LOKMAN KAPAK
Lokman Baybars

“CACHE”: ‘SAKLI’ VEYA ‘ÖNBELLEK’

Yönetmen ve senarist Michael Haneke. Oyuncular; Juliette Binoche, Daniel Auteuil, Maurice Bénichou. Görüntü yönetmeni Christian Berger. Kurgu; Michael Hudecek, Nadine Muse. İlk gösterim tarihi 5 Ekim 2005.

 

Duygusal buzullaşma konulu filmleriyle tanınmış olan Michael Haneke çalışmalarının çoğunda, çağdaş orta sınıfın toplumsal yabancılaşmalarını ve bu Habitus’ta yaşayan bireylerin kendilerine veya çevrelerine olan saldırganlıklarını konu edinir.

 

Haneke’in filmleri nihilizm alıştırmaları olarak görülebilir. Sinemasını yakından takip eden birçok izleyici bu tespitte hemfikirdir. Cache’de yönetmen, izleyiciye burjuva toplum yapısının, ahlaki empatiyi ve kişiler arası iletişimi engellediğini göstermeye çalışır.

Haneke’in sinema kariyeri, bir kaç kez reddedilen Der Siebente Kontinent (Yedinci Kıta 1989) filminin senaryosu ile başlamıştır. Kendi yazdığı, yaklaşık on orijinal senaryonun ilham kaynakları Franz Kafka’nın, Joseph Roth romanları ve öyküleri olmuştur. Duygusal buzlaşmanın veya yabancılaşmanın tipik olarak işlendiği sıralı film şeklinde gösterime giren Der Siebente Kontinent (1989), Fragmente einer Chronologie des Zufalls (1992), Ragments of a Chronology of Chance (1994) adlı çalışmaları ikna edici bir nihilizm içermektedir. Amour (2012) filminde, ölümle karşı karşıya kalan yaşlı bir çiftin karakteristik olmayan bir şekilde sevecen -yine duygusal yabancılaşma olan- portresi anlatılır. Bu çalışması en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi orijinal senaryo da dâhil olmak üzere beş Oscar adaylığı aldı ve en iyi yabancı film ödülünü kazandı.
Bir ailenin kapısına bırakılan gözetim videolarının gizemliliği ve postkolonyal gerilimler üzerine meditasyon işlevi gören bir röntgenci gerilim filmi olan Saklı veya Önbellek, 2005 Cannes Film Festivali’nde biri en iyi yönetmen olmak üzere üç ödülle döndü.
Sinema panteonunda, bazı bağlamlarda başyapıt olarak adlandırılabilecek sonsuz sayıda film vardır. Ancak bu filmlerden sadece birkaçı Cache kadar sürükleyicidir.
Haneke bu filminde izleyicinin önüne bütün soruları koyuyor, film süresince asıl soruya asla cevap vermiyor. Film bittikten sonra, filmin okumasını yapmak zorunda kalan izleyici -her zaman olduğu gibi- Haneke yine kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde seyredemeyeceği bir filmle daha karşımıza çıkıyor, diye düşünüyor. Senaryo oldukça basit, kendilerine gönderilen gizemli kasetler tarafından hayatları terörize edilen bir aile hakkında. Bir aile bağlamında suçluluğun emici keşfi, ani şiddetin dehşetini vurgulamak için müziğe ihtiyaç duymaması, göz kamaştırıcı teknik, gerilimin parlak inşası (yine müziksiz)… Tüm bunlar Michael Haneke’i en üst düzey yönetmen olarak gösteriyor.
Film, ailenin postayla videokasetleri almasıyla başlıyor. Videobantlar plastik torbalarla gelir ve her kaset basit çocuk çizimlerine sarılıdır. İlk sahne, birçok insan ve arabanın geçtiği bir sokağın uzun çekimiyle açılıyor. Oldukça önemsiz görünüyor ancak kaçırdığımız bir şey olup olmadığını görmemiz için yönetmen aynı görüntüleri beş kez izletiyor. Daha sonra bir tür takipçinin bakış açısından baktığımız ortaya çıkıyor ve bir çift, bu isimsiz takipçinin onlara verdiği kaseti izliyor. Arkadaki ev aslında onların ve izleniyorlar. Hepsinden daha da şaşırtıcı olan, çiftlerin bilgisi olmadan çekimlerin elde edilmesinin hiçbir yolu olmaması.
Cache müzik efektleriyle değil, röntgenci sabit çerçeveler ve dramatik ışıklandırmayla yaratılan suni bir gerilim olarak izleniyor.
Bu yapmacık gerilim bir süre sonra ahlaki bir açıdan izleyiciyi rahatsız etmeye başlıyor. Film izleyicisine hala anlamadın mı, der gibi sürekli utandırıcı ipuçları gösteriyor. Film boyunca görmemem gereken bir şey görüyormuş gibi hissettim. Daha önce hiç bu kadar gergin bir film izleme deneyimi yaşamamıştım. Herhangi bir film müziği içermeyen, uzun sessizlik dönemleri ve sıradan anlarla uzun, yavaş çekimler kullanılıyor. Bu, gerçek insanları izlediğimize dair ürkütücü bir his yaratıyor ve sinemanın röntgenciliğini açığa çıkarıyor. Uzun çekimler ve film müziği eksikliği, filmin derimizin altına kolayca enjekte edilen inanılmaz derecede yavaş akışı, gerilimi gerçekçi boyuta taşıyor. Sonra yönetmen hızını alamıyor, izleyiciyi resmen boynundan tutarak bir umutsuzluk, ihmal ve pişmanlık yolculuğuna doğru kare kare sürüklüyor.
Filmin kamera çalışması, çoğunlukla sabit çekimler ve ara sıra elde çekim ile çok düzgün ve net. Bir dizi sahnedeki sinematografi -karakterleri özel olarak göstermek yerine- temelde sadece karakterlerin yer aldığı yerleri göstererek, onların özellerine bir casus gibi veya izinsiz girme hissini oldukça etkili bir şekilde aktarıyor. Bu aktarım, Pierrot’un Majid’in oğluyla konuşmasını gözden kaçırmanın kolay olduğu son dört dakikalık çekimle özetleniyor.
Felsefe eğitimi almış ya da bu alanla ilgilenmiş yönetmenlerin filmlerinde cevap aranmaz.
Doğru soruyu sormak önemlidir. Her şeyi gösteren, anlatan bir yönetmen, filmde verdiği her cevapla gerilimi azaltır, sırları izleyicinin elinden alıp kendi çözer.
Bu açıdan bakıldığında Cache, sinemaseverler ve eleştirmenler tarafından durmadan incelenen ve sahne sahne, kare kare akarak bir muammayı çözmeye çalışılan bir film. Her yeni bilgi, yalnızca filmin kapsamını genişletmiyor, her sır, yanıtladığından daha fazla soruya ilham veriyor. Michael Haneke izleyicilerin dikkatini çekmek ve onlara maksimum etkiyi vermek için filmdeki her şeyi mükemmel bir şekilde tasarlamış, zamanlamasını ve koreografisini yapmış.
Aslında bu filmin, izleyiciyi hayal kırıklığına uğratmak ve kafa karıştırmak için tasarlandığını düşüyorum. Örnek olarak, ana karakter Georges’un kapı zilini kimin çaldığını görmek için dışarı çıkması gibi. Dışarı çıkıyor ve kimseyi görmüyor ama kamera sürekli arkasında duruyor. İçeri girmek için arkasını döndüğünde kapısının altında bir şey var ve arkasındaki o tek kişi de kim?
Diğer bir açıda, Georges ile sapık olduğundan şüphelendiği adam arasında özel bir konuşma görüyoruz. Daha sonra odada bir kamera olduğu ortaya çıkıyor ve bu görüntüleri içeren kaseti alıyorlar. Takipçi olduğundan şüphelenilen adamın kaseti gönderdiğini düşünüyoruz. Ancak konuşmanın ardından, sadece ağladığı görüntü var. Evet, biri o konuşmayı izliyordu ama o izleyen filmdeki bir karakter değildi. O izleyen kimdi?
Senaryo üzerinden biraz daha açık ifade edeyim.
Adamın bu filmde gördüğü her kâbus, olduğu gibi bizim tarafımızdan da görülüyor. Bu da izleyiciye, bütün bunlara izlediğin için sen sebep oldun, hissini veriyor. Yani bu adamın paranoyasına sebep olan kişi kim? Sorunun cevabını yönetmen buraya saklıyor. Georges’un annesiyle sohbet ettiği sahnede kadın, televizyonu olduğu için yalnız olmadığını ve bunun gerçek hayattan daha iyi olduğunu çünkü televizyondaki arkadaşları canını sıkarsa onu kapatabileceğini anlatıyor. Biz izleyiciler de aynısını yapabilirdik değil mi? Teknik olarak adamın işkencesini bitirebilirdik, ama bitiremiyoruz.
Georges, karısıyla (Anne) yatak odasında konuşurken ışıklar kapalıdır. Anne ışıkları yakınca Georges rahatsız olur çünkü karanlığın onları sakladığının farkındadır. İzleyici ise karanlık bir sahne izlediği için içten içe şikâyetçidir. Özellikle filmin sonlarına doğru Georges, yine karanlık yatak odasında kendini izleyiciden saklamak için yorgana sıkı sıkı sarılıp uyumaya çalışır. Ve biz de ailenin acısını izlemeye devam ederiz çünkü sonra ne olacağını bilmek isteriz. Gizlice bundan zevk alırız.
Filmi izlerken iki kez, ciddi utanç yaşadım.
İlki, kendimi videokasetleri kimin gönderdiğini bulmaya çalışırken yakalamam, diğeri de Fransız-Cezayir ilişkisini alegorik olarak ele almam oldu. Oysa film her iki utancımdan çok farklı alanda akıyordu. Haneke’nin hiçbir şeyden şüphelenmeyen izleyici kitlesini hedefleyerek yaptığı en zekice aldatmacalardan birini gerçekleştirdiğini fark ettim. Çünkü herhangi bir karakterin kasetleri göndermesi mümkün değildi, film bilinçli olarak bu şekilde çekilmişti. Haneke film yapmanın ahlaki zorunlulukları üzerine kafa yoruyordu. Karakterlerinin yakından gözlemlendiklerini fark ettirmekte ısrar ediyordu. Onları izleyen kimdi?
Sizi ve ailenizi biri izliyor. Bunu da size sürekli olarak bildiriyor. Bundan o kadar rahatsız oluyorsunuz ki zihninizin dehlizlerdeki korkularınız depreşiyor. Sizi kim mi izliyor? Bunun cevabı basit: Kendi özelinizi açtığınız sosyal medya türlerindeki bütün takipçileriniz…
Michel Foucault’nun asimetrik gözetimi (panoptikon) yerini, bireysel rızaya dayalı snoptikon veya omniptikon gözetime bırakmıştır. Cache’i izledikten sonra, izlenmenin keyifli bir yanı olduğu sosyal medyaları kullanan herkesçe malumdur. Lakin daha yakından izlenmenin korkunç bir yanı olduğunu bu filmle beraber öğreniyoruz. Hayatımda ilk kez sinema izleyicisinin, bu filmdeki kadar gerçekçi biçimde oyuncu olarak filme dahil olduğuna (kendi adıma utanarak söylüyorum) şahit oldum. Başkalarının -özelikle ailelerin- hayatlarına röntgenci olarak dâhil olmak nasıl bir utançtır?
Bu film, yıkıcı, esrarengiz, psikolojik bir gerilim filmi sadece.
Röntgenci olduğumuzu irdelemiyor. Asıl konu şu; etrafımızda meydana gelen korkunç olaylara karşı ilgisizliğimizi ortaya koyuyor. İnsanlığa ilgisiz ama insanların özel hayatıyla ilgili, pis, hastalıklı modern insanın portesini çiziyor. Cache bunu öğretiyor işte!
Gary T. Marx ne kadar da haklıymış? Gözetim toplumunda izleyen herkes suçludur. İzleyen olaya müdahil olandır. Majid intihar etmeden önce ne diyordu?
“Seni çağırdım, çünkü yapacaklarıma şahit olman gerekiyor.”
İzliyorsanız  sorumluluktan muaf değilsiniz. Çünkü izlediğiniz için suçlusunuz. Çünkü röntgencilik suçtur!
Bu film, sinemanın röntgenciliğini çok daha incelikli bir şekilde ortaya koyuyor. Açılış sahnesinden itibaren anonim takipçinin kim olduğunu bize sorgulatmaya başlıyor.
Kesinlikle defalarca izlenmesi gereken bir film Cache. Genel olarak kesinlikle bir başyapıt. Gerçekten şimdiye kadar yapılmış en büyük gerilim filmlerinden biri.

Yazarımızın yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Diğer sinema yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.