YALNIZLIK DOKUZ BOĞUM

Lavabonun kenarlarında kat kat beliren yağ izlerine bu sefer söylenmedi. Hatta hiç sinirlenmedi. Evde tek nefese düşünce insanın sinirlendiği şeyler mecburen değişebiliyormuş meğer.  Çok nefesken bazı şeylere söylenebilmek bir nevi şımarıklık hatta lüksmüş. Bunun değerini o zaman anlayıp anlamadığını düşündü, anlamadığına karar verdi.

Nelerin lavaboyu tıkadığını çok da merak etmedi. Tıkanmış işte. Beyaz kimyasal tuzları tam da deliğine denk getirip üzerine bir çaydanlık kaynar suyu boca etti. Fokurtunun sona ermesini sabırla bekledi. Soğuk suyu açıp kontrol ettiğinde yağlı suların inatla gitmediklerini görünce üzülmedi. Evdeki nefesler insanın sinirlendiği ve söylendiği şeylerle birlikte üzüldüğü şeyleri de değiştiriyormuş. İyi bari.

Böyle olmayacak, dedi kendi kendine. Ben en iyisi gideyim de bir pompa alayım.

Nerede satılırdı ki el pompaları? Bugüne kadar hiç ihtiyaç duymadığına şaştı kaldı. Demek lavabosu böylesi hiç tıkanmamış. Çarşıdaki bimilyoncuda bulabilirdi belki. En iyisi gidip bir baksındı.

O bimilyoncu diyor ama beş katlı kocaman mağaza. Afili de bir ismi var. Giriş yazan döner kapıdan girdi. Tam karşısında hangi katta hangi ürünlerin satıldığını gösteren bir tabela asılı. Şöyle bir göz gezdirdi. Plastik pompayı bulamadı. Mutfak gereçleri ya da banyo ürünlerinin olduğu katta mıydı acaba? En iyisi sorsundu. Hem beş katlı hem de afili isimli mağazanın bir de güvenlik görevlisi var.

Bir şey sorabilir miyim? diye seslendi.

Uzun boylu, kaytan bıyıklı güvenlikçi bir gözü kapıdan girenlerde, diğer gözüyle ona baktı. Horozlar düştü aklına. Horozların gözlerinin de biri böyle bağda diğeri dağda oluyordu. Çocukluğundan öyle kalmış zihninde.

Plastik pompalar hangi katta acaba?

Güvenlik görevlisi iki gözüyle beraber ona döndü. Bilmiyorum gibisinden dudak büktü. Sonra da bıyıklarını, horoz gözlerini ve uzun boyunu alıp mağazanın dışına çıktı.

Aman o ne bilecek, dedi kendi kendine. Ben en iyisi katları dolaşayım.

Beş kat olunca asansör var tabii ama mağaza dediğin asansörle dolaşılmaz ki. Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenleri.

İlk katta makyaj malzemeleri, şampuanlar, parfümler, el, vücut kremleri, falan filan var. Aralarında pompa yoktur mutlaka ama şöyle bir dolaşmaktan ne çıkar? Onda bir evin bir nefesi vakti var. Hepsi çok da pahalı olmayan ürünler. Buraya bimilyoncu derken bir bildiği var herhalde. Ortalığa hoş bir koku yayılmış. Kremlere bakınca bile yumuşuyor insan.

İkinci katı tabak, çanak, kaşık, çatal ve falan filanlar ele geçirmiş. Elli iki parça, seksen dört parça, yüz yirmi parça yemek takımlarıyla insanlar ne yapıyorlar yahu? Mesela şu sosluğu ömründe kaç kere kullanırsın ki? Porselen tencere çorbayı hemen soğutur ayrıca. Yemek takımı parçaları da hep çift sayı. O kadar kalabalık sofralar kurabilenler var mıdır acaba? O parçaların hepsinin zevkle kullanıldığı, tuzluğun elden ele dolaştığı, ekmek sepetinin sofranın bir ucundan diğerine uzatıldığı sofralar. Eline üst raftan tahta bir kepçe geçirdi. İçinde kabaran özlemi karıştırıp taşmasını engelledi.

Üçüncü katta halılar, kilimler, yolluklar, ütü masaları, falan filan var. Üç katlı çamaşır demirleri çıkmış. Onca demir çubuğa asacak çamaşırı çıkarabilmek için bir hanede kaç kişi olmak gerekir? Kafasından hesap yapmaya çalıştı. Demek talep var ki arz etmişler. Ütü masaları da büyümüş, kendinden kablolu olanlarını bile yapmışlar. Ütülü giyinip işe güce gidiliyorsa gerekli tabii. Ütü yapmayı da oldu bitti sevmemiştir. Neyse ki o işi kalmadı artık. Sevinir gibi oldu ama hemen geçti.

Dördüncü katta plastik saksılar, bahçe malzemeleri, hortumlar, fırçalar ve falan filanları görünce pompa şansı olabileceğini düşündü. Toprak rengi saksılarla yeşil hortumları geçti. Bir kovaya dikine doldurulmuş rengarenk fırçaların yanından kıvrıldı. Nereye gideceğini biliyormuş gibiydi. Önceki dolaşmalarında gözüne pompa çarpmış olabilir miydi? Yine de kat görevlisini aradı. Plastik dev bir çiçeğin yanında buldu.

Pompalar nerede acaba? diye seslendi. Tam arkanızdaki rafta, dedi sarışın kız kafasını kaldırmadan.

Pompaların nerede olduğu sorusuyla sık karşılaşır gibi bir hali vardı.

Arkadaki raf rengarenk, boğum boğum pompalarla doluydu. Üç ve beş boğumlular lavabolar içinse, on beş boğumlu irice olanlar tuvaletler için olabilir miydi? Üç mü yoksa beş boğumlu olanından mı almalıydı? Bu arada tüm pompa boğumlarının tek sayı olması dikkatinden kaçmadı. Sanki üç yetecek gibiydi. Olmadı fişiyle gelir beşle değiştirirdi. On beş boğumlulara ihtiyaç duymadığına bir an için sevindiyse de  yine çabucak geçti.

Üstelik aradığını dördüncü katta bulmuştu işte. Beşinci katta neler olduğunu merak etti ama girişte asılı tabelaya tekrar bakar öğrenirdi. Şimdi bir kat daha yukarı çıkmaya gerek yoktu. O kadar da değildi.

Giriş katındaki kasalardan en kalabalık olanında sıraya girdi. Önündeki iri kalçalı kadın, elindeki kırmızı renkli minik pompayı görünce, yere bıraktığı tıka basa dolu alışveriş sepetini kaldırmaya yeltendi.

“Sizin tek bir ürününüz var, buyurun öne geçin isterseniz,” dedi kibarca.

“Teşekkürler, beklerim ben”

Kimsenin sırasını almaya niyeti yoktu. Pompasıyla eve dönüp lavaboyu açmayı biraz geciktirebilirdi, ne olacak ki!

Biliyordu ama kasadaki kıza değişim için alışveriş fişini mutlaka saklaması gerekip gerekmediğini sordu. Gerekmediği cevabını alınca çok şaşırdı. Kayıtlardan bulunabiliyormuş artık. Ne çok şey ne kadar hızlı değişiyordu böyle. İnsan evdeki nefeslerin bir anda azalıvermesine bir türlü alışamadığı gibi afili isimli mağazaların bilgisayar kayıtlarına da çabucak alışamıyordu tabii.

Lavabonun içinde biriken yağlı sular, yeni bir kir izi bırakarak bir miktar azalmıştı.  Pompayı hırsla bastırdı. Kenarlardaki ne işe yaradığını bilmediği deliklerden koyu renk, bulanık sular fışkırdı. Elleri kolları battı. Buna bile sinirlenmedi. Pompa çalışmaya devam etti. Üç değil de beş boğum mu alsaydı acaba? Üçün beşin lafı oluyordu işte. Sular son derece yavaş bir şekilde çekilmeye devam ettiler. Sonra durdular.

Tabii ya! Boğum beş olmalıydı. Belki de dokuz. Yoksa gitmiyorlardı. Kirli sarı pırıltılar saçarak öylece duruyorlardı.

Cüzdanındaki fişi kontrol etti. Yarın gidip değiştirmeliydi. Başka çaresi yoktu.

Belki de vardı. Tesisatçı çağırabilirdi. Evet, en iyisi bir tesisatçı çağırıp işi kökten halletmekti. Bu da yarının işi olsundu. Zaten belki o da işini bir günde bitiremeyebilirdi.

Sabahtan beri tuttuğu nefes, karnından yukarı dokuz kat çıkıp nihayet ağzından dışarı fırladı.

Berrin Yelkenbiçer

One thought on “YALNIZLIK DOKUZ BOĞUM/ Berrin Yelkenbiçer

  1. Özlem uçak dedi ki:

    Dokuzun harika bir metafor olarak kullanıldığı sade ve güzel bir anlatı. Yalnızlık dokuz canlı biri ölse de biri yaşar .
    Bu arada pompalarin görev yerlerinin koruklerin sayısiyla ilgili olduğunu öğrendim.
    Elinize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir