dilek ustundag
Dilek Üstündağ

SEVİL KESİMAL İLE SÖYLEŞİ

Sevil Kesimal uzun yıllar bir kalkınma ve yatırım bankasında çalıştıktan sonra, 2014 yılında Ankara Öykü Günleri Derneği kurucuları arasında yer alarak çalışma hayatından ayrılmış, dernek tasfiye edilene kadar, üç yıl boyunca dernek faaliyetlerinin yürütülmesinde çeşitli görevler üstlenmiştir.

Bilim ve Sanat Yayınları tarafından 2019 yılında Dut Kokusu adlı öykü kitabı, yine aynı yayınevi tarafından 2021 yılında İndigo Günlükleri adlı öykü kitabı yayımlanmıştır.
Sevgili Sevil Kesimal ile son kitabı İndigo Günlükleri ve öykü üzerine söyleştik.
Dilek Üstündağ: İndigo Günlükleri, anı olarak kurgulanmış öykülerden oluşan bir kitap. Kitabın sayfalarında yol aldıkça,  kurgunun içindeki anıların yaşanmışlıkları da oldukça hissediliyor.  Bu yaşanmışlıklarla yoğrulmuş kurguyu yaratırken öncelikle neleri gözettiğinizi ve sizde yarattığı duyguyu öğrenebilir miyiz?
Sevil Kesimal:
Indigo Günlükleri, kitabın arka kapağında yer alan yazıda da belirtildiği gibi, çocukları Kanada’ya göçmen olarak yerleşen bir ailenin bu uzak coğrafyaya yaptığı yolculuğa dair bir anlatı. Kitapta ondokuz başlık altındaki öykü/anlatının dili ve anlatım biçimi, okurda,  anı/günlüklerden oluşan bir metinle karşı karşıya olduğu izlenimi yaratacak şekilde kurgulandı.
Oğlumun göçmen olarak Kanada’da yaşıyor olması, metnin yazıldığı tarihten bir yıl kadar önce eşimle birlikte Kanada’ya yaptığımız yolculuk, metnin yaşanmışlıklarla örülü anlatısına denk düşüyor.
Tasarım olarak, hikâyenin günlüklerle ilerlemesine karar verirken,  kahramanın iç dünyasını yansıtmak için anılara yaslanan bir anlatıyı benimsedim. Bu yöntemin yazara, kahramanının kimliğine dair ipuçlarını, geçmişten gelen korkularını, geleceğe ilişkin kaygılarını dolaysız bir dille aktarma olanağı verdiğini düşünüyorum. Kurguyu yaratırken gözettiğim en önemli konu, belirlediğim izlekten kopmadan anlatıyı sürdürmek ve elbette her bölümde, hikâyenin anne/oğul arasındaki diyaloglarla ilerleyen kısmı ile annenin günlüklere aktardığı duygu ve düşüncelerin dengesi, anlatım ve dil bütünlüğü oldu.  Aynı bakış açısıyla, kurgunun içinde yaşanmışlıklara yer verirken, kahramanıma yeni anılar hediye etmekten de geri durmadım. Kitabın bütününde ne kadarının yaşanmışlık ne kadarının kurgu olduğu bir süre sonra önemini yitirdi; sonuçta yeni bir yolculuk kurgulamıştım ve anlatmak istediğim yeni hikâyeler vardı.
Dilek Üstündağ: İndigo Günlükleri, bir yanıyla kendi ülkesinden çok uzak bir ülkeye göçmen olarak yerleşen bir gencin hikâyesiyken, diğer yanıyla o gencin ailesinin bu uzak coğrafyaya yaptığı bir gezi hikayesi aynı zamanda.  Göç ve gezi yan yana gelmesi pek beklenmeyen iki kavram. Bize bu göç ve gezi oluşumuna giden yoldan söz eder misiniz?
sevil kesimal
Sevil Kesimal:
Savaşlar, etnik ve dini ayrımcılık kökenli çatışma ortamları, politik görüş ayrılıkları ve ekonomik sebepler nedeniyle kişilerin doğup büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalmaları yeni bir sorun değil. Günümüzde de, mülteci ve sığınmacı sorunundan ayrı tutarak, giderek artan sayıda eğitimli, meslek sahibi insan göçmen politikalarını oluşturmuş gelişmiş ülkelere göç ediyor. Göçmenlik daha çok sosyal ve ekonomik yönleriyle ele alınan, sebep ve sonuçları bu yönleriyle çalışılan bir konu. Indigo Günlükleri ise göçmenlik olgusuna daha içeriden bakan bir anlatı, göçmenin ve geride bıraktığı ailesinin psikolojisine odaklanan bir bakış açısına sahip. Göçmenliğin bir deneyim olarak, insanların, yeniyi kucaklamak için nelerden vazgeçmeleri gerektiğine, ayrılığın fiziksel olduğu kadar psikolojik bir ayrılık anlamına geldiğine dikkat çeken, okura bu soruları hatırlatan bir metin.
Gezi ise tema olarak, metinde yaratmak istediğim atmosferin bir parçası; göç coğrafyası fiziksel uzaklığıyla zamanın göreceliğine işaret ederken,  anlatıcı kahramanın göç edilen ülkeyle arasına koyduğu mesafeyi de koruma olanağı sunuyor. Kahramanım bu konudaki algısını, insan ilk kez gittiği bir şehri, farkında olmadan, daha önce yaşadığı yerlerle karşılaştırıp seslerine kulak veriyor, tanıdık kokular bulmaya, bir renk yakıştırıp onun tonlarında görmeye çalışıyor, diyerek iç sesiyle dile getiriyor.
Dilek Üstündağ: İndigo Günlükleri küresel bir salgın yaşanırken (ki hâlâ yaşamaya devam ediyoruz) oluşturulmuş bir kitap. Bu salgının değiştirdiği hayat dinamikleri olumlu veya olumsuz öykülerinize nasıl yansıdı?
Sevil Kesimal:
Sayın Üstündağ,  sizin de belirttiğiniz gibi bu anlatı küresel salgın sürecinde kaleme aldığım bir metin. Salgın başlayıp eve kapandığımız günlerde başka bir öykü dosyası üzerinde çalışıyordum. Her şey o dosyada yer almasını düşündüğüm bir üçlemeyle başladı. Üçleme diye yola çıkmış, öyküleri yazmıştım ama kendimi durduramıyordum. Bu daha önce hiç yaşamadığım bir deneyimdi. Bir anlatı henüz bitmemiş, metnin kurgusuna, anlatım biçimine ilişkin kafamda hâlâ yanıtlanmamış sorular varken zihnimde yeni bir hikâye gezinmeye başlıyor, kimi sabah kurgusuyla, anlatım biçimiyle tamamlanmış yeni bir öyküye uyanıyordum. Hikâyeler birbirine bağlanıp kendi yatağında akmaya başlayınca üçlemeden vazgeçmek zorunda kaldım.

sevim yazar

                                                                                      (Fotoğraf: Mehmet Özer)

 Salgının değiştirdiği hayat dinamiklerinin olumlu ya da olumsuz olarak öykülerime nasıl yansıdığını soruyorsunuz ya, bu süreci onun için anlatıyorum. Ben yola çıktığımda ayrılığa ve ayrılığın yarattığı kaybolma duygusuna odaklanmıştım. Ancak salgının yaygınlaşıp ülkelerin sınırlarını kapatması, seyahat olanaklarının ortadan kalkmasıyla, hem kişisel olarak hem de anlatıda, ayrılığın çizgileri kalınlaşıp etkileri daha da sarsıcı hissedilir hale geldi. Ayrılık nedeni olan göç olgusu öne çıktı. Öyle ki, anneannenin ilk göçüne dair anlatı her aklıma geldiğinde, dilini doğru kuramayacağım, didaktizme kayacağım endişesiyle vazgeçmeme rağmen, bir sabah kurgusuyla, anlatım biçimiyle tamamlanmış bir hikâyeye uyanmıştım. Anlatıcı kahramanımın zihninden geçenler, zamanın sorgulandığı,  geçmişin korkularının su yüzüne çıktığı, öngörülmemiş olanla yüzleşilen bir anlatının yolunu açtı.  
Bunlar salgının değiştirdiği hayat dinamiklerinin metne yansımasının görülen yanı. Görünmeyen yanıysa, kitabın sunusunda iz düştüğüm gibi, salgında annemi kaybetmiş olmam. Bu nedenle, süreci olumlu ya da olumsuz yönleriyle değerlendirebilecek objektiflikten yoksunum. Öğrendiklerim var elbette. Hem de çok. Bir de hayat ve edebiyat arasındaki ilişki… Benim için şaşırtıcı olmaya devam ediyor.
Dilek Üstündağ: Kitabınızda çok uzak bir coğrafyayı anlatmanıza rağmen ülkemizdeki toplumsal sorunlara da değinmişsiniz. Sizce yazarlar toplumsal sorunlara karşı duyarlılık göstermeli mi? Bu bir gereklilik mi?
Sevil Kesimal:
Yazında, toplumsal sorunlara duyarlılık göstermenin bir kavrayış meselesi olduğunu düşünüyorum.   Gerekli olup olmadığına gelince, daha çok kaçınılmazlığının altını çizmek isterim. Önemli olan, toplumsal olandan bireysel olana geçişte, ya da tam tersi söz konusu olduğunda, hikâyenin izleğine denk düşecek şekilde kurgulanması, dilinin sosyolojinin diline kaymadan, didaktizme düşmeden oluşturulması. Bu konuda da yazarın üslubunun belirleyici olduğunu düşünüyorum.
Kitabı henüz okumamış okura fikir vermesi için örnekleyecek olursam, Thomas’ın öyküsünde olduğu gibi, sokakta yaşayan, kendine bakma becerisinden yoksun bir bireyin psikolojisini ve yaşadığı toplumun dinamikleri içinde varlığını sürdürme biçimini oldukça naif, içeriden bir hikâye ile anlatmayı seçerken, başka bir anlatıda, bir metro istasyonunda yolunu kesen ayyaştan yola çıkarak, kahramanımın, kendi ülkesindeki toplumsal olaylara bakışına ve politik bir karşı çıkışına ilişkin daha sert bir anlatıya kayabiliyorum. Uçağın penceresinden gördüğü doğa manzarası karşısında kapıldığı duyguların, belleğinde yer etmiş korkuların, sınır algısının, bireysel olmaktan çok toplumsal sorunlara dayandığını, kökeninde dinsel ya da etnik ayrımcılığın yattığını vurgulamaya çalıştığım gibi.
Dilek Üstündağ: Sizin için öykü veya daha geniş bir açıyla bakarsak okumak, yazmak hayatınızın neresindedir?
Sevil Kesimal:
Hayatımın bu döneminde, gündelik sorumlulukların dışındaki zamanım okumak ve yazmakla geçiriyor. Okur olarak diğer edebi türlere de yakın olmama karşın, yazıda öyküyü seçmem, öykünün kurgusal olarak romanın, dil olarak da şiirin olanaklarını kullanmayı mümkün kılması.   Kimi zaman kafamın çalışma biçiminin öykünün dinamiklerine uyduğunu düşünmüyor değilim; hem içeriksel hem de nesnel olarak kısalığı, anlam yoğunluğu ve tek bir hikâyeye odaklanması.
Yazmak kendimi özgür hissettiğim ve bu özgürlüğün sunduğu olanaklardan vazgeçmeyeceğim bir alan.
Dilek Üstündağ: Bize okuma ve yazma pratiğinizden söz eder misiniz? Sevil Kesimal hangi koşullarda yazar ve hangi yazarları okur?
Sevil Kesimal:
Okuma ve yazma pratiğimi belirli bir disiplin içinde sürdürüyorum. Katılımcısı olmaktan büyük bir mutluluk duyduğum okuma gruplarının okuma disiplinini çerçevesinde, kimi zaman yalnızca okur olarak, kimi zaman da yazara, döneme ya da temaya uygun çalışmalar hazırlayıp sunarak katkıda bulunmaya çalışıyorum. Bir öykü üzerinde çalıştığım zamanlarda edebi metinlerle sınırlı olmayan bir okuma listesi oluşturuyorum.  Bunların dışında da merak okumalarım, sevdiğim yazarlar, dost kalemler var elbette.
Yazma pratiğim ise daha karmaşık,  öngörülmez. Kimi zaman bir öykünün kurgusuyla, diliyle bir anda zihnimde belirdiği oluyor. O haliyle kaleme almaya özen gösteriyor, yalnızca teknik hataları gözden kaçırmamaya çalışıyorum. Kimi zaman ise bir bakışın, bir diyaloğun, bir görüntünün günlerce, aylarca, hatta yıllarca zihnimde dolandığı oluyor. Telaşa kapılmıyorum, biliyorum ki günü geldiğinde açık bırakılmış o kapıdan biri girecek ve öyküsünü anlatmaya başlayacak. 

Yazarımızın daha önceki yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazımızı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Related Posts

One thought on “SEVİL KESİMAL İLE SÖYLEŞİ / Dilek Üstündağ

  1. Ankara öykücülerine 2014 yılında Ankara Öykü Günleri Derneği kurucularından olarak yol açan, hizmet veren yazarımızı bize bu söyleşiyle tanıtan Dilek Üstündağ Hanıma teşekkür ediyorum. Yazarların yapıtlarını kendi dillerinden tanıtması, yazma serüvenini anlatması, söyleşilerle okuyucuya ve diğer yazarlara ya da yazmayı düşünenlere büyük katkı sağlar. Ayrıca söyleşi bir yazın türüdür ki söyleşiyi hazırlayanın ustalığını, hünerini sorularda görmek mümkündür. Dergide bu türe örnek yazıların çoğalması dileğiyle… Kutlarım Dilek Hanım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.