkla eğitilen kadın, edilgen bir özne değildir artık. Dönüşüme kendini sevmekle başlar, özgüveniyle tanışır, sonra da tümlenmiş birey olarak sevdiğinin karşısına dikilir.  “yedi düğmesi vardı kadının / namahrem aç/ar korkusuyla / gülüşünü ilikledi önce / kütüklere kıvılcım sıçrar diye / sözcüklerini ilikledi” (s:15)  diyen içine kapanık kadını çoktan geride bırakmıştır.

Yıldız, sürekli yaz’dan yana.  Sonsuz ve aydınlık adeta içine işlemiş. Coşkusu yere göğe sığmıyor. Ben, ona ‘aşk iklimi’ demek istiyorum. Öpüşerek Genişler Yaz şiiri okursanız, haklılığımı anlarsınız. Dilerseniz, iki dize çekip atayım önünüze. Bir de siz bakın aşkın seyrine:

“tek solukta koşabilirim begonvillerin pembesini

kimse söylemedi mi size, öpüşerek genişler yaz” (s:33)

Şiirini aşktan çıkaran şair, er geç tutunacak bir şey bulur. Önemli olan gönül gözüyle bakmasını bilmektir çevreye. Örneğin, Göl şiirinde, kişileştirme sanatıyla estirdiği aşk rüzgârında da böyle bir eğilim var:

“gölün sütninesi çınar, ninni söylesin sazanlara

köprü kayığına yazsın, olmak ya da olmamak

n’olur ki uçuversek bi fırt, yer mi küser” (s:35)

Görüldüğü gibi aşkla davranmak, öncelikle kişinin kendisiyle barışık olmasını gerektiriyor. Kırılıp küsüp aşkı boşlamak şairimize göre değil. İnsan soyu ne halt ederse etsin, doğanın şenliği daima yaşamayı üsteliyor aşkı bilene:

“milyon kere yaya kaldım insan soyundan

söze kanmak en zayıf huyum

olsun, yan yana iki rüya görürüz

keman çalar ipek ağaçları” (s:37)

Kaldı ki nesnelerle konuşan bir şairin, Evin Ötenazi İsteği şiirinde olduğu gibi bazen bir ruh okuyucusuna dönüştüğüne tanık oluruz. Ne garip, insan yanan evini unutsa da küllerinde eşelenen karıncalar unutmuyor bir şeyleri. Burada mekânına yakışmayan, geçmişini uluorta yağmalayıp her oturduğunu ev sanan betonarme kafalı sözde insanlığımızdan utanıyoruz:

“peykasında iki karınca, biri öbürüne dedi ki

yanan ev, onu terk edenlerin beşik kertmesiydi” (s:27)

Öte yandan masal dili ısrarı, bir yanıyla kadının yok hükmündeki ‘bir varmış bir yokmuş’ öyküsüne denk düşüyor. Bunu en yalın haliyle öz annesinin ölümü sezdirirken duyuruyor şair. Örneğin, “Tirşe Yelek Güvez Yelek” başlığında, tekerlemeyi anıdran yeleken bir söylem geliştirildiği gibi, aynı şiiri sonuçlandıran üç dizede yer alan ‘radika’ ile ‘tirşe yelek güvez etek’ sözcükleri arasında neredeyse buhar olan bir yaratığı işaret ediyor:

“radika diyorum anne

şu koskoca dünya radika

püfff üfleyip gittin, tirşe yelek güvez etek” (s:23)

Halime Yıldız’ı tümüyle masal türüne emanet edemeyiz elbet. Çağını ilgilendiren olumsuzluklara karşı tepkide gecikmediği;  bunu yaparken anında masalından sıyrılarak, daha diri, daha acil, bildirimsel ve sorgulayıcı bir dil kullandığı oldukça belirgin. Sözgelimi, “günler korona kapanı, kederli balkonlarda gırnata / kanamalı bir gezeğen için acil bilirkişi aranmakta” (s:53) ile  “sarılacak kimimiz kaldı ki ağaçlardan başka / k/azdağlarına iyi bak / dağlar, cellatların ve gökyüzünü delen bıçakların / nöbetçi eczanesi / yetmedi mi cinayet, kaç insan kaç ağaç / gel esrarlı bir neye taşınalım recep / zen damarım bak nasıl çat çat” (s:61) dizeleri;  gözlemi, tanıklığı, kaygıyı ve savaşım azmini içinde barındırıyor.

Aksak Zaman Cüceleri’ne şiir gözüyle bakarken bir de şunu gördüm: Geçen zaman içinde, bir önceki çabalarının çok üstüne çıkmış Yıldız. Eee, şiir bu! Durduğu yerde durmuyor. Kendine uyanı peşine takıyor, uymayanı yaya bırakıyor. Yeter ki arayış içinde olmasını bilelim. Şairimiz bu kabına sığmaz tutumundan ötürü kutluyorum.

Aksak Zaman Cüceleri – Halime Yıldız, Öteki Yayınevi, 1.basım, Mart 2021

  (Çini Kitap, Temmuz/Ağustos 2021, sayı:67)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir