Lena
Esin Ulutaş

LENA VE BEN

Çok zor olmalı, onca yıl hiçbir şey söylemeden sanki onu istemediğimi bilmiyormuş gibi davranarak, içindeki acının katlanarak artmasına karşılık, hiçbir şey belli etmeden aynı çatının altında yıllarca yaşamak.

Bilmiyor muydu, istenmediğini gerçekten? O gün söylediklerimi mutlaka duymuş olmalı.  Kapının arkasındaki duvara yaslanmış, kaskatı duruyordu. Buz mavisi gözlerini sımsıkı yummuş, elleriyle kulaklarını kapatmıştı; yüzü bembeyazdı.

O kadar güzel, küçücük ve çaresizdi ki. O zaman da böyle düşünmüş müydüm? Sanırım hayır. Hatta ona hiddetle, kızarak, bu eve zorla sığınmış bir kedi yavrusu gibi baktığımı anımsıyorum. O kapının arkasında ne kadar kalmıştı? O anda duyduklarının onda yarattığı yıkımı fark etmeyecek kadar tavırlıydım.
Kocamın benden önceki karısından olan kızıydı. İlk tanıştığımızda henüz üç yaşındaydı. Haluk: ‘’Artık kızımla tanışma zamanınız geldi’’ demişti. Bir yıldan beri beraberdik, birbirimize deliler gibi âşıktık. İlk buluşmamız bir cumartesi yemeğinde oldu. Restorana girdiğimde Haluk’un sırtı kapıya dönüktü. Yanındaki küçük kızın saçlarını okşayarak bir şeyler anlatıyordu. İlk o zaman mı düşmüştü içime kıskançlığın onulmaz ateşi? Benim saçlarımda dolaşan, sevgiyle okşayan, tüm kaygılarımı bir anda yok eden, içimi huzura boğan; kendimi, tüm benliğimi onun güvenli kollarına teslim etmeme yol açan o güzelim ellerin, bir başkasının saçlarında dolaşmasının yarattığı o yürek sızısını ilk o an mı duyumsamıştım? Ancak o gün, bu kötücül duygularımın tutsağı değildim. Gülerek gitmiştim yanlarına. Haluk beni görünce ayağa kalkmış, gözlerinde şimdiye dek görmediğim bir ışıkla kucaklamıştı beni. ‘’İşte sevgilim’’ demişti.  ‘’Dünyalar güzeli kızım Lena.’’ Gülümsemekle gülümsememek arasında gidip gelmişti Lena’nın yüzü. Duru, beyaz teninde vahşi bir Sibirya kurdu gibi parlayan mavi gözleriyle bakmıştı. İrkilmiştim, hatta ‘’Merhaba’’ derken gözlerimi onun gözlerinden kaçırdığımı anımsıyorum. İlk raundu almış, bir sıfır öne geçmişti. Bu duygularımı Haluk’a hissettirmemek için abartılı bir sevgi gösterisine girişmiştim. Yanaklarından öpmüş, yemek istemediği tatlısını cilvelenerek yedirmeye çalışmış, sevecen bir annenin titizliğiyle minik kırmızı dudaklarının kenarına bulaşmış kremaları silmiştim. Haluk, yaşamının en önemli iki kadınının iyi anlaşmalarından duyduğu memnuniyetle bakıyordu bize.
Gerçekten iyi anlaşıyor muyduk? Yoksa aynı evi, aynı erkeğin ilgi ve sevgisini paylaşmaya çalışan iki rakip miydik? Sanırım doğru olan ikincisi. Çünkü benden çok bakıcısıyla anlaşıyordu. Fısır fısır konuşmaları, bazen ben yanlarına gelince kesiliyordu; ya da bana öyle geliyordu. Şimdi düşünüyorum da galiba fazla alıngan davranıyordum. Lena’nın annesi Rus’tu. Haluk kızının da Rusça öğrenmesini istemiş, Rus bir bakıcı tutmuştu ona; aralarında, Rusça konuşuyorlardı. Bir defasında ‘’Ben gelince neden susuyorsunuz?’’ diye sormuştum. Bakıcı ‘’Lena, Rusça konuşmamızdan rahatsız olacağınızı düşünüyor’’ diye yanıtlamıştı. Gerçekten rahatsız oluyor muydum; yoksa bu, o küçük Sibirya kurdunun, babasının bana olan ilgi ve sevgisini azaltmak için uydurduğu bir yalan mıydı? Onun, beni Haluk’a kötü göstermeye çalışmasına katlanamayacağımı düşünüyor; en küçük bir olumsuzluğu, biraz da abartarak, hatta epey abartarak Haluk’a anlatıyordum. Haluk, hayretle kaşlarını kaldırıyor, yaptıklarını Lena’ya yakıştıramıyor, onun bu konuyla ilgili kendisine bir şey söylememesini anlamaya çalışıyordu. Bense içimde kabaran sevinç dalgalarını bastırmaya çalışarak, ‘’Üzülme sevgilim.’’ diyordum. ‘’O henüz çok küçük. Benim onu ne kadar çok sevdiğimi, ona gerçek bir anne olabilmek için nasıl çabaladığımı bir gün mutlaka anlayacak.’’
Evleneli dört yılı geçmişti. Bu dört yıl kocama olan aşkımı neredeyse dörde katlamıştı. Haluk’un koruyucu, kollayıcı, güven verici kişiliği, yaşamım boyunca kimseden görmediğim, özlemle beklediğim sınırsız sevgisi, ona olan tutkulu bağlılığımı artırmıştı. Yaşamının merkezinde olmak istiyordum. Bu merkezin yanına yöresine kimsenin yaklaşmasına izin vermiyor, hiçbir sevginin benim sevgimi bastırmasına tahammül edemiyordum.
Önceleri hep birlikte kahvaltı ederdik. Haluk, Lena’yla beni karşısına alır, ‘’Bu güzelliklere bakarak kahvaltı etmenin keyfine doyulmuyor’’ derdi. Şimdi düşünüyorum da, Lena’nın yüzü gülerdi o kahvaltılarda. Bana sevecenlikle baktığını anımsıyorum. Minik, kırmızı dudaklarını büzerek konuşur; hatta, arada çıngıraklı kahkahalar atardı. O güldükçe Haluk’un gözlerindeki ışıltı çoğalır, bu ışıltı zaman zaman bir yağmur damlasına çarparak gökkuşağı gibi renklenirdi. İşte o an, tam o sırada nereden geldiği belli olmayan bir ok yüreğime saplanır, kertikli sivri ucuyla yüreğimin en derin yerlerini kanırtırdı. Onların her gülüşünde, şakalaşmalarında ben cehennem azabı çeker; bu durumu Haluk’a belli etmemeye çalışır, yüzüme bir mutluluk maskesi geçirirdim. Haluk bizi öpüp çıktığında maske yüzümden düşerdi. Lena, maskesiz yüzümü görünce ya odasına çıkar ya bahçede bakıcısıyla oynar; bazı zamanlarda da, Moskova’daki anneannesiyle telefonda görüşürdü.
Her sabah yaşadığım bu işkenceye son vermeye karar vermiştim. Kendi celladım olamazdım. Haluk’a ‘’Bak sevgilim’’ dedim. ‘’Küçücük çocuğu erkenden kaldırmamıza gerek yok. Uykusunu alamıyor zavallıcık. Geçen gün, ben kahvaltıya inmesem acaba babam gücenir mi, diye sorunca ben de, öyle şey olur mu tatlım, baban senin daha fazla uyumanı, çabucak da büyümeni ister. Sen üzülme, ben babanla konuşurum, dedim. Nasıl sevindi yavrucak. Meğer her sabah erken kalkmak onun için işkenceymiş.’’
Böylece Haluk tüm sabahlarda bana kalmıştı. Lena’ya da ‘’Baban senin erken kalkmanı istemiyor, o evden çıkıncaya dek yataktasın’’ demiştim. Bu kadar rahat yalan söyleyebilmemi Lena’ya borçlu olduğumu şimdi anlıyorum. Benim ona karşı olan davranışlarımı, onu adeta bir kuma gibi algılayışımın onda yarattığı geri çekilme duygusunu babasına söylemeyişi, Haluk’un benim dümen suyuma girmesini kolaylaştırıyordu.
Bazen ileri gittiğimi düşündüğüm zamanlar olmuyor değildi. Karşımdaki düşmanın küçüklüğü göz önüne alınırsa, benim daha güçlü silahlarla donatıldığım ortadaydı.  Ama yine de onun benden daha güçlü olduğunu kadınsı bir içgüdüyle seziyor, şimdiye dek göstermediği gizli silahlarını her an çekebileceğini düşünüyor, arkasından vurulacağı endişesiyle yaşayan insanların tedirginliğiyle sırtımı güvenli bir yere yaslamak istiyordum.
Babasıyla bağlarını, nakış gibi işlediğim planlarla yavaş yavaş kesiyordum. Birlikte çıktığımız yemekler, pazar günü gezintileri, tatil günlerinde gittiğimiz sinemalar azalmaya başlamıştı. İkisi arasındaki bağlantıyı ustaca koparmış, iletişimlerinin tek aracısı durumuna gelmiştim. Birbirlerine söylemedikleri şeyleri söylemiş gibi, istemedikleri şeyleri istemiş gibi büyük bir iç rahatlığıyla iletiyor, baba kızın giderek birbirlerinden uzaklaşmasını, huzur ve mutluluğun bana daha fazla yaklaşması olarak görüyordum. Haluk’un yıkımını göremiyor, onun bu durumdan duyduğu huzursuzluğu anlamıyor; kızının kendisinden giderek uzaklaşmasının yarattığı boşluğu benim sevgimin dolduracağını düşünüyor; onun, dünyanın tüm sevgilerini bende bulmasını istiyordum. Sevgi arsızıydım. Bunun ne kadar hastalıklı bir ruh hali olduğunu ne yazık ki şimdi anlayabiliyorum.
‘’Lena anneannesine gitmek istiyor’’ dedim bir gün. ‘’Artık bizimle yaşamak istemiyormuş.’’ Haluk’un yüzünü hiç böyle görmemiştim. Bir depremin yarattığı tahribatı an be an gözlerinde izledim. Korktum, o an düşecek ve bir daha hiç kalkamayacak sandım.
‘’Neden?’’ diyebildi. Bir hırıltı gibi, ölmek üzere olan bir insanın son nefesi gibi çıkmıştı sesi. ‘’Bizimle yaşamaktan sıkılmış. Rusya’da yaşamak istiyormuş. Telefonda anneannesiyle konuşuyordu. Artık burada yaşamak istemiyorum, babamdan da o kadından da nefret ediyorum, ne olur beni alın, diyordu.’’
Haluk beni duyuyor muydu, emin değilim. Ama ben silahımdaki tüm kurşunları bitirmeye niyetliydim.
‘’Annemi, babamın öldürdüğünü söylemiştin. Buna artık ben de inanıyorum. Babamı her görüşümde bir katille, annemin katiliyle göz göze gelmenin azabını çekiyorum. Beni bu azaptan kurtarın. Onlarla yaşamak istemiyorum, diyordu.’’
Sıkıyordum kurşunları. Haluk’un tanıştığımızda anlattığı, kendi kullandığı arabayla yaptığı kaza sonucu yitirdiği yeni doğum yapmış karısını kullanıyor, onun tek yadigârı olan kızından kurtulmak için kurşunları en can alıcı noktalara sıkıyordum. Her kurşun, Haluk’un yaşamının vazgeçilmezlerini hedef alıyordu. Her zaman yüreğinin bir köşesinde yer alacak olan eski karısını, zaman zaman telefonla görüşüp onu benim dünyamdan uzaklaştıran Moskova’daki yakınlarını, onun tamamen benim olmasını var olduğu sürece engelleyecek en büyük tehlike olarak gördüğüm kızını, Lena’yı attığım kurşunlar birer birer yok ediyordu.
Savaşı kazanıp galibiyetin sarhoşluğuyla etrafı yağmalayan bir komutanın, yarattığı vahşeti görmeyen kör gözleriyle bakıyordum Haluk’a. Ondaki yıkımı görmüyor, zaferimin tadını çıkarıyordum adeta. Yığılıp kalmıştı yatağın üzerine. Onu öylece bir enkaz gibi odada bıraktım ve dışarı çıktım. İşte o an onu gördüm, Lena’yı. Kapının arkasındaki duvara yaslanmış, kaskatı duruyordu. Buz mavisi gözlerini sımsıkı yummuş, elleriyle kulaklarını kapatmıştı; yüzü bembeyazdı.
Birkaç gün sonra Lena, onu almaya gelen anneannesiyle birlikte Moskova’ya uçtu. Üzerimden büyük bir yükün kalktığını anımsıyorum. Kendimi kuş kadar hafif ve özgür hissetmiştim. Haluk, artık yalnızca bana aitti. Bakışlarından her zaman tedirginlik duyduğum, son yıllarda yanımıza bile yaklaşmayan bir gölge kimliğine bürünse de varlığıyla içimde kızgınlık fırtınaları estiren Lena artık yoktu. Haluk olanları anlamlandıramıyor, Lena’nın bu kadar değişebileceğine inanamıyordu. Onu teselli ediyor, kızının onu terk edişinin yarattığı yıkımı, ilgimle sevgimle ve ona olan tutkulu aşkımla onarmak istiyor; yaşamının tek vazgeçilmezi ve onu asla terk etmeyecek tek kadın olduğumu ona kanıtlamaya çalışıyordum.
İşlerin planladığım gibi gitmediğini göremeyecek kadar kör bir bencillik içinde olduğumu şimdi anlıyorum. Haluk’un değişmeye başladığını, o sevecen, konuşkan hallerinin giderek azaldığını, birbirimize söyleyecek sözlerimizin tükenmeye başladığını, paylaştığımız şeylerin yok olmaya yüz tuttuğunu çok sonraları fark edecektim. Tüm gemileri çoktan yakmıştım ve ne yazık ki, artık geri dönebilme şansımız kalmamıştı.
Lena’yı onun Moskova’ya gidişinden yıllar sonra ilk ve son kez Haluk’un hastalığında gördüm. Teşhisin konmasından bir ay bile geçmeden kötüleşti. Haberi nasıl aldığını hiç soramadığım Lena, hastaneye geldi. Upuzun, incecik, çocukluğundan var olan endamlı duruşuyla onu karşımda görünce afalladım. Her zaman kanımı donduran, ben de tanımlanamaz duygular yaratan o mavi bakışlarıyla yüzüme baktığında, ilk tanıştığımız günkü gibi bakışlarımı kaçırdığımı anımsıyorum. Hiçbir şey söylemeden babasının yatağına yöneldi. Baba kız öyle bir sarıldılar ki, onların dışında odada ne varsa silindi gitti. Odadan dışarı kendimi nasıl attığımı bilmiyorum. Bütün kanımın çekildiğini, elimin ayağımın buz kestiğini ve müthiş bir titreme nöbetine girdiğimi anımsıyorum, bayılmışım.
Gözlerimi açtığımda yanımdaki hemşirenin donuk bakışlarıyla karşılaştım. Tansiyonumu ölçen hemşire, bir süre yataktan kalkmamamı söyledi. Zaten kalkacak durumda da değildim. Üzerime kocaman bir duvarın yıkıldığını ve molozların arasında debelendiğimi hissediyordum.
Şimdi yüce adaletin yerini bulduğuna inanıyorum. Haluk, Lena’nın, yıllarca hasret kaldığı kızının kollarında öldü. Bunca yıl onu sevgimle, şefkatimle, aşkımla, kadınlığımla oluşturduğum bir fanus içinde yaşatan bense bir başka odada, tek başımaydım.
Bu yaşlı ve yalnız günlerimde, zaman zaman elime aldığım bu fotoğraflar ne çok şey anlatıyor. Günahlarımız, sevaplarımız, iyiliklerimiz, kötülüklerimiz o fotoğraf karelerinden çıkıp ya yanaklarımızı okşuyor ya da okkalı yumruklar savuruyor suratlarımıza. Şimdi düşündüğümde, her şeyin çok başka olabileceğini görüyorum. Aslında üç kişilik güzel ve mutlu bir ailenin ve belki de şimdi, şu anda bacaklarıma sarılabilecek birkaç torun hayalinin dibine yıllar önce yerleştirdiğim dinamitlerin, benim hayatımı da havaya uçurduğunun artık farkındayım.

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir