KAPAK

                                                Berrin Yelkenbiçer                                             

İÇİNDEN TİYATRO GEÇEN FİLM “DRIVE MY CAR”

Tam da şu an Beatles’ın Drive My Car’ını dinliyorum.

Hayır, filmin müziği değil. Filmde kullanıldıysa da ben yakalayamadım ama Haruki Murakami’nin Kadınsız Erkekler kitabındaki aynı adlı kısa öyküsünden uyarlanmış bir film izliyorsam eğer, tüm Murakami kitaplarında okurlara dolaylı olarak sunulan bir çalma-dinleme listesi pratiğini uyguluyor olabilirim.

Drive my car, blues jargonunda “benimle sevişebilirsin” anlamına geliyormuş. Teşbihte hata olmaz ama eğer filmi adlandırırken böyle bir göndermeye de niyetlenildiyse bu ilk metaforumuz oluyor.
Üç saatlik süresi ve ağır temposuyla seyirci beğeni skalasının “çok beğenme” ve “hiç beğenmeme” arasında gidip geldiğini göz önüne alırsak, ben çok beğenenlerden olarak önce filmin aldığı ödülleri sayıp konuya giriyorum.
2021 tarihli film, Cannes Film Festivali’nde En iyi Senaryo Ödülü, Asya Pasifik Screen Ödülleri’nde En İyi Film ve yine En İyi Senaryo Ödülü, Gotham Bağımsız Film Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Film Ödülü’nü almış.
Ayrıca Los Angeles Film Eleştirmenleri Birliği ve New York Film Eleştirmenleri Birliği tarafından En İyi Uluslararası Film seçilmiş.
Bitmedi.
Boston Film Eleştirmenleri Birliği tarafından En İyi Film, En İyi Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu Ödülleri’ne de layık görülmüş.
“Enddıoskırgooztuu”, evet efendim, 94. En İyi Uluslararası Film Oscar’ı da bu filme verilmiş.
Filmin bu kadar bol ödüllü olduğunu seyretmeden önce bilmiyordum. Seyrettikten sonra da “Tamam” dedim “olabilir!”.
Önce kırk dakika süren uzun bir prolog var. Godot’yu Beklerken oyunundan bir sahneyle başlıyor her şey.
Estregon diyor ki:
 “Gelmezse ne yapacağız?”
Vladimir cevaplıyor:
“Gelmezse kendimizi asacağız!”
Bu ikinci metaforumuz. Acaba erkek kahramanımız Yusuke Kafuku karısının tamamıyla ona ait olmasını bekleyecek ama bir tarafıyla bunun gerçekleşmeyeceğini biliyor mu olacak?
Kafuku tiyatro yönetmeni ve oyuncusu, çok sevdiği karısı Oto da senarist.
Kızlarını dört yaşındayken zatürreden kaybetmişler. Yaslarıyla sanata sığınarak başa çıkmaya çalışıyorlar. Oto en iyi hikâyelerini kocasıyla sevişirken anlatıyor, sonra da unutuyor. Kafuku ertesi gün hatırlatınca o da oturup yazıyor. Böyle de değişik bir tarzları var. Lakin Oto üretkenliğini tek bir erkekle sınırlamak istemiyor. Kafuku onu başkasıyla sevişirken görüyor ve evden çıkıp gidiyor. Bu arada trafik kazası geçiriyor ve bir gözünde glokom nedeniyle görme kaybı başladığını öğreniyor. Alın size bir başka metafor daha. Acaba Kafuku gördüklerini görmek mi istemiyor?
Karısının “akşam gelince mutlaka konuşmak istediği şeyleri” olduğunu öğrenince o akşam eve bilerek geç gidiyor. Buradan anlıyoruz ki bu tür konuşmalardan duyulan rahatsızlık, meğer tüm milletlerin beyleri için evrensel bir ortaklıkmış. Kafuku da belki karısının bir ayrılık konuşması yapmasından korkuyor. Geç saatte döndüğünde Oto’yu beyin kanaması geçirmiş halde buluyor.
Sonra jenerik akmaya başlıyor ve film başlıyor.
“En iyi hikâyeler iki şekilde başlar. Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir” demiş Tolstoy üstadımız.
Kafuku’yu Hiroşima’da bir festivalde Vanya Dayı oyununu yönetmesi için davet ediyorlar. O da kırmızı Saab 900’üne atladığı gibi oraya gidiyor. Biz, trafiğin soldan aktığı Japonya’da soldan direksiyonlu araba kullanmasında acaba hayata bir meydan okuma çabası mı var diyerek yeni bir metafor arayışına giriyoruz.
Festivalin kuralları gereği Kafuku’ya bir şoför tahsis ediliyor. Yirmi üç yaşında Misaki adında gencecik bir kız. Sonra öğreniyoruz ki yaşasaydı Kafuku’nun kızı da tam o yaşta olacakmış.
Kafuku bir yandan Vanya Dayı’yı sahneye koyma çalışmaları yaparken bir yandan oyuncuları, Misaki’yi ama en çok kendini tanıyor.
Meğer Misaki’nin de şizofren annesiyle ilgili travması varmış ve suçluluk duygusuyla kavruluyormuş. Kafuku da karısının ölümü yüzünden kendisini suçluyor ve dolaylı baba kız ilişkilerinde birbirlerine iyi gelmeye başlıyorlar.
Kafuku karısının yattığı erkeklerden biri olan Koji’ye Vanya Dayı rolünü veriyor.
Neden kendisinin oynamadığı sorulduğunda, Çehov’un metinlerinden korktuğunu çünkü insanın kendi içine bakmasına sebep olduğunu, gerçek benliğini ortaya çıkardığını söylüyor.
Kafuku kendi içine dönmekten korkuyor ama Koji gözlerinin içine baka baka “Birini gerçekten görmek istiyorsak, önce kendimizi görmeli, kendimizle yüzleşmeliyiz!” diyor. Kafuku, Koji’nin karısıyla ilişkisini kıskandığını itiraf etmesine çok şaşırıyor. “Sen şanslıydın” diyor Koji “Oto’yla yirmi yıl geçirdin!”
Burada seyirci ister istemez sevgide, aşkta şansın nerede başlayıp nerede bittiğini sorguluyor.
Vanya Dayı oyunundan da söz edelim.
Namusuyla çalışan Vanya ve yeğeni Sonya ile çalışmadan gösterişli bir hayat süren Profesör Serebryakov ve genç karısı Yelena arasındaki ilişkiyi anlatan oyun, Kafuku, Oto ve Koji ilişkisiyle metaforik bir benzerlik taşıyor.
Bu arada oyun Korece, İngilizce, Japonca, Çince ve işaret diliyle çalışılarak Çehov’un evrenselliğine vurgu yapılıyor.
Kişiye özel yas, ihanet, suçluluk, pişmanlık, acı gibi duyguların da aslında özelden genele ne kadar evrensel olabileceğinin altını çizen Drive My Car bir yol filmi olarak da tanımlanabilir. Kafuku’yla Misaki’nin kırmızı Saab’la saatlerce yol almaları ve karlar altındaki köye ulaşmaları hem kendilerinde hem de ilişkilerinde bir arınmaya evriliyor.
Öyle ki Koji tutuklanınca Kafuku Vanya Dayı’yı kendisi oynamaya nihayet cesaret edebiliyor.
“Gerçek, niteliği ne olursa olsun, belirsizlik kadar korkunç değildir!” diyor Vanya Dayı. Kafuku artık kendisiyle, yasıyla ve suçluluk duygusuyla yüzleşiyor.
“Ne olursa olsun yaşayacağız. Alın yazılarımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız!” diyor Sonya Vanya Dayı’ya, oyunun ve filmin sonunda.
Japon sükûneti ve nezaketini, köprülerle bağlanan yemyeşil adaların panoramik görüntüsünü, Kafuku’nun şahane deniz manzarasına karşı oyun üzerinde çalışmasını, tiyatro dilinin evrenselliğini, Hiroşima’daki Barış Anıtı ve Barış Parkı’ndan söz edilerek acının barışla anılmasını, hikâye içinde açılan yeni hikâyeleri ve kendi kazandığım parayla satın aldığım ilk arabamı andıran kırmızı Saab’ı sevdim ben, tüm o metaforik anlatım ve sembolik bağlantıları da.
“Eğer düzgün bir hayatım olsaydı, bir Shopenhauer ya da Dostoyevski olabilirdim!” diyor Vanya Dayı.
İçinden sadece tiyatro değil, edebiyat, müzik, resim geçen film, benim zihnimde yer etti. Anlatmasam olmazdı.

 

Yazarımızın diğer yazılarını okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Related Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir