Seray Şahiner’e bir özür borcum var

Ekim ayının son haftasıydı. Basın Tarihi uzmanı, bibliyoman ve mikro tarih yazarı arkadaşım aradı ve bugüne kadar kendisinden hiç duymadığım heyecanlı bir tonla konuşarak,  yeni yayınlanmış olan bir romanı okumamı önerdi.  Birkaç gün sonra yeniden arayıp, “okuyup okumadığımı” sordu.

Başım biraz kalabalıktı, henüz kitabı satın almamıştım bile. Neden ısrar ettiğini sorduğumda, “sosyal medyada çok konuşulduğunu, gerçekten iyi olup olmadığını merak ettiğini, kendisinin roman okumadığını, benim değerlendirmemi istediğini” söyledi.

Doğrusu sosyal medyada bir an parlayıp sönen bir kitaptan ve yazardan söz ettiğini düşünmüş ve fazla ilgi duymamıştım. O hafta sonu Cumhuriyet Bayramını kutlayacaktık. Elli beş yıl öncesinden bir konuk bekliyordum. Cumhuriyet coşkusunu ilkokul arkadaşımla birlikte paylaşacaktık. Hızlandırılmış Başkent turumuz sırasında bir de kitabevi ziyareti yaptık. Arkadaşım, Osman Balcıgil’in 68 Kuşağını anlattığı “Avuçlarımda Hala Sıcaklığın Var” adlı kitabını almak istiyordu. Ben de yanına bibliyoman arkadaşımın önerdiği “Ülker Abla”yı ekledim. Bayram armağanlarına kavuşmuş ilkokul çocukları neşesiyle elimizde aynı romanlardan oluşan iki kitap torbasıyla bir başka ilkokul arkadaşımızı ziyarete gittik. Ev sahibemiz yazın dünyasında da çok emeği olan emekli edebiyat öğretmeniydi. Genellikle henüz okumadığım, dolayısıyla bilmediğim kitapları kimseye armağan etmem ama bayram gününün coşkusunu paylaşma samimiyetiyle elimdeki kitap torbasını ev sahibimize bıraktım. En azından Osman Balcıgil hakkında oldukça bilgiliydim. Risk almaya değerdi. Ama ne Ülker Abla ne de yazarı Seray Şahiner hakkında bibliyoman arkadaşımın önermesi dışında tek bir sözcük işitmemiştim.

Ülker Abla bildiriyor: Diriyim, şimdilik – Sendika.Org

Sonra aradan bir hafta daha geçti.  Acil olarak biyometrik fotoğraf çektirmemiz gerektiği için 6 Kasım Cumartesi sabahı evimize en yakın alışveriş merkezine yürüdük. Pandemi nedeniyle bu tür kapalı yerlerden uzak durmaya gayret ediyorduk. Ama o sabah saatlerinde ortalık henüz tenhaydı ve ben üst kattaki balkonda sabah güneşinin altında bir çay içmek istiyordum. Aslında, istediğim bambaşka bir şeymiş. Aylardır kitaplarımı internetten almaktan bıkmıştım, meğer raflar arasında dolaşmayı özlemişim. Üst kata ulaşır ulaşmaz önce kitabevine daldım. Balkondaki masaya çöktüğümde koynum kucağım doluydu ve Seray Şahiner’in Ülker Ablası da ganimetlerimin arasındaydı. Arkadaşımın okumamı ve düşüncelerimi aktarmamı istemişti, daha ne kadar gecikebilirdim?

Çayımdan ilk yudumu alınca, Ülker Abla’ya uzandım. İlk fark ettiğim kitabın Everest Yayınları tarafından basılmış olmasıydı. Şaşkındım, Everest adını daha hiç duymadığım bir yazarın kitabını yayınlamıştı. Sahi ben neyi ıskalamıştım? Kitabın kapağını açtım ve daha ilk sayfada yazarın özgeçmişine denk geldim.

Seray Şahiner'den Yeni Bir Roman: “Ülker Abla” | Artful Living

Seray Şahiner 1984 doğumluydu, kızımla yaşıttı. Sinema okumuştu, hatta yüksek lisans bile yapmıştı. Dergilerde ve Birgün gazetesinde yazarlık, muhabirlik yapmış, hatta Sıtkı Süreyya Önder’e senaryo asistanlığı yapmıştı. Bu noktada Şahiner’in çeşitli dizilerin senaryo yazım gruplarında görev üstlendiğini belirtelim. Acun Ilıcalı’nın kanalında yayınlanacak bir dizinin senaryosunu yazdığı için sol görüşlü bazı kişiler tarafından eleştirilmiş olmasını da doğrusu kabul edemiyorum. Siyasi görüşlerinin bağdaşmadığı bir kanalda yayınlanacak dizinin yazım ekibinde yer almanın neresi yanlış anlamış değilim. İnsanların yaşamak için para kazanması gerektiği, para kazanmanın da giderek çok zorlaştığı günümüz dünyasında, bir dizinin yan hikâyelerini ve bazı diyaloglarını yazmış olmanın vatana veya davaya ihanet olarak algılanmasını çok yersiz ve saçma bulduğumu söylemek isterim.

İlk kitabı henüz 23 yaşındayken, 2007’de yayınlanmıştı. Bugüne kadar ÜÇ romanı, iki öykü kitabı ve bir deneme kitabı yayınlanmış. Daha şimdiden Yunus Nadi Öykü Ödülü ve Orhan Kemal Roman Ödülü sahibi.

Seray Şahiner - Gelin Başı | | | - Can YayınlarıÖykü ve romanları çoktan farklı tiyatrolar tarafından sahnelenmiş. 2006 yılında Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü için sunduğu Gelin Başı adlı öykü dosyası “Dikkate Değer”  bulunmuştu. Yarışmanın ertesi yıl Can Yayınları tarafından basılan bu ilk kitabındaki öyküler öyle sevilmiş ki; kısa sürede tiyatroya uyarlanmış 2008’de İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen “Yedi Tepeli Aşk” oyununda, “Gelin Başı” kitabında yer alan üç öyküsü sahnelenmiş. 2010-2011 sezonunda aynı kitaptaki öykülerden uyarlanan “İadesiz Taahhütsüz” adlı oyun, Tiyatro Boyalıkuş tarafından sahnelenmiş.

Seray Şahiner’in Hanımların Dikkatine adlı öykü kitabını 2011’de Can yayınları tarafından basılmış ve hemen ertesi yıl,  2012 Yunus Nadi Öykü Ödülünü kazanmış.

Can Yayınları Seray Şahiner’in ilk romanını 2014’te okurla buluşturmuş, Adını alkol bağımlılığı tedavisinde kullanılan bir ilaç türünden alan Antabus adlı romanı da büyük ilgi ile karşılanmış ve o da kısa sürede tiyatroya uygulanmış. Seray Şahiner bu oyun ile 2016 Afife Tiyatro Ödülleri’nde Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü’nü kazanmış.

 Antabus romandaki kadın karakterin üzerine kurulu tek kişilik bir oyun. ”Ben, Leyla Taşçı. Bir kamyonetin arkasında tanıştım İstanbul’la. Derme çatma bir evde yaşadım, küçük yaşta çalışmaya başladım. Evlat oldum, kardeş oldum, eş oldum, anne oldum. Kendimden başka her şey oldum” cümlesi ile başlar. Nihal Yalçın’ın bir buçuk saatlik bu oyunda üstün performansı kendisine 2016 Afife Tiyatro Ödülleri’nde “En iyi kadın Oyuncu” ödülünü getirmiş.

Seray Şahiner 2016’da yayınlan Reklamı Atla adlı deneme kitabında dert edindiği güncel meseleleri ait değerlendirmelerini bir raya getirmiş. Genellikle kitaplarını ilk yazıldığı dönemde yayımlamayan, birkaç yıl dinlenmeye ve demlenmeye bırakan Yazarımız denemelerinin güncelliğini yitirmemesi için bu kuralını uygulamamış.

Kul - Seray Şahiner Kitabı ve Fiyatı - HepsiburadaErtesi yıl, 2017’de yayınlanan ikinci romanı Kul adlı romanında Seray Şahiner çoğu zaman görmezden geldiğimiz bir kadın kahramanı anlatmış. Apartman merdivenleri silerek hayata tutunmaya çalışan Mercan’a 2018 sonbaharında Toy İstanbul sahnesinde bu kez Dolunay Soysert hayat vermiş.

Kul’un başarısı bu kadarla kalmamış ve yazarına 2018 Orhan Kemal Roman Ödülü‘nü kazandırmış.

Seray Şahiner bu ödül hakkında kendisi ile yapılan bir söyleşide şöyle demiş: “En sevdiğim üç yazardan birinin adına verilmiş bir ödül,  Vedat Türkali’ye verilmiş ilk yıllarında… Orhan Kemal Roman Ödülü’nü aldığımı öğrendiğimde, kendimi, gıyabında terbiye aldığım ailenin bir parçası gibi hissettim. Orhan Kemal, edebi olarak terbiye aldığım bir yazar. Ama sırf bu değil, sınıf meselesine edebiyatta nasıl bakmam gerektiği konusunda da ufkumu açmış gıyabi ustam. Yüksek lisans tezimi Orhan Kemal üzerine yazmıştım. Tezim 400 A4 sayfa uzunluğundaydı. Neredeye 850 kitap sayfası ediyor. Neredeyse kendi kitaplarımın toplam sayfası kadar Orhan Kemal üzerine yazmışım.”

2019 yılına gelindiğinde, Seray Şahiner’i üçüncü öykü kitabı Hepyek ile Everest Yayınları ailesine katılmış olarak bulur okurları.

Hepsi bu kadar da değil. 2018’de yazarla yapılan bir söyleşiden şunları öğreniyoruz: “ Birkaç yıl önce Gelin Başı’nı Fransızca yayımlayan Belle Ville Editions, bu yıl Antabus’u da yayımladı. Benim için, ilk çevirinin bir öykü kitabıyla olması çok kıymetliydi. Bir iki ay içinde Antabus’un İtalyancası da yayımlanacak.”

Kısacası; Seray Şahiner’i bilmeyen, tanımayan, okumayan bir ben varmışım. Şaşkınlığım yerini sırayla utanca, pişmanlığa ve geç kalmışlığın paniğine bıraktı.

Ülker Abla’yı okumaya ancak 10 Kasım gecesi başlayabildim. 156 sayfalık kitabı soluksuz 3 saat içinde bitirdim. Kitabın kapağını kapattığımda yanımda uyuyan Murat’ı uyandırmayı ve duyularımı paylaşmayı çok istedim ama haftalardır bilgisayar başından kalkmadan bir teknik rapor üzerinde çalışmakta olduğu için kıyamadım. Sabah işe gitmek için hazırlanırken, ağzım diş macunu köpükleri ile doluyken Murat’a Ülker Abla’yı anlatıyordum. İş yerine doğru yürürken bu romanı okumamı öneren arkadaşımı aradım ve görevimi tamamladığımı söyledim. Hevesle “nasıl bulduğumu” sordu.  Yanıtım “çarpıcı” oldu. Ayrıntıları Panzehir’de okursun diye bitirdim konuşmayı.

O sabah bilgisayarımı açtığımda ilk işim internette yazar Seray Şahiner’i ve son romanı Ülker Abla’yı araştırmak oldu. Henüz Ekim ayında piyasaya verilmiş olmasına rağmen şimdiden çeşitli yayın organlarında hakkında övgü dolu köşe yazıları yazılmış olduğunu gördüm. Öyle ya, gerçek kitapseverlerin benim gibi derin uykuda olması beklenemezdi zaten.

Seray Şahiner İlk ödülünü 2006’da almış, bugüne kadar üçü öykü, biri denem ve üçü roman olmak üzere basılı yedi kitabı olan, bir dönem garsonluk, ve annesinin atölyesinde olsa da konfeksiyon işçiliği dahil yaşamın hemen her rengini deneyimlemiş, üstelik hem Freud hem de Dante bilen çok donanımlı bir genç kadın var karşımızda. Üstelik O bir müzik ve resim sevdalısı. Yıllarca gitar ve resim dersleri almış. Darbuka çalıyor ve dansı seviyor. Ritim duygusunu güçlendirmek ve bunu yazılarına katabilmek için darbuka çalmayı öğrenmeye karar verdiğinde Balık Ayhan’ın öğrencisi olmuş birinden söz ediyoruz.

Seray Şahiner yaşamı dolu dolu ve gözleri açık yaşamış. Evet, karşısına çıkan durum ve olayları tüm duyu organları ile algılamış, her sosyal çevreden ve kültürden karşılaştığı insanları çok iyi gözlemlemiş ve deyim yerindeyse aklında “insan manzaraları” biriktirmiş. Seray Şahiner’in Ülker Abla’da yarattığı karakterler o denli sahici ve diri ki, kitabın sayfalarından fırlayıp,  okurun karşısına çıkıp, anlatısına kaldığı yerden devam etse kimse şaşırmayacak.

Öykülerini ve romanlarının en az üç kere yeniden yazan, yazıp bitirdikten sonra bir kaç yıl demlenmeye bırakan Yazar, bir kitabının yayınlanmasından beş yıl sonra, o kitapta yazmış olduklarından utanmak istemediğini, bu nedenle de yeniden ve yeniden yazmaktan yorulmadığını, anlatının her seferinde daha da olgunlaştığını düşünüyor.

Bu yazı için araştırma yaparken Seray Şahiner’den hiç bilmediğim bir şey öğrendim. Ünlü karikatüristimiz Oğuz  Aral, genç çizerlere anlatmak istedikleri konuyu farklı düzlemlerde yeniden çizmelerini  istermiş. Aynı karikatürü hem bir dikdörtgen alanda, hem bir kare içinde, hem bir üçgende, hem de bir yuvarlak alanda çizmelerini öğütlermiş.  Seray Şahiner de bu öğüde uyarak yazıyormuş. Bir metni farklı formlarda yeniden yazmayı seviyormuş. Kendi öykülerinden ve romanlarından, tiyatro oyunları ya da dizi senaryosu yazmak O’nun için gündelik, sıradan bir çalışma anlamına geliyormuş.

Böylelikle yazmış olduğu metnin hangi formda kendini daha iyi ifade ettiğini görmesi mümkün olmaktaymış. Nasıl bir çalışkanlığın ve özenin söz konusu olduğunu anlayınca Şahiner’e çok saygı duydum.  Bir metin üzerinde çalışırken aylarca evden çıkmadığını, sadece bakkala telefonla yiyecek, içecek siparişi verdiğini okuduğumda göstermiş olduğu irade ve disiplin karşısında şaşa kaldım.

Seray Şahiner’in okuduğum tek kitabı olan Ülker Abla’nın da sahnelemeye çok uygun bir metin olduğunu söylemek istiyorum. Yazarın kendisi de tiyatro oyunu yazmaya önem verdiğini, hatta gelecek yıl oyun yazmaya ağırlık vereceğini belirtmiş bir açıklamasında.

Ülker Abla’dan ve hakkında okuduğum değerlendirme yazılarından yola çıkarak, romanlarının görsel yanının çok güçlü olduğunu, sinemaya uyarlanmasının da kolaylıkla mümkün olabileceği söylenebilir. Şahiner’in anlatısında diyaloglar çok güçlü, kahramanın hem iç sesi, hem de dış sesi güçlü çıkmaktadır. Seray Şahiner süslü cümleler kullanmıyor, “toplumcu gerçekçilik” olarak adlandırılan bir bakış açısıyla yazıyor.  Kurmaca yazılarında asla militarist bir üslup kullanmayan yazarımız sloganlardan kaçınmaya öen gösteriyor. Öte yandan sınıfsal farklılıkları metinlerine nakış gibi işlemeyi başarıyor. Düşük gelir düzeyine sahip, eğitimleri yeteriz kişileri anlatırken, onların günlük dilini kullanıyor. Kullandığı dil, anlattığı kişilerin sınıfsal yapısını da gösteriyor.

O, kadınları yazıyor, özellikle hayatta kalmaya çalışan kadınları yazıyor. Kadın hakları, kadın erkek eşitsizliği, kadına yönelik şiddet konularında söyleyecek çok sözü olan bir yazar Seray Şahiner.

“Plazalarda çalışan orta üst gelir seviyesindeki kadınları da yazacak mısınız” sorusuna verdiği cevap ise çok ilginç: “Elbette, bir kadın banka müdürünü, ya da bir holdingde üst düzey yönetici bir kadını da yazmak isterim. Ama bu kadınların da bir kriz anlarını yazmak isterim.  Düştükleri zor bir durumdan, kimseye çaktırmadan, tekrar ayağa kalma çabalarını, o çözüm bulma anındaki zekâ kıvılcımlarını anlatmak isterim”.  Gerçekten de Ülker Abla’nın hayatta kalma çabasını okurken, zor durumlarla başa çıkmadaki becerisine hayran olmamak mümkün değil. Bulduğu çözümler ilginç ve yaratıcı ve pratik zekâ ürünü.

Yazarımız, “gülmenin devrimci bir eylem olduğuna” inanıyor. “En çok gülerken üzülüyoruz” diyor.  Öykülerinin tiyatroya uyarlanmasından çok memnun ama ilk sahnelendiğinde izleyenlerin ağlanacak durumlara güldüğünü görünce çok şaşırmış. Sonra bunun iyi bir şey olduğunu, sorunlu bir duruma gülenlerin bir sonraki aşamada bunun üzerinde düşüneceğine ve bir sonraki aşamada ise eyleme geçebileceğine inanıyor.  Her oyundan sonra tiyatrodan çıkan iki yüz kişinin kendi yazdığı konular hakkında konuşup, değerlendirme yapmasının çok değerli buluyor. “Belki beraber gülersek, kavgayı da beraber verebiliriz diye düşünüyorum” diyorum.

Seray Şahiner, “dert edindiği şeyleri yazdığını” söylüyor. Kişinin dünyadaki haksızlıklar karşısında sadece “ah-vah” edip, vicdanını rahatlatmanın yeterli olmadığını, bu haksızlıkları ortadan kaldırmak için bir şeyler yapmak gerektiğine inanan Yazar, yaşamın kıyısındaki insanları anlatırken mizah unsurunu da çok başarılı bir şekilde kullanıyor.

Bugün edebiyat çevrelerinde Seray Şahiner edebiyatı”  tanımının kullanılıyor olması bu genç kadının ne kadar başarılı olduğunun açık bir göstergesidir. Son yıllarda edebiyatımızda kadının durumunu tüm gerçekliğiyle anlatan, kadına yönelik şiddeti, tacizi, yok sayılmayı, görmezden gelinmeyi, ayrımcılığı, aşağılanmayı dile getiren öykü ve romanlara sıklıkla karşılaşır olduk.

Oysa, Seray Şahiner kahramanlarının içinde bulunduğu durumu anlatırken komik unsurları güçlü bir şekilde öne çıkararak önemli bir farklılık yaratıyor ve hikâyenin öylesine okunup geçilmesine ve kahramanının unutulmasına izin vermiyor. Okurun dikkatini çekiyor ve düşündürüyor.

Antabus | D&R - Kültür, Sanat ve Eğlence Dünyası

Ayrıca kadın kahramanları zaman zaman eril erkek dilini ere serpe kullanıyor.  Ülker Abla’nın ilk sayfalarında önce bir an irkilsem de kısa sürede bu eril erkek (maço) dilin ne kadar da yerli yerinde ve can acıtacak doğallıkta kullanıldığını düşündüm. Bugüne kadar bizden bir kadın edebiyatçıdan bu denli sert sözcükleri arka arkaya okumamıştım. Antabus romanı ile ilgili bir söyleşide “Antabus’ta bir küfür kadar içten olmak istedim” dediğini okudum. Zaten Şahiner’in okurları Ülker Abla karakteri ile ilk kez bu romanda karşılaşmış. Romanın kahramanı Leyla ile Ülker Abla’nın yolu bir devlet hastanesinde kesişmiş. Leyla’nın bir kitap boyunca anlatılan öyküsünde Ülker Abla ile rastlaşması, yazarın deyimiyle bir tür “derkenar” olarak kalmış olsa da, Seray Şahiner öylesine güçlü ve benzersiz bir karakter yaratmış ki, Ülker Abla başlı başına bir roman karakterine dönüşmüş, hatta yazarın en sevdiği karakter olmuş.

Seray Şahiner aynı zamanda kadın hareketi içinde bir aktivist. Sokağın gücüne inanıyor ve kadınlara şöyle sesleniyor:  “ Rüzgârımızı yitirmeyelim! Bu sokaklar biz savrulalım diye değil, eselim diye var.”

İnternette karşılaştığım bazı yorumcular hep aynı konunun etrafında dolanıp durduğunu, hayatta kalmaya odaklı kadını yazdığını söylüyorlar ama onlar bile yazdıklarının samimi ve damardan olduğu, çok sürükleyici bir anlatımı olduğu, mizah unsurunu çok yerli yerinde ve doğru bir dozda kullandığı konusunda hemfikirler.

Burada ben de söze girmek ve yaşama bir-sıfır yenik başlayan kız çocuklarının ve çoğunlukla görmezden gelinen kadınlarının öykülerinin çok daha fazla anlatılmasını ve daha çok sayıda yazarın bu isimiz kadınları dert edinerek yazı masasına oturmasını beklediğimi söylemek istiyorum. Tıpkı Seray Şahiner gibi düşünüyorum. Acıyarak, ah vah ederek duygudaşlık göstermenin doğru ve yeterli olmadığını düşünüyorum. Çözüme yönelik bir şeyler yapmak gerektiğine, yapamıyorsak bile, yapabilecek olanları desteklemek, onların önünü açmak ve cesaretlendirmek gerektiğine inanıyorum. Ses vermenin, yalnızların sesi, kimsesizlerin kimsesi olmanın önemini ve gücünü kavramak e kavratmak istiyorum.

Bazı yorumcular,  Seray Sever’in bir dönem gazete ve dergilerde yazmış olduğu güncel değerlendirme yazılarının daha militan ve dayatmacı bir üsluba sahip olduğunu vurgulayarak, öykü ve roman dilinin daha başarılı olduğunda birleşmekteler. Bazıları da siyasi tavrının bu denli net olmasından ve dünya görüşünün yazdığı kadın hikâyelerinde çok belirgin olmasından sanki rahatsızlar.

Oysa ,genç kuşağın apolitikliğinden yakınanlar için; genç bir kadın yazarın herkes için  adil ve eşitlikçi bir dünyayı arzulaması, bir siyasi görüşü ve duruşu  olması, sınıf kavramının bilincinde olması, tarafını net olarak belirlemiş olması ve üstüne üstlük tüm bunları  kırarak, döverek, kanatarak değil, yazarak yapması nasıl da kıvanç duyulacak ve gelecek için umut veren bir husustur.

Biraz da yazarımızın aile yapısına bakalım istedim. Okuduklarımdan anladığıma göre Şahiner’in yaşamında güçlü bir “baba” figürü yok. Söyleşilerinde hep annesi üzerinden örnekler vermiş.

Annesi daha hamileliği sırasında ilerde Seray’ın okuması için bir günlük tutmaya başlamış. Bebekliği ve ilk çocukluk yıllarında da annesi bu günlükleri yazmaya devam etmiş ve kızına okumaya başlamış.

Seray okuma yazma öğrenince annesi bu kez ondan her gün,  o gün içinde olan biteni yazmasını istemiş, onu teşvik etmiş.

Şahiner bu konuda şunları söylemiş: Annenin konfeksiyon atölyesinde çalışan kadınların arasında büyüdüm.  Kadınların kendi aralarındaki konuşmalarını ilgiyle dinlerdim. Sonra odama çıkar, o gün dinlediklerimi yazardım. Henüz 12-13 yaşlarında bir çocuk olduğum için kimse beni ciddiye almaz diye yazdıklarımı kendime saklardım, kimseye göstermezdim.”

Bu cümleler bana Ahmet Ümit’i hatırlattı. O da “terzi olan annesinin yanında dikiş öğrenen kızların ve gelip giden kadın müşterilerin arasında, onların hikâyelerini dinleyerek büyüdüğünü” söylemişti.

Seray Şahiner bir başka anısında ise şunları anlatmış: “Ben henüz küçükken taşındığımız bir gün evdeki Aziz Nesin kitaplarını annem bebek arabama koymuş ve beni kucağına almış. Yani kitapların ağırlığı benim ağırlığımdan daha fazlaymış.

İnternette dolaşırken, köşe yazarı arkadaşının bir bayram yemeğinde Seray’ın evine konuk olduğunu ama ikram edilen lezzetli mücver ve karnıyarığın Seray Şahiner’in annesi tarafından pişirildiğini okudum. Magazin ağırlıklı bu köşe yazısında Şahiner’in annesinin de yemek masasında olduğu bir fotoğraf kullanılmıştı.

Buraya kadar anlattıklarımdan Şahiner’in en azından aydınlık bir dünya görüşüne sahip ve cesur yürekli bir anne tarafından çok sevilmiş, kollanmış, korunmuş ve yönlendirilmiş olduğu çıkarımına ulaşabileceğimizi düşünüyorum.

İki yıl önce yazarımız çok üzücü bir kayıp yaşamış. Henüz iki ay önce evlenmiş olduğu üniversite yıllarından arkadaşı olan eşinin bir anda ölmeyi tercih etmesinin şokunu yaşamak zorunda kalması kuşkusuz kolaylıkla kabul edilebilir, hazmedilebilir ve kısa sürede atlatılabilir bir travma değil.

Bu büyük kayıptan iki yıl sonra (daha önceden yazılmış olsa dahi) Ülker Abla adlı yeni romanının yayınlanmış olması, kitabın tanıtımı için söyleşiler ve imza günleri yapıyor olmasını memnuniyetle ve takdirle karşılıyor, güçlü kişiliğini saygıyla selamlıyorum.

1988’de mahkeme kararıyla toplatılan “Kadının Adı Yok” adlı romanını bir tür milat kabul edersek, 33 yıl sonra bayrağın çok güçlü bir elde dalgalanmakta olduğunu söylemek isterim.

Ben Seray Şahiner’i tanımakta ve okumakta çok geç kaldım. Sizin gecikmemenizi diliyorum.

Ülker Abla ile ilgili değerlendirmelerim paylaşmak için sizlerden yeni bir okuma randevusu rica ediyorum.

Okuduğum Seray Şahiner söyleşilerinden bazı örnekleri bilginize sunuyorum.

İlk romanı Antabus için; “Antabus’ta bir küfür kadar içten olmak istedim”: https://egoistokur.com/antabusta-bir-kufur-kadar-icten-olmak-istedim/

Orhan kemal Roman Armağanı aldığı Kul romanı için; “Kendimi gıyabında  terbiye aldığım ailenin bir parçası gibi hissettim”: http://www.sanatatak.com/view/seray-sahiner-sistemin-korukledigi-ayibi-ben-siyah-posete-sokup-aklayamam

Hepyek adlı öykü kitabı için ; “Paçasına çamur sıçrayanları yazdım”:

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/pacasina-camur-sicrayanlari-yazdim-1435149

Birsen Karaloğlu

4 thoughts on “Seray Şahiner’e Bir Özür Borcum Var/ Birsen Karaloğlu

  1. Hülya Duman dedi ki:

    Bir an Seray Şahinler ile karıştırıp ben bir kitabını okudum diyecektim ki. Yok büyük tesadüf ile bir harf ve farklı iki yazar.
    Ülker abla çok ilgimi çekti ve listeye aldim.
    Elinize sağlık ilgiyle okudum, Birsen Hanım

    1. Ali İhsan Tunçağıl dedi ki:

      Ilgi çekici güzel bir anlatımla Seray Şahiner i tanıdım, ilk fırsatta Ülker Abla okunmalı, teşekkürler Birsen kardeş.

  2. Birsen Karaloglu dedi ki:

    Merhaba Hülya Hanım, samimi ilginize çok teşekkür ederim. Yepyeni bir sese, farklı ve cesur bir kaleme sahip, eşitsizlikler üzetrine söyleyecekleri olan bu genç kadını tanımak, okumak ve okunmasını özendirmek için bir metin hazırlamak benim için doyurucu bir deneyim oldu. Yaratıcılığı desteklemenin ödevimiz olması gerektiğine inanıyorum. Bu edebiyat platformunda sizinle karşılaşmaktan da ayrıca çok memnunum. Sevgilerimle.

  3. Birsen karaloğlu dedi ki:

    Teşekkür ederim sevgili Ali İhsan. 46 yılı aşan dostluğumuz ve yol arkadaşlığımızı bu mecrada da devam ettiren güzel yüreğinizi sevgiyle selamlıyorum. Çok teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir