?????????????????????????????????????????????????????????
Nevin Arvas

KAFKA, ORSON WELLES VE “DAVA”

 

“Doğru yol,  yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Fakat bu ip, üstünde yürümek için değil de insanın ayağının takılıp tökezlemesi için vardır ancak.”

                                                                                                                                                         Franz Kafka

                               

 

1883’de Prag’da Yahudi asıllı Alman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Franz Kafka, küçük yaşlardan itibaren yaşamış olduğu hayata ve çevresinde olup bitene karamsar ruh hali çerçevesinden bakmış ve yazmış olduğu eserlerde bunu, karakter ve mekânlara ustalıkla giydirmiştir.

 

Yaşadığı dönemin yani 1920’li yılların Avrupa’sını tasvir ederken, toplumun günden güne daha karanlık günlere gitme korkusuna, umutsuzluğuna tercüman olmuş, romanlarında da bu korku üzerine inşa edilmiş edilgen, çaresiz, umutsuz karakterler türetmiştir.
Kafka’nın Dava romanına baktığımızda, yukarıda belirtilen bu ruh halini başarılı bir şekilde sunduğunu görürüz. Diğer eserlerinde olduğu gibi Dava’yı da Almanca’yı çok iyi kullanarak yazmıştır. Mantığının bir kâbusu andırdığı romanda, imkânsız gibi görünen olaylar öyle ustalıkla sunulur ki, Joseph K.’nın başına gelenleri gerçek olarak algılayıp bu olayları her an bizim de yaşayabileceğimiz endişesine kapılırız.

 

30 yaşındaki Joseph K.  bir bankada, dört şubeden sorumlu müdür olarak hayatını idame ettirmektedir.
Bir sabah uyandığında, ikamet ettiği pansiyonun odasında yabancı kişiler görmesiyle roman başlar. Olayların gelişimi bu sivil giyimli kişilerin sorgu memuru olduklarını söylemesi ile devam eder. Joseph K. tutuklanır fakat ne suç işlediğini bilemez. Bilmediği bir suçtan yargılanıyordur; fakat günlük yaşamına normal şekilde devam etmesine izin verilmiştir. Arada sırada memurlarca alınıp yüksek mahkemede sorgulanmak için götürülür fakat bu mahkeme hiçbir zaman normal mahkeme salonları gibi olmamıştır. Bir binanın çatı katında davalar görüldükten sonra ev hayatının yaşandığı mekânlara dönüşen salonlardır buralar.
Okuyucu roman boyunca Joseph K.’nın kendini aklama çabasına şahit olur.
Suçunu bilmeyen fakat suçsuz olduğunu ispatlamaya çalışan K. kendine bir avukat tutar. Mahkemede, hatırı sayılır oldukları söylenen insanlarla görüşür. Fakat sonunda idam edilmekten kurtulamaz.
Dava başladıktan bir yıl sonra (otuz bir yaşındayken) iki şişman adam kapıyı çalar ve Joseph’ i alıp götürür. Artık Joseph mücadele gücünü kaybetmiştir. Bu adamlara direniş göstermez. Adamlardan biri Joseph’i boğazından tutar ve diğeri de elindeki bıçağı kalbine saplar.

 

 

Romanın parçalı anlatım yapısı Dava’yı sinemasal olarak ifade etmeye de oldukça elverişlidir.
1962’de Orson Welles Kafka’nın bu eserini sinemaya taşımıştır. Kendine ait, özgün bir Dava yorumunu filmleştiren Welles, Joseph K.’nın başına gelenleri biraz da kendi eleştirilerini katarak seyirciyle buluşturur. Welles bu parçalanmış hayatı, dönemin şartlarına göre sıra dışı bir kurguyla sunmuştur.
Dava romanı ve filmini; karakter, mekân, zaman ve anlatı unsurları üzerinden karşılaştırdığımızda, iyi yazılmış bir metnin Welles gibi bir yönetmen tarafından biçimsel olarak nasıl ustaca yorumlandığını ve sinematografik hale getirildiğini çok net görürüz.
Romanın baş kahramanı -daha önce de belirtildiği gibi- Joseph K.’dır ve diğer karakterler onun davası ile ilişkili olan herkestir.  Orson Welles’in filminde Anthony Perkins’in canlandırdığı Joseph K.’yı romandaki karakterin sakin ve soğukkanlı yapısının aksine daha paniklemiş ve ne yaptığını bilmeyen bir hava içerisinde görürüz. Romanda fiziksel özellikleri ayrıntılı bir şekilde verilmemesine karşın Joseph K.’nın beyazperdedeki hali romanda hayal edilenden pek de farklı değildir. Filmde de daha serinkanlı bir tavır içerisinde olmasını beklediğimiz K. seyirciyi bu haliyle biraz şaşırtır.
Pansiyon sahibi Frau Grubach, Joseph’e annesi gibi davranır.
Kadın dışarıdaki bütün pansiyonerlere karşı da saygılı bir kişiliktir. Filmin başlangıç bölümlerinde bu karakter biraz daha ötelenmiştir romana göre. Daha az sahnesi ve diyalogu bulunan Bayan Grubach, romanda K.’nın sürekli iletişimde olduğu kişilerdendir oysa.

 

Yine filmin başında, sorgu memurlarının odaya girişinden sonraki bir mutfak sahnesinde, orada hizmetli olarak çalışan Anna’yı görürüz. Welles burada kahvaltıyı hazırlayan karakteri oldukça başarılı bir şekilde yorumlamıştır. Yan karakterlere önemli bir örnek de sorgu memurlarıdır. Joseph’in odasına gelen gözcü Franz’dır, diğerinin adı da Willem’dir. Bu karakterler romanda uzun uzun anlatılır. K.’nın kahvaltısını yiyecek kadar lakayt davranışlar içerisinde olan bu kişiler, filmde kahvaltı bölümü atlanarak verilir.
K. tutuklandığı sırada, yan odadaki Fraulein Brüstner adlı daktilograf kızın yanında, bankada birlikte çalıştığı üç memur arkadaşının olduğunu görür ve şaşırır. Filmde de bu sahneler ve karakter çözümlemeleri başarılı bir şekilde sunulmuştur.
Joseph’in daha önceden tanışık olduğu ve danıştığı avukat Huld, her ne kadar mahkeme çevrelerinde etkisi olduğunu iddia etse de hiçbir şey başaramaz. Huld’un bakıcısı ve ev işlerine bakan Leni şuh bir kadındır. Joseph K.’ya ve patronunun bütün müvekkillerine kur yapar.
Filmde -tıpkı romandaki gibi- K.’nın kadınlarla olan ilişkisine de değinilmiştir.
Kadınları birer aracı olarak görür ve onları suçsuzluğunu ispatlama yolunda kullanmak ister. Fakat Leni’nin kadınsı tarafları romanda o kadar da belirtilmez ve altı çizilmezken, filmde Joseph K. ve Leni arasındaki duygusal yakınlaşma ve diyaloglar çok daha uzun ve romandan bağımsız ilerler. Welles bu tercihiyle Joseph K.’nın yalnızlaşmasına vurgu yapar ve günden güne çıkmaza giren davasına heyecan katan sahneleri seyirciyle buluşturarak aşkın her daim varlığına işaret eder.
Joseph’e yardım etmek isteyen ve filmde birebir romandaki hayalle bütünleşmiş olan bir karakter daha var ki, o da Titorelli’dir. Titorelli, baba mesleğini devam ettiren bir mahkeme ressamıdır. Yüksek derecedeki yargıçlarla bağlantıları olduğunu iddia eden Titorelli, K.’ya yardım edeceğini söyler fakat K. bu olasılığı da bir kenara koyup dava sürecine devam eder. Titorelli romanda biraz salaş, pasaklı ve biraz da ne konuştuğunu bilmeyen bir karakter olarak betimlenir. Filmde de zihnimizde canlandırdığımız o karaktere yakın bir kişiyle karşılaşırız. Durum bizi şaşırtmaz; çünkü Titorelli’nin ete kemiğe bürünmüş hali de bu hayalden farksızdır.
Romanın sonlarına doğru, dokuzuncu bölümde Joseph K. ve bir papaz arasındaki konuşmaya tanıklık ederiz.
Aslında bize romanın ana fikri ile ilgili ipuçları veren bir diyalog geçer aralarında. Katedralin papazı K.’yı durumun daha da kötüleşeceği konusunda her fırsatta uyarmaya çalışır ve şu hikâyeyi anlatır:
Yasa’nın kapısında bir kapıcı vardır. Kırlardan bir adam gelerek Yasa’ya kabul edilmek için yalvarır. Ama kapıcı o an izin veremeyeceğini söyler. Adam düşünür ve sonra izin alıp alamayacağını sorar. Kapıcı ‘Olabilir, ama şimdi değil’ der. Kapı her zaman olduğu gibi açık olduğu için adam eğilir ve içeriye bakmaya çalışır. Kapıcı gülerek ‘Seni çekiyorsa izin vermememe rağmen içeri girmeye çalış. Ama ben çok güçlüyüm ve kapıcıların en önemsiziyim. Her oda girişinde bir kapı vardır ve bir öncekinden çok daha güçlüdür. Üçüncü kapıcı o kadar korkunçtur ki yüzüne bile bakamam’ der.
 
Kapıcı ona bir tabure verir ve oturtur. Adam orada günlerce, yıllarca bekler. Adam her şeyini kapıcıya rüşvet vermek için kullanır. Ama kapıcı izin vermez. Kapıcı verilenleri yine de alır ve adama ‘Bunları bir şey atlamadığını düşünmen için alıyorum’ der…
 
Adam yaşlanır ve kapıcının kürkünün arkasındaki pirelere bile rüşvet verir. Zamanla görüşü azalır. Ama artık kapının ardında karanlıktan sızan bir ışığı da fark edebiliyordur. Çok uzun ömrü kalmamıştır, ölmek üzeredir ve kapıcıya sormadığı tek bir soru kalmıştır; eğilerek sorar:
 
‘Herkes Yasa’ya ulaşmaya çalışıyor ama bu uzun yıllar boyunca neden sadece ben yalvardım?’
 
Kapıcı adamın sona yaklaştığını anlar ve duymasını sağlayacak şekilde bağırarak: ‘ Buraya başka birisi kabul edilemez, çünkü bu senin kapın. Şimdi onu kapatıyorum’ der.”
 
Filmde ise durum biraz farklıdır. Welles’e göre hikâyeyi anlatması gereken K.’nın avukatı Huld’dur. Filmin son sahnelerine doğru papazın yanından kaçan ve bir koridora giren K. karşısında avukatı görür ve avukat davayı başaramadığını, sonucun K.’nın aleyhine olacağını ima eden bu hikâyeyi anlatır. Orson Welles hikâyeyi filmin başında resimlerle imgeleyerek zaten izleyiciye göstermiştir; fakat aslında davanın peşinden gitmenin anlamsız olduğunu, sonucun hiçbir zaman değişmeyeceğini bu hikâyeyi anlattırarak pekiştirmiştir.

 

 

Filmde başlıca mekânlar şöyledir:
Joseph’in kaldığı pansiyon, çalıştığı banka, sorgulandığı yüksek mahkeme salonu, ressamın evi, avukatın evi, kilise ve birkaç dış mekân. Kafka’nın Dava romanında tasvir ettiği mekanlar iç karartıcı, karanlık, küçük, sıkışık, ve labirent gibiyken; Welles romandaki bu karamsar havayı devasa ofisler, büyük mahkeme salonları ve tekdüze yapılara çevirerek vermeye çalışır.
Welles’in aynı duyguları kendince yorumlayışı, romanı farklı okuyarak seyircide aynı duyguyu yakalaması açısından oldukça başarılıdır.  
Yine ressamın yaşadığı yer birebir verilmiştir; çünkü romanda da tasvir edilen ressamın odası, filmdeki gibi pis, dağınık ve dardır. Romanın anlatım tarzına uygun olarak, filmde de mekânlar birbirine girift olarak tasvir edilmiştir. Biz Joseph K.’yı, ressamın odasından çıkarken birdenbire mahkeme koridorunda, oradaki insanlardan kaçarken de papazın yanında buluveririz.
Filmin sonlarına doğru mekânlar, romandaki sıralamaya göre değil, Welles’in olayın karmaşıklığını ve anlamsızlığını anlatması açısından iç içe girer. Dava süreci boyunca Joseph K. hep bir yüksek mahkemenin varlığından söz edildiğini duyar; bu hiç kimsenin ulaşamadığı bir mahkemedir. Filmde de romandaki anlama bağlı kalınmak istenir ve iktidarın artık gözden kaybolması ve her şeyin merkezsizleştirilmesine bir atıf yapılır. Filmin bir sahnesinde “Yüksek mahkemenin nasıl işlediği bilinmez” cümlesi geçer.
Romanda sağır, dilsiz iki kişi tarafından apar topar infaz edilmek istenen K. bir bıçak darbesiyle karanlığın içinde öldürülür; fakat filmde Welles’in yorumu farklılaşır. İnfaz, iki adamın Joseph K.’yı bıraktıkları çukura bomba atıp öldürmesiyle gerçekleşir.
Tanımsız bir zamanda geçen romanda, mekânların karakterler kadar belirgin olmaması okuru derinden etkiler. Hikâyenin geçtiği zamana ait hiçbir ipucu vermeyen Franz Kafka, sistemler içerisinde yaşarken böylesi bir olayın her an ve her dönemde başımıza gelebileceğini de anlatmaya çalışır.

 

Diğer sinema yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

One thought on “KAFKA, ORSON WELLES VE “DAVA” / Nevin Arvas

  1. Dilek Karal dedi ki:

    Çok kapsamlı güzel bir yazı. Yazarın yeni yazılarını bekliyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.