BOZİ MUKA*

Yollarda, bir kıyamet öyküsünün içinde yalnızım. Elleri çalı ormanı gibi bir adam acıttı tenimi en son. Ara sıra gözümü açıp adama baktım. Gözleri sıkı sıkıya kapalı.

Demek ki

ikimiz de

yaralı…

En küçüğümüzün yine ve bütün uyarılara rağmen kim o’suz kapıyı açtığını, başları önde, üniformalarının şapkaları ellerinde biri kadın iki polis memurunun babamı sorduğunu, ben sana kapıyı hemen açma diye kaç kere söylemedim mi, diyen annemin merdivenlerden inen telaşlı adım seslerini, son basamakta donup kalmasını, içeri girmek için izin isteyen memurları, annemin kardeşlerime sarılıp ağlamasını, çalışma odasından çıkan babamın aldığı derin nefeste hapsolan hıçkırığını… Hollywood yapımı bir suç dizisinde miyiz ki öyle polisler kapıda, şapkalar elde falan? Da size ne benim HAYALİMDEN, KURGUMDAN… Benim giderek büyüyen yalnızlığımdan… Sevinç ki öylesi az duyulur. Saçımı bir topluyor, bir omuzlarıma bırakıyorum. Birazdan buluşma yerimizde olacağım. Elele tutuşup, çantalarımız sırtımızda yola çıkacağız. Birbirimize bakmaktan ayaklarımız tökezlenecek, kocaman terli avucunun içindeki elim uyuşacak, konuşamayacağım bile heyecandan dilim çatallanacak…

Etimi yiyen ölecek

Derimi bırakıyorum çöl iklimlerine (…)

Gülümsüyorum. O da aynı şeyleri gülümsüyor. Karşıdan top sektirerek gelen ufaklık, kocasının koluna asılan kadın: anladık sahibi sensin şıllık, parkın girişindeki sevişgen kediler… Çocuk sevinciyle genişleyen gülümsemelerimiz kaldırımdaki cılız gövdeli ağaca geçiyor, gözümün önünde büyüyor ağaç ve gözümün önünde çatlatıyor beton hapishanesini, dallarını kırk nameli arap bülbülleri sarıyor. Birini; en irisini, en kara başlısını, en sarı halkalısını alıyorum elime, diğer elim sevgilimin avucunda terli, uyuşmuş… Uzaklaşıp oradan, yaprakları sararmış, gövdesindeki kabuğu mantarlaşmış bir sonrakindeyim. Parmağımdan dalına atlıyor bülbülüm. Yaprakları ilkbaharın renklerine bürünüyor birden. Ahlatmış, çiçeklerinden anlıyorum. Tombul, ışıltılı gövdeleriyle arılar sarıyor pempe benekli çiçeklerini. Ahlat gelin oluyor…

Ben orospu!

Ve öyle çok düşündüm ki bir hiçe dönüşmeden önceki hâlimi anlamını yitirdi özgürlük, tıpkı intiharım gibi!

Bir “bozi muka” da bana o dört yolun ağzına

Ve ölüm gülleri, beyaz zambaklar (…)

 

*Çekya’da yol kenarlarına dikilen sütun türbelerine verilen ad. Bu iki sözcük Çek dilinde “ilahi ıstırap” demektir.

Ş. Didem Keremoğlu

Ekim 2021 / Bodrum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir