KAPAK SEÇENEK 3
AYSEL KARACA

FATMA BURÇAK’LA TAHTABOŞA GELEN KUŞLAR ÜZERİNE

İnsan yaşamında tesadüfler önemlidir. Değerli arkadaşım Fatma Burçak’la daha evvel çıkardığımız Gamlı Baykuş Dergisi sürecinde tanışmış, birlikte çok güzel işler yapmıştık. Sonra ikimiz de yan yana ama ayrı yollarda yürümeye devam ettik. Uzun yıllardır edebiyatın içinde, büyük emekle yol alan değerli arkadaşım yakın zamanda Tahtaboşa Gelen Kuşlar isimli öykü kitabının yayımlandığını duyurduğunda büyük heyecan ve sevinç duydum ve koşarak gittim imza gününe.

Böyle güzel öyküler yazan bir edebiyat emekçisiyle söyleşmesem olmazdı.

 

Sevgili Burçak her şeyden önce çılgın bir okur, tam bir kitap kurdu olduğunu biliyoruz. Bunca şeyi bir arada yapabilmek kolay değil. Okumak, yazmak, atölyeler, seminerler vb. nasıl yetişiyorsun hepsine?
Şu “çılgın okur” deyimi çok hoşuma gitti aslında. Haklısın çok yoğun bir okuma, araştırma ve anlatma programım var. Her şeyden önce çılgın ama obur bir okur olmamak için okumalarımı belli bir plana göre yapıyorum. İstisnalar hariç diyerek yeni çıkan, çok konuşulan bir kitabı hemen alıp okumak ve üzerine bir iki çift laf etmek gibi bir kaygım yok uzun zamandır. Düzenlediğim edebiyat atölyeleriyle de bağlantılı olarak dönem, akım, felsefi temel merkezli kitapları gruplayarak okuyorum ve aynı amaçla kurgu dışı okumalar da yapıyorum.
Mesela feminist edebiyat üzerine bir atölye planlıyorsam bu çerçevede yazılmış üç ya da dört kurmaca ile birkaç incelemeyi birlikte ve art arda okuyorum. Böylece hem kavramam hem de okuma süreci kolaylaşıyor ve tabii atölyelerde anlatırken de bir bütünlük oluşturuyor. Dolayısıyla okumalarım ve atölyelerim birbiriyle paralel yürüyor diyebilirim.
Yazmak ise en sıkıntılı mesele çünkü özellikle yılın sekiz ayı istediğim gibi zaman ayırmam mümkün olmuyor; dergi ve blog yazılarım dışında kendi edebiyatım için kalem oynatmak kaçamak bir iş benim için. Ama notlarım, yazdığım paragraflar, yazmak istediğim hikâyeyle ilgili alıntıları not ettiğim bir defterim hep var, bu aşamada defter ve kalem çok önemli çünkü kalemle yazarken zihnime de yazıyorum. İşte haziranda başlayan ve eylül sonuna kadar devam eden yaz boşluğu da okumalarımı yavaşlattığım, kendimi tümüyle yazmaya verdiğim dönem. Ama şunu da söyleyebilirim ki yazarken de hiç aklıma gelmeyen okumalar yapabiliyorum yazmak istediğim hikâyeyle bağlantılı olarak. Bu koşturmanın üstesinden gelmeyi hayatımı bölmeyi öğrenerek başardım, diyerek özetleyebilirim.

 

Kitaptaki öyküleri uzun yıllarda meydana getirdiğini söylemiştin bir sohbetimizde. Yani kimi on yıl önce yazıldı, kimi bir yıl önce belki. Seçimi nasıl yaptın onca öykünün arasından. Bir bağ var mı aralarında, bir tema?
Ben çok uzun zamandır yazıyorum Aysel’cim sen de biliyorsun. Yine uzun zamandır da edebiyatla ilgili okuyorum, araştırıyorum, düşünüyorum. Pek göze görünmese de kiminin yazarı kiminin de derleyeni olarak, kimi çocuklara kimi büyüklere on kitabım yayımladı. Tahtaboşa Gelen Kuşlar onuncu. Bu süreçte de hep yazdım ama edebiyatın derinliklerine indikçe kendi yazdıklarıma daha eleştirel bakmaya başladım ve sonunda ancak gün yüzüne çıkabildi öykülerim. Evet, kitabın içinde ilk öykülerimden biri var mesela ama tabii ki ilk haliyle değil.
Yazdıklarım arasından seçim yaparken öncelikle en iyi olduklarını düşündüklerimi ayırdım bir kenara sonra da yeni yazılanlarla eskiler arasındaki ortak temayı bulmaya çalıştım. Şunu gördüm ki ben geçtiğimi on yıl boyunca en çok yalnızlık üzerine düşünmüşüm. Sadece modern çağın yalnızlığı ya da kendine yabancılaşma değil, çok farklı biçimleri var yalnızlığın ve öyküleri okuyanlar anlatmak istediğim yalnızlık biçimlerinin farklı duygu durumlarında nasıl tezahür ettiğini sezeceklerdir diye umuyorum.
Tahtaboşa Gelen Kuşlar ismi çok sempatik ve sıra dışı bir isim, bu öykü nasıl ortaya çıktı?
Kitap yayımlandıktan sonra en çok sorulan soru “Tahtaboş nedir?” oldu. Tahtaboş anneannemden duyduğum ve bana da hem esrarengiz çağrışımlar yapan fonetik bir sözcük. Zaman zaman ona eski zamanlara dair hikâyeler anlattırmaya bayılırım ben. Anılarından birini anlatırken kullandığı bu sözcük zihnimde ilk duyduğum andan beri yankılanıyordu ve mutlaka yazmalıydım.
Önce tahtaboşun ne olduğunu iyice öğrendim, internette bazı fotoğraflar buldum sonra kendi gezdiğim yerlerde rastladıklarımı fotoğrafladım, onun anlattıkları benim hayal gücümle birleşince ortaya çıkan öykü de kitaba ismini verdi.
Sözcük Farsça’dan geliyor, tahtapûş; geleneksel mimarimizin bir parçası. Tahtaboş yerine farklı yörelerde kullanılan sözcükler de var: Köşk, hanay, divanhâne, ayazlık. Bir de ‘hayat’ denirmiş, ne güzel değil mi? Maalesef unutmuş olduğumuz bu güzel sözcük Sevim Burak’ın Büyük Kuş öyküsünde, Bülent Ortaçgil’in Değirmenler şarkısında da geçiyor. Bülent Ortaçgil de benim gibi anneannesinden duymuş bu sözü ve peşine düşmüş.

 

Kitapta 19 öykü var, genelde kısa öyküler bunlar. Kahraman kimisinde bir kadın, kimisinde bir hayvan, kimisinde de çocuk. Yazar olarak kâğıdın başına oturduğunda kurguyu nasıl yapıyorsun? Önce kahraman mı göz kırpar sana yoksa hikâyeye mi takılır gidersin?
Aslında biraz önce de anlattığım gibi bazen bir sözcüğün peşine takıldığım da oluyor bir hikâyenin peşine düşüğüm de ya da bir duygunun ama şimdiye kadar bir kahramanı anlatmak için yazmadım. Kurguyu yaparken önce aklımda zaman, mekân ve atmosfer beliriyor, derken kahramanımız teşrif ediyor.
Mesela Görünmeden öyküsünün çıkış hikâyesi buna bir örnek olur kanımca. Bir ekmek büfesinin camına iliştirilmiş iki kimlik vardı, sararmışlardı ve camları silerken büfeci onları eline aldı, evirdi çevirdi çöpe attı. Belki bir dakikadan bile kısa süren zaman dilimi kendine zihnimin çekmecelerinde bir yer buldu. Birkaç gün sonra onu çekmeceden çıkarıp bir paragraf olarak yazdım, o andan itibaren yavaş yavaş zaman, sokak, evler, dükkânlar ve en son da kahramanlar gelip yerleşti kâğıda. Öykünün iskeleti çıktıktan sonra ise metaforları doğru kullanmış mıyım, diye bakıyorum. Sonra demlenmeye bırakıyorum. Artık nokta, virgül oynatamayacak hale geldiğimde hazır olduğunu düşünüyorum.
Bu arada kâğıdın başına dedim ama artık bilgisayarda yazıyoruz çoğumuz, sende yöntem nasıl işliyor?
Ben kâğıtla kaleme aşığım Aysel. Ne yazarsam yazayım önce kâğıt kalemle başlıyorum, ilk taslak mutlaka kâğıtta oluyor sonra bilgisayara geçiyorum. Bilgisayara geçerken o ilk taslak da değişmeye dönüşmeye başlıyor tabii. Ama kâğıt kalem hep yanımda; yazarken küçük notlar, aklıma gelen güzel cümleler, başka bir fikir hepsi önce kâğıda düşüyor.
Cortazar fantastik edebiyatı gerçekçi edebiyatın sınırlarından uzakta tutmayı doğru bulmadığını belirtiyor pek çok açıklamasında. Sen de bunca yalın hikâyenin içine kimi zaman gerçek üstü, hatta fantastik denecek bölümler koymuşsun.
Cortazar’ın sözünün üzerine ne diyebilirim ki? Zaten öykülerimi okuyanlar da görecekler ki ben düz bir gerçeklikte duramıyorum. Benim için hayatın kendisi de fantastik bir şey, bunu idrak etmek için havada uçmamıza ya da sihirli sözcüklere hiç gerek yok. Şehrin ışıklarından uzak bir yerde, bulutsuz bir gece de başımızı kaldırıp yukarı baktığımız an milyonlarca yıl öteden gelen ışıklar bize göz kırpıyor. Birkaç gün önce NASA’nın yayımladığı James Webb teleskobunun çektiği fotoğraflar bize kendi gerçeğimizin ne kadar küçük olduğunu, tahayyül edemeyeceğimiz kadar büyük ve giderek de büyüyen bir evrenin içinde yaşadığımızı gösteriyor. O teleskopla bakınca milyarlarca yıl önceki bir anla karşılaşıyoruz. Bundan daha gerçeküstü ne olabilir?
Cortazar öykülerinde moebius döngüsünü çok kullanır hatta okumak isteyenler için Mırıldandığım Öyküler’de Moebius Döngüsü adıyla bir öyküsü de var. Benim için ise hayatın kendisi bir moebius döngüsü ve öykülerimde de yaşadığımız düz gerçeklik ile gerçeküstü ya da fantazya tıpkı bir moebius döngüsü gibi ya da ben bunu yapmaya çalışıyorum. Tanpınar da aslında bunu gayet zarif bir biçimde işaret etmiyor mu?
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.
Kız ve Manolya Ağacı* beni en çok etkileyen öykülerden biri. Hem betimlemeler şahane hem de karakterlerin ruh dünyası çok güzel aktarılmış. Okurken sekseninde on sekizlik bir kıza âşık olan Marquez’i hatırladım ister istemez. Her iki tarafın duygusunu da iyi aktarmışsın. Kolay değil. Yazar bunu nasıl yapar sence, 18’lik bir kızla 80’lik bir dedenin ruh dünyasına girebilmenin formülü var mıdır?
Öncelikle teşekkür ederim, benim de çok sevdiğim öykülerimden biri ve eski bir öykü. Bir kahramanın ruh dünyasına girebilmenin en iyi yolu benzer kahramanlarla ilgili farklı hikâyeler okumak bana göre.  Gözlem yapmak, sokakta dolaşmak, insanlık hallerine bakmak da diyebilirim ama sizin anlatmak istediğinizi anlatmış olan iyi hikâyelerin yazma eyleminize etkisi tartışılmaz.
Mesela manolya ağacının altında oturan yaşlı bir adam ve ona kitap okuyan bir genç kız görebilirsiniz, hoşunuza gider ama gördüğünüz şey anlıktır yazmak istediğiniz şey ise bu iki kişi arasındaki gerilimin taraflar açısından nasıl yaşandığıdır. Bunu deneyimlemeniz zor, çok yakınınızda değilse ya da bizzat yaşamadıysanız. O zaman bile görüş alanınızın, duyduğunuzun, hissettiğinizin dışında pek çok şey olabilir. Üstelik yazar her yazdığını tecrübe etmek zorunda da değil, işte o zaman farklı hikâyeler okumalısınız.
Karamazov Kardeşler’de Gruşenka ile baba Fyodor Pavlovich Karamazov arasındaki aşk mesela ya da Benim Hüzünlü Orospularım’daki yaşlı adam ya da Aşk-ı Memnu bize çok şey anlatır, buna iyi yazılmış biyografileri ve iyi filmleri de ekleyebilirim. Nasıl her aktör role hazırlanırken farklı ritüeller uyguluyorsa yazar için de anlatacağı hikâyenin kahramanlarına bürünmenin, o atmosferde kalmanın farklı yöntemleri olabilir. Özetle ben yazarken beni o alanda tutacak şeyleri okumaya, izlemeye, dinlemeye ağırlık veriyorum.

 

Kitapta pek çok farklı temaya değinmişsin ama sanırım beni en çok etkileyenler annelik ve ölüm teması üzerine yazdıkların. Annelik üzerine yazdıkların bizi şaşırtmadı çünkü bir evlat sahibisin fakat ölüm üzerine, örneğin Pislik ve Beyaz isimli öyküler beni şaşırttı. Nedir bizi ölümü, yok oluşu bu denli düşünmeye iten? Ya da belki soru şu, edebiyat ölüm meselesine neden bu denli kafa yormakta, okura daha yaşamsal şeylerden söz açmak değil midir edebiyatın işlevi?
Aslında insanın çözemediği en temel meseledir ölüm ve bu sebeple de kendini ölümsüzleştirmek için sanata, kültüre sığınır. Masallar, destanlar, öyküler anlatır ki hikâyesi ondan sonra da dilden dile dolaşsın, okunsun; resimler, heykeller yapar ki o öldükten sonra birileri onun yaşamış olduğunu bilsin; kendi varoluşunu mabetlerine kazır. Biz ölümsüzlüğe keşfetmedikçe hep ölüm üzerine düşünmeye, konuşmaya, üretmeye devam edeceğiz bana göre. Ama ölüm üzerine yapılan her üretimin de aslında yaşamı çoğalttığını düşünürüm ben. Bana göre ölüm ve yaşam arasında bir fark da yoktur. Doğmadan önce yaşamın ne demek olduğunu nasıl bilmiyorsam aynı şekilde öldükten sonra da yaşamın ne olduğunu hiç anımsamayacağım. Yani “Ah yaşarken şöyle yazdım, böyle gezdim” diyebileceğimi pek sanmıyorum.
Yazar her zaman yaşadığını yazmaz ama bazen de yazar; Pislik benim bizzat yaşadığım bir an, orada anlatılan hikâye tümüyle oldu; bir farkla bıçak boğazıma saplanmadan tutunabilmiştim ama boğazımda bir çizikle dolaştım birkaç gün, evde kimseye de anlatmadım. Öyle sarsılmıştım ki istemeden kendimi öldürebileceğim düşüncesiyle, evdekilerin benim dikkatsizliğimle ilgili sözlerini duymak istemedim. Her ne kadar ölümle ilgili kaygılarım olmasa da henüz ölmek istemem ve böyle ölmek de istemem.
Beyaz ise bambaşka bir hikâye, özellikle bu ülkede yaşanan kadın cinayetleriyle ilgili olarak yazmıştım. Her kadının ölümü, tacizi, tecavüzü çok yaralıyor beni. Üstelik bu kadınlar sevdikleri, kendilerini sevdiğini düşündükleri erkekler tarafından, töre gereği aileleri tarafından öldürülüyor. Yazarken beni de hırpalayan öykülerimden biri, bir kadının bedeninin nasıl gasp edildiğini, hayatının nasıl elinden alındığını, yaşarken ölü sayıldığını, namus temizlemek uğruna nasıl hırpalandığını anlatmaya çalıştım.
Son olarak şunu söylemeliyim, bana göre ölümü ifade ettiğimiz tüm öyküler aslında yaşama tutunamadığımız noktaları işaret ediyor, kanayan, çürük olan yeri ve aslında senin de dediğin gibi yaşamsal olanın kırıldığı noktayı. Ben böyle düşünüyorum.
Sevgili Burçak kitap için yeniden kutluyorum seni. Okurunu bulsun dilerim bu güzel öyküler. Ve sormadan geçemem tabii, daha evvel bir çocuk kitabı ve birkaç öykü derlemesi yapmıştın, şimdi karşımıza bir öykü kitabı ile çıktın. Sırada ne var merak ediyorum. Neler planlıyorsun?
Aslında hemen sonbaharda yayımlanacak bir çocuk romanım var, geçen yıl Gölyazı’da yazmıştım ve birkaç ay sonra rafta olacak. Zaman felsefesi üzerine kurulu fantastik bir roman. Sonra da yine uzun zamandır bekleyen bir dosyayı Bursa Misi’de tamamladım, aslında birkaç hikâyenin birbirine dolanmasıyla oluşan bir dönem romanı. İskeleti bitti, şimdi döne döne okuyup yeniden yazma vakti.
Bundan sonra masamın üzerinde ne olur bilemiyorum ama hep yazmak istediğim bir atölye kitabı var. Uzun zamandır atölye yapıyorum, sanırım iki yüzü aştı inceleyip anlattığım kitaplar ki içlerinde Proust gibi bir dev var. Belki böyle bir şeye soyunabilirim ama gözümü çok korkuttuğunu da itiraf etmeliyim.
Sorularına yanıt vermek beni çok sevindirdi. Panzehir ailesine, okurlarına ve özellikle sana teşekkür ederim.
Derginizin sayfalarında buluşmak üzere kalpten sevgiler.
* https://www.panzehirdergi.com/kiz-ve-manolya-agaci-fatma-burcak/

Daha fazla Panzehir Söyleşiye  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.