Hunting dog in the snow. Bavarian breed dog wearing a orange collar. Brown dog covered by snow. Profile portrait.
Esin Ulutaş

MAZİNİN SAÇLARI SARIYDI

“Biraz daha hızlı yürü,” diyor Ahmet. “Hava kararmadan başımızı sokacak bir yer bulmalıyız.”

Hiç demediyse on kez söyledi, aynı şeyleri. Daha hızlı yürünmüyor işte bu karda. Yolu izi kaybettik. Bastıkça dizlerime kadar kara batıyorum, görmüyor sanki. Önden ilerliyor, “Haydi, haydi” diyor durmadan. Yorgunluktan bitmişim, onun bu tavırları temelli çileden çıkarıyor beni.

“Yürü sen’’ diyorum, kızgın bir sesle,“ bekleme beni.’’
Dönüyor, hırsla elimi kavrayıp neredeyse sürüklüyor.
“Anlamıyorsun galiba, birazdan hava kararacak; sonrasını düşünmek bile istemiyorum. Kurtlara yem olacağız Aysel! Farkında değil misin sen?’’
“Ne yapayım?“ diye bağırıyorum. ‘’Görmüyor musun, elimden geleni yapıyorum.
“Daha fazlasını yap, daha fazlasını!’’
Ben korkmuyor muyum sanki? Hava kararmadan bir eve, kulübeye ulaşmayı ondan daha fazla istiyorum. Terslikler üst üste geldi. Gerçi bunlara terslik mi, tedbirsizlik mi, denir bilmiyorum tabii. Bu havada yola çıkmayalım, dedim. Meteoroloji günlerdir uyarıyor; salıdan başlayarak kar şiddetini artırıyor, dinleyen mi var? Kafasına koymuş bir kere, ne kadarcık yolmuş. Ne kadarcık olursa olsun, kabak lastiklerle bu havada yola çıkarsan olacağı bu.
“Ne konuşuyorsun kendi kendine? Arkamdan konuşacağına enerjini yürümeye harca. Kaç defa sana da bir telefon alalım, dedim. Hanımefendi istemezmiş, teknoloji karşıtıymış. Al işte teknoloji karşıtlığını. Bu dağ başında kurtlara, kuşlara yem olalım da gör.’’
“Şimdi de kabahati at bakalım bana. Senin telefonun var da ne oldu? Akşamdan taksana şarja. Bugün yola çıkacağımızı bilmiyor musun?’’
“Ne bileyim kızım ben yolda kalacağımızı?’’
“Ben sana ana yoldan ayrılmayalım, dedim. Kestirmeden gitmek de neyin nesi? Soktun bizi bu ıssız yollara. Bir Allah’ın kulu yok koskoca ovada.’’
“Ben nerden bileyim arabanın kayacağını? Yol çok karlanmış.’’
“Tabii, tabii canım. Bu güzel havada yolun karlanacağı kimin aklına gelir?’’
“Dalga geçme bak Aysel, zaten sinirlerim tepemde!’’
Susuyorum. Canım sıkkın; bir de Ahmet’le çene yarıştıramayacağım. Onu bıraksan sabaha kadar konuşur. Bir de kadınlar çok konuşur, derler. Bunu diyenler, Ahmet’le hiç tanışmamışlar.
Karlara bata çıka ilerlemeye çalışıyoruz. Hava git gide soğuyor. Çizmelerin içinden ayaklarımın buz kestiğini duyumsuyorum. Ahmet, yün başlığını gözlerine dek indirmiş, bıyıkları bembeyaz. Yüzü kızgınlıktan mı, soğuktan mı bilmem, kıpkırmızı.
“Haydi, haydi!’’ diyor yeniden. ‘’Sallanma!’’
Tanrım, bu adam beni öldürecek. Sanki keyfimden sallanıyorum ben. Daha hızlı yürüyemiyorum işte. Bacaklarımın dermanı kalmadı. Ne zamandır yürüyoruz biz? Bir saat mi oldu, iki saat mi?
“Nereye gidiyoruz?’’ diye soruyorum. ‘’Buralarda bildiğin bir yer mi var?’’
“Var ya’’ diyor burnundan soluyarak, ‘’önceden bu olacakları kestirip yaptırdığım bir dağ evi var. Delirtme kızım beni. Haydi, aç bacaklarını.’’
Aç bacaklarınıymış. Bacak mı kaldı açacak? Biraz daha başımızı sokacak bir yer bulamazsak hiçbir yerim kalmayacak. Donup kazık gibi kalacağım.
“Hava kararmak üzere.’’ diyor. ‘’Ben şu tepenin üstünden bir bakayım, belki aşağılarda bir köy falan vardır.’’
Cevap vermemi beklemeden hızla ilerliyor tepeye doğru.
“Beni yalnız bırakma!’’ diye bağırıyorum. Korku, heyecan damarlarımdaki kanı yeniden harekete geçiriyor. Yeni bir güçle, adeta koşar gibi peşinden atılıyorum. Dört beş adım sonra dizlerime kadar çıkan kar dengemi bozuyor, düşüyorum. Ahmet’e ulaşmam olanaksız. O, benden giderek uzaklaşıyor. Korkum iyice artıp paniğe dönüşüyor. Kalbim deli gibi çarpmaya, dudaklarım uyuşmaya başlıyor. Sanki etrafımda kurt ulumalarını, yabani kuşların çığırmalarını duyuyorum. ‘’Ahmeet!’’ diye avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Ahmet artık görünmüyor,  karın oluşturduğu sisin içinde kayboluyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Tek başıma kaldım bu koca ovanın ortasında. Korkudan ağlamaya başlıyorum, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Birden arkamdan gelen yabanıl bir sesle irkiliyorum. Gözlerim kararıyor, yumuşak karlara düştüğümü hatırlıyorum, sonrası yok…
Yüzümde ıslak bir sıcaklıkla kendime geliyorum. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Gözlerimi açar açmaz onu görüp yeniden bayılıyorum.
‘’Aysel! Aysel, aç gözlerini! Aysel, kime diyorum ben?’’
Derinden derine sesini duyuyorum Ahmet’in. Her zamanki emredici, bilirkişi ses tonu.
‘’Aysel, kalk artık! Aysel diyorum, bak!’’
Gözlerimi açıyorum. Başucumda üzerime eğilmiş Ahmet, onun yanında da bayılmadan önce gördüğüm kurt.
‘’Ahmet!’’ diye haykırıyorum, elimi kurda doğru uzatıp.
‘’Ba.. ba.. bak! Görmüyor mu.. musun.. kuu.. kurdu?’’
Korkudan dilim tutuluyor adeta. Kurt, iki bacağının üstüne oturmuş, kocaman sarkık kırmızı dilini titreterek bana bakıyor.
Ahmet:
“Salak mısın Aysel sen?’’ diyor. “Kurt mu o, iyi baksana.’’
“Bu bir av köpeği,’ diyor, yumuşacık bir ses.
Sesin geldiği yana çeviriyorum başımı. Tanımadığım bir adam gülerek bana bakıyor. Komik bir halde olduğumu fark ediyorum birden. Yattığım yerden kalkmaya çalışıyorum ama acele ederken yeniden karların içinde buluyorum kendimi. Benden çok Ahmet utanıyor durumdan. Yabancı adama: ‘’Biraz sakardır bizim hatun,’’ diyor.
Sanki benim bir hatamı bağışlatmaya çalışıyor. Yabancı, önemi yok dercesine başını sallayıp gülümsüyor.
Ahmet: “Yerini çok sevdiysen burada kalabilirsin. Bizim donmaya niyetimiz yok,’’ diyerek yürümeye başlıyor.
Yaramazlık yapan bir çocuğu cezalandırmaya çalışan öğretmen havalarında. Yalnızken bu davranışlarına aldırmamaya alıştım. Ama yabancı bir adamın yanında böyle davranması canımı acıtıyor. Yeniden kalkmaya çalışırken yabancı gülerek elini uzatıyor.
“Elimi tutarsanız daha rahat kalkarsınız.’’
Yüzüne bakmamaya çalışarak uzatılan ele sarılıyorum ve deminden beri debelendiğim karlardan kurtulmayı sonunda başarıyorum.
“Zagor bulmuş sizi,’’ diyor, şaşkın patlak gözlerle bana bakan köpeğini göstererek. Sesi gerçekten de yumuşacık. ‘’Bayılmışsınız.’’
Ahmet az ötede durmuş, sabırsız hareketlerle bizi bekliyor.
“Geldiğimizde Zagor yüzünüzü yalıyordu,’’ diye sürdürüyor konuşmasını yabancı. “Böylece sizi yaşama döndürmüş.”
Gülüyor, dişleri kardan daha beyaz. İçimi ısıtıyor bu gülüş. Uzun zamandan beri hiçbir erkek bana böyle gülümsemedi. Ben de gülümsüyorum. Birlikte Ahmet’in yanına varıyoruz.
Ahmet: “Şanslıymışız. Beyefendi avlanıyormuş buralarda. Silahını ateşlemiş ama Zagor avı değil, seni bulmuş.’’
Anlamlı anlamlı bakıp bıyık altından gülüyor. Utançtan yanaklarım yanıyor. Yabancı, duymazdan geliyor Ahmet’in söylediklerini.
“Evim yolun alt yanında. Şuradan gidelim,’’ diyerek yol gösteriyor.
O tarafa yöneliyoruz. Kar diz boyu, yürümekte zorlanıyorum. Ahmet, hızlı hızlı önden yürüyor. Yabancı, arada bir durarak bana yardımcı oluyor. Zagor, kuyruğu havada etrafımızda bir ileri bir geri koşturuyor. Sonunda yola ulaşıyoruz. Az ötede karlarla kaplı ağaçların arasında kocaman bir kaya gibi görünen taş eve doğru yürüyoruz.
Yabancı, kapıyı açıyor, içeri giriyoruz.
“Siz rahatınıza bakın. Ben şömineyi hemen yakarım.’’ Sonra bana dönüyor, ‘’Buyurun Aysel Hanım, kendi eviniz gibi rahat olun lütfen,’’ diyerek yer gösteriyor.
Yabancının gösterdiği, pencerenin önündeki geniş, rahat koltuğa oturuyorum. Ahmet, içerdeki eşyaları inceliyor.
“Yabancımız pek de zevkliymiş,’’ diyor, alaysı. “Her şey pahalı ve kaliteli. Tam senin sevdiğin gibi.’’
Hiç sesimi çıkarmadan dışarıya bakıyorum. Ahmet’le uğraşacak halim yok. Yabancı, pencerenin önünden kucağında odunlarla geçerken bana gülümsüyor. Arkasından şımarık hareketlerle Zagor geçiyor. Birlikte içeri giriyorlar. Ahmet, karşımdaki koltuğa oturuyor. Evin uşağıyla konuşuyormuş edasıyla, şömine yakılması konusunda ahkâm kesiyor. Şimdi karşısındaki onu paylayacak, tartışma çıkacak diye endişeleniyorum. Olacakları engellemek için,
‘’Ahmetçiğim, karışma istersen, beyefendi nasıl yakılacağını biliyordur,’’ demeye çalışıyorum.
Ahmet, lafı ağzıma tıkıyor. ‘’Bak sen çok bilen hanıma,’’ diyor, kızgın gözlerini yüzüme dikerek. ‘’Odunlar o şekilde konulursa asla tutuşmaz.‘’
Yer yarılsa da içine girsem. Bu, beni kaçıncı paylayışı.
Yabancı, elindeki çıralarla kibriti Ahmet’e uzatıyor.
“ Buyurun Ahmet Bey,’’ diyor. ‘’Sanırım bu konuda siz daha uzmansınız.’’
Bana göz kırpıyor, ben de ona… Aman tanrım! Ben de ona göz kırpıyorum. Yabancı bir adamla birlik olup on yıllık kocama karşı tavır alıyorum. Ama nedense içimde sevinçli bir pır pır… Ahmet, şömineyle cebelleşiyor; yabancı, henüz üzerinde olan paltosunu, atkısını çıkarıyor. Başındaki yün başlığı çıkarır çıkarmaz upuzun, sapsarı, dalgalı saçları omuzlarına dökülüyor. O sırada yanmaya başlayan şöminenin ateşiyle aslan yelesi, sarı saçlar parlıyor. Ahmet, zafer kazanmış gibi şöminenin başından kalkarken birden olduğu yere mıhlanıyor. Gözü yabancının saçlarında…
Ben hayranlıkla, Ahmet’se kıskançlıkla yabancı adamın saçlarına odaklanıyoruz. Ahmet, gayri ihtiyari bir hareketle ellerini başına götürüp açılmış tepesini okşuyor. Sonra aceleyle biraz önce çıkardığı yün başlığını askıdan alıp başına geçiriyor. Saçları, onun yumuşak karnı. Geçen yıl saç ektireceğim, diye tutturmuştu da onu zor caydırmıştım.
Yabancı, Ahmet’in başlığını taktığını görünce gülümsüyor.
“Üşüdünüz galiba. Neyse, biraz sonra ısınır burası. Ben yiyecek bir şeyler hazırlayayım,’’ diyerek bana dönüyor.
“Aysel Hanımefendi, bana yardım etmek isterler mi?’’
‘’Elbette,’’ diyerek yerimden fırlıyorum. Yıllarca ‘hatun, kızım, hey’ diye seslenilen biri olarak hanımefendi diyen bir erkeği bulmuşken onu kıramam tabii ki. Ahmet arkamızdan baka kalıyor.
Az sonra şöminenin önüne serdiğimiz örtüdeki yiyecekleri iştahla yemeye başlıyoruz. Kızarmış tavuk, makarna, peynir çeşitleri ve şarap… İçeride odunlar çıtır çıtır yanıyor, dışarıda lapa lapa kar… Hafif bir müzik, keyfimizi artırıyor. Benim keyfimi demek daha doğru olur. Ahmet’in gözü hep yabancının saçlarında. O, sarı uzun saçlara takılı kaldı. Bakıp bakıp içiyor. Şöminenin sıcağı, şarabın verdiği rehavet, yabancının dalgalanan saçları, ışıltılı sevimli bakışları… Kâbus gibi başlayan yolculuk birden bir rüyaya dönüştü sanki. Tüy gibi hafifim. Bu gecenin bitmesini hiç istemiyorum. Yarın çekici, arabamızla birlikte beni de bu rüyadan çekip çıkaracak.
*
“Hatırlıyor musun Ahmet?’’ diyorum, dışarıda lapa lapa yağan karı göstererek. ‘’Geçen yıl böyle bir havada yolda kalmıştık.’’
Okuduğu kitaptan başını kaldırmadan ‘’Hııı,’’ diyor. O günü unutmak istediği kesin.
Bir kadeh şarap alıyorum, pencerenin önündeki koltuğa oturup dışarısını seyre dalıyorum. Kar giderek hızını artırıyor. Gözlerimi kapatıyorum. Kulaklarımda hafif bir müzik, yabancının kollarında dans ediyorum. Bir mutluluk dolduruyor yüreğimi, yüzümde bir tebessüm…
“Sahi, adı neydi o yabancının?’’ diye soruyorum.
Ahmet, yüzüme dik dik bakıyor.
“Mazi, mazi.’’ diyor.
“Mazinin saçları sarıydı.’’ diyorum, gülümseyerek.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 
 
 

Related Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir